Evlilik Nasıl Yıkılır #7 Boşanamayan İnsanlar

Evlilik Nasıl Yıkılır #7 Boşanamayan İnsanlar

Boşanmanın en büyük yalanlarından biri şudur: İnsanlar evliliklerini sevgi bittiği için sürdürür ya da sevgi kaldığı için devam ettirir. Oysa birçok durumda gerçek bundan çok daha utanç verici, çok daha soğuk ve çok daha bürokratiktir. İnsanlar bazen mutlu oldukları için değil, çıkamadıkları için evli kalır. Evlilik bir duygusal birliktelikten çoktan çıkmış, kötü yönetilen bir şirket ortaklığına dönmüştür; iki taraf birbirinden nefret eder, birbirini sevmez, aynı evde sessiz bir savaş yürütür, aynı sofrada otururken bile birbirine tanıklık etmek istemez ama yine de sistemin dişlileri arasında sıkışıp kalır. Çünkü bazı ilişkiler aşkla başlamaz, bazıları da aşksızlıktan bitmez. Bazıları doğrudan doğruya çıkış maliyeti yüzünden sürer.

Burada meselenin merkezinde romantizm değil, kapan maliyeti vardır. İnsan zihni sadece ne istediğine göre çalışmaz; neyi kaybetmekten korktuğuna göre de şekillenir. Bir evliliğin içinde yıllar boyunca yatırım yaptıysan, ortak ev, ortak eşya, ortak çevre, ortak çocuk, ortak soyadı, ortak travma, ortak mahalle dedikodusu ve ortak utanç biriktirdiysen, artık o ilişkiden çıkmak sadece “ayrılmak” değildir. O ilişkiden çıkmak bir düzeni sökmektir. Üstelik o düzen kötü olabilir, çürümüş olabilir, insanı tüketiyor olabilir ama yine de tanıdıktır. İnsan zihni tanıdık cehennemi, belirsiz özgürlüğe tercih etmeye çok yatkındır. Çünkü bilinmeyen şey korkutucudur; bildiğin felaket ise en azından tanıdık bir mobilya gibi köşede durur. O yüzden çok bilmişlerin "Aman bunlar da boşanmıyor!" deyip aşağılamalarına bakmayın. Çok katmanlı iştir boşanma.

Hukuki süreç korkusu bu çıkamama halinin en güçlü ayaklarından biridir. Özellikle boşanmanın yalnızca mahkemeye bir dilekçe vermek olduğu sanılan toplumlarda insanlar büyük bir sürprizle karşılaşır: İşin içine hukuk girince romantizmin son sahnesi mahkeme koridorunda geçer. Orada aşk şiirleri okunmaz, banka dökümleri çıkar. “Beni hiç anlamadı” cümlesi bir yere kadar işe yarar; sonra sıra nafakaya, velayete, mal paylaşımına, tanıklara, mesaj kayıtlarına, ekran görüntülerine, kimin hangi tarihte ne dediğine gelir. Bir zamanlar yatakta sarılarak uyuyan iki insan, birkaç yıl sonra birbirine PDF dosyasıyla saldırır. Medeni başarısızlık, klasörlenmiş belgeye dönüşür.

İnsanların önemli bir kısmı boşanmayı yalnızca duygusal bir karar zannederken asıl korkutucu olanın prosedür olduğunu fark eder. Mahkeme demek zaman demektir. Zaman demek tekrar tekrar anlatmak demektir. Tekrar anlatmak demek yara kabuğunu her celsede biraz daha kaldırmak demektir. Türkiye gibi hukuki süreçlerin zaten yurttaşa “devletle küçük bir sinir testi” sunduğu toplumlarda, insanlar yıllar sürebilecek bir boşanma ihtimalini başlı başına bir tehdit olarak görür. Hele çekişmeli süreç ihtimali ortaya çıktığında, evliliğin içindeki mutsuzluk ikinci plana düşer; çünkü önlerine yeni bir korku konur: “Ya ayrılmaya çalışırken daha beter olursam?” Bu çok güçlü bir mekanizmadır. İnsan beyni mevcut acıyı değil, yaklaşan daha büyük acı ihtimalini yönetmeye çalışır. Sonuçta evlilik, sevginin mezarı olmaktan çıkıp hukuki riskten korunma sığınağına dönüşür.

İşin daha karanlık yanı şudur: Kimi evliliklerde hukuki süreç korkusu sadece sistemsel bir çekince değil, karşı tarafın bilinçli bir silahıdır. “Süründürürüm”, “çocuğu göstermem”, “her şeyi alırım”, “rezil ederim”, “boşanırsan seni bitiririm” gibi tehditler, bir ilişkinin resmen bitmiş olduğunu gösterir ama aynı anda o ilişkinin niçin bitirilemediğini de açıklar. Yani bazı evlilikler sevgiyle değil, rehin alma mantığıyla sürer. Hatta kimi eş boşandıktan sonra da rehin almayı amaç edinir. Bir taraf ilişkinin bittiğini bilir ama çıkış kapısına silahlı psikolojik nöbetçi dikilmiştir. Ve toplum sonra dönüp şunu sorar: “Madem bu kadar kötüydü neden yıllarca kaldı?” Çünkü herkes yangından çıkmayı bilir de, kapının önüne bir de tahsildar, avukat, kayınvalide ve mahalle baskısı dikildiğinde o çıkış o kadar kolay olmaz.

Maddi yıkım korkusu da boşanamayan insanların hikâyesinde merkezi bir yer tutar. Evlilik modern toplumda duygusal birlik kadar ekonomik birimdir. İki kişinin birlikte yaşaması sadece aşkı değil, masrafı da organize eder. Kira, fatura, çocuk bakımı, ev düzeni, gündelik hayatın lojistiği çoğu zaman ortak bir ekonomi kurar. Bu ekonomi özellikle kadınlar açısından çok daha kırılgan hale gelebilir. Uzun süre ücretli işten uzak kalmış, bakım emeğini üstlenmiş, çocuk büyütmüş, kendi kariyerinden vazgeçmiş ya da ertelemiş biri için boşanma, sadece bir ilişkiden çıkmak değil, finansal zeminin altından çekilmesi anlamına gelebilir. Romantik komedilerde boşandıktan sonra herkes bir anda ferah bir stüdyo daireye taşınıp kendini bulur. Gerçek hayatta insanlar Excel tablosuna bakıp panikler.

Ekonomik bağımlılık, sevginin yerini alan en sert bağlardan biridir. Çünkü aşk yokken insan gidebilir; ama para yokken gidecek yer bulamayabilir. Birçok evlilikte “yuva” denilen şey, aslında krediler, kiralar, okul masrafları ve sosyal statü üzerinden ayakta duran bir ekonomik koalisyondur. Eşler birbirini artık partner olarak değil, mali düzenin zorunlu unsuru olarak görür. Biri giderse zincir kırılacaktır. Ve burada korku çok soyut değildir; son derece somuttur. Hangi ev tutulacak? Çocuk hangi okula devam edecek? Tek maaşla hayat nasıl dönecek? Aileden destek gelir mi? Nafaka yeter mi? İş bulunur mu? Eski yaşam standardı çöker mi? Bu soruların hiçbiri şiirsel değil ama boşanmayı asıl durduranlar da genelde şiirsel şeyler değildir.

Bazı insanlar evliliğin içinde aşağılanır, yok sayılır, sevilmez, aldatılır, küçültülür ama yine de kalır; çünkü sistem onlara dışarının daha güvenli olduğunu göstermez. Hatta bazen tam tersini söyler: “Şimdi ayrılırsan mahvolursun.” Böylece evlilik sevgisiz bir güvenlik rejimine dönüşür. İçerisi kötü olabilir ama dışarısı da açlık, yalnızlık, güvencesizlik, çocuk yükü, toplum baskısı ve yeniden hayat kurma yorgunluğu vaat ediyorsa, kişi içeride kalmayı rasyonel görmeye başlar. Bu yüzden bazı evlilikler aslında duygusal bir seçim değil, ekonomik bir zorunluluk olarak sürer. Toplum buna da “fedakârlık” der. Ne kadar şiirsel bir kelime. Bazen düpedüz mecburiyetin üstüne tül perde çekmek için kullanılır.

Sosyal damgalanma ise bu yapının üçüncü büyük direğidir. Çünkü boşanma yalnızca iki kişinin kararı olarak yaşanmaz; özellikle geleneksel toplumlarda kolektif bir değerlendirme törenine dönüşür. Boşanmış olmak, yalnızca medeni durum bilgisi değildir; karakter raporu gibi muamele görür. Kadın boşandıysa “yuvayı koruyamadı” denir. Erkek boşandıysa “bir şeyler beceremedi” ya da “zaten gönlü dışarıdaydı” denir. Taraflar ne yaşamış olursa olsun, toplum olan biteni anlamaya değil, hızla ahlaki pozisyon almaya meyillidir. Çünkü bu coğrafyada insanlar çoğu zaman bir evliliğin neden kötü olduğunu öğrenmek istemez; yalnızca kimin suçlu ilan edileceğini merak eder. Adeta mahalleye atanmış amatör savcılar ordusu vardır.

Sosyal damgalanmanın gücü, insanın sadece dışarıdan yargılanma korkusundan gelmez. Daha derin bir mekanizma işler: İnsan kimliğini toplumsal aynalarda kurar. “Evli kadın”, “yuvasını bilen adam”, “çocuklu aile”, “düzenli hayat” gibi kategoriler kişiye meşruiyet sağlar. Boşanma ise bu statü paketini parçalar. Bir anda insanlar sana farklı bakmaya başlar. Aynı kişi olsan da yeni bir etikete indirgenirsin. Özellikle kadınlar açısından bu etiket daha ağır işleyebilir; çünkü boşanmış kadın toplumun gözünde çoğu zaman ya mağdur, ya tehlikeli, ya da “fazla serbest” olarak kodlanır. Erkekler için de durum her zaman kolay değildir ama kadınlar bu damgalanmanın çok daha yoğun, çok daha ahlakçı ve çok daha gündelik versiyonuna maruz kalabilir. Yani kişi sadece eşinden değil, toplumun gözündeki eski rolünden de ayrılmış olur. Bu da ayrı bir yas sürecidir.

Bazı ailelerde boşanma kişisel felaket değil, sülale skandalı muamelesi görür. Sanki iki insanın ayrılığı değil de hanedanın sınırları ihlal edilmiş gibi davranılır. Anne-babalar devreye girer, kardeşler akıl verir, kayınvalide kadim devlet refleksiyle masayı kurar, “bir yuvayı yıkmak kolay mı?” cümlesi kutsal anayasa maddesi gibi ortaya sürülür. Kimse o yuvanın zaten içten içe çürüdüğünü konuşmak istemez. Çünkü bizim kültürde çatının ayakta görünmesi, evin içinde ne yaşandığından çoğu zaman daha önemlidir. Dışarıdan bakınca pencere yerindeyse, içeride herkes birbirini psikolojik olarak kemiriyor olsa bile sorun sayılmaz. Yeter ki bina “aile” diye görünsün. Toplum bazen mutluluğu değil, dekoru korur.

Bu yüzden boşanamayan insanların hikâyesi aslında cesaretsizlik hikâyesi değildir. Daha çok, maliyetlerin insan iradesinden büyük hale geldiği durumların hikâyesidir. Burada bireyi küçümsemek kolaydır. “İsteseydi giderdi” demek çok rahattır. Ama bu cümle, insan davranışını yalnızca irade üzerinden okuyan yüzeysel bir rahatlıktır. Oysa davranış çoğu zaman yapıların, korkuların, kaynak eşitsizliklerinin ve sosyal cezaların toplamı tarafından belirlenir. Bir insanın kalması bazen zaaf değil, çevresel kuşatma sonucudur. Elbette bu her zaman sağlıklı değildir, hatta çoğu zaman yıkıcıdır; ama yine de anlaşılabilir bir mantığı vardır. İnsan sadece kalbiyle karar vermez. Cüzdanıyla, mahkeme korkusuyla, çocuğunun düzeniyle, annesinin lafıyla, komşunun bakışıyla, geleceğe dair sisli tabloyla da karar verir.

Trajik olan şu ki, zaman geçtikçe bu çıkamama hali kendini yeniden üretir. İnsan evlilikte ne kadar uzun kalırsa, ayrılmanın maliyeti gözünde o kadar büyür. Bu da batık maliyet etkisini devreye sokar. “Bu kadar yıl verdim, şimdi mi çıkacağım?” diye düşünür. Oysa verilen yıllar geleceği kurtarmaz; sadece geçmişi ağırlaştırır. Ama insan zihni geçmiş yatırımı rasyonel olmayan biçimde korumaya meyillidir. Sırf yıllar gitti diye daha fazla yıl vermek, aslında duygusal muhasebenin en trajikomik halidir. Kumar masasında kaybettiğini kurtarmak için bir el daha oynamak gibi. Evlilik bazen aşk değil, uzatmalı bir zarar telafisi girişimi haline gelir.

Bir de çocuk meselesi vardır. Çocuk birçok insan için boşanmayı ertelemenin en meşru bahanesi haline gelir. “Çocuk için katlanıyorum” cümlesi bazen gerçekten koruma içgüdüsünden, bazen de ayrılık korkusunu ahlaki bir paketle sunma ihtiyacından doğar. Oysa çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey her zaman evli ebeveynler değildir; bazen şiddetsiz, aşağılama içermeyen, gerilimin gündelik hava gibi dolaşmadığı bir yaşamdır. Ama toplumda “bir arada kalmak” o kadar kutsallaştırılmıştır ki, çocuk için en yıkıcı olanın bazen bitmemiş savaşın içinde büyümek olduğu geç fark edilir. Böylece çocuk, ilişkinin çözülmesini geciktiren son vida olur. Aile kurumunu kurtarmaya çalışırken, o kurumun içinde soluyan herkes yavaş yavaş aşınır.

Boşanamayan insanların dünyasında aşk çoktan ikinci plandadır. Orada asıl mesele prosedür, para, itibar ve korkudur. Bu yüzden bazı evlilikleri dışarıdan anlamak zordur. İnsan bakar ve “Bunlar hâlâ niye beraber?” diye sorar. Çünkü toplum ilişkiyi yalnızca duygusal yakınlık üzerinden okumayı sever. Oysa kimi birliktelikler artık duygusal değil, yapısal olarak sürmektedir. Bir nevi duygusal zombi rejimi. Resmî olarak yaşıyor, fiilen ölü. Aynı evde dolaşıyor, aynı soyadıyla anılıyor, bayramlarda aynı fotoğrafa giriyor ama ilişkinin ruhu yıllar önce terk etmiş. Geriye sadece sözleşme, alışkanlık, korku ve çevresel baskı kalmış.

Bu tabloya bakınca mesele sadece bireysel mutluluk meselesi olmaktan çıkar. Boşanamayan insanların çoğalması, toplumun boşanmayı hâlâ medeni bir çıkış değil, ahlaki başarısızlık gibi görmesiyle ilgilidir. Hukuki süreçler yıpratıcıysa, ekonomik bağımsızlık zayıfsa, sosyal destek ağları yetersizse ve boşanmış birey damgalanıyorsa, o toplum insanları evliliğe değil, kilitli düzene mahkûm ediyor demektir. Sonra da bu zorunlu beraberlikleri “aile değerleri” diye kutsuyor. Değer dediğin şey, içeridekileri boğuyorsa biraz da pranga olabilir.

İnsanlar her zaman mutsuz oldukları için gitmez, bazen gidemedikleri için kalır. Evlilik bazen sevginin devamı değil, çıkışın imkânsızlaşmasıdır. Hukuki süreç korkusu, maddi yıkım ihtimali ve sosyal damgalanma birleştiğinde ilişki duygusal alan olmaktan çıkıp kapatılması pahalı bir sisteme dönüşür. Ve o zaman dışarıdan bakıldığında “evlilik sürüyor” gibi görünür. Oysa içeride çoğu zaman yalnızca sürüklenme vardır. Birliktelik değil, mahsur kalma. Biz buna bazen aile deriz. Bürokrasiyle desteklenmiş duygusal tutsaklık demek daha dürüst olurdu.

Kaynakça

  • Daniel Kahneman & Amos Tversky (1979). Prospect Theory: An Analysis of Decision under Risk.
    Kayıptan kaçınma (loss aversion) ve insanların mevcut durumu bırakmama eğilimini açıklar.
  • Hal R. Arkes & Catherine Blumer (1985). The Psychology of Sunk Cost.
    “Bu kadar yatırım yaptım, şimdi bırakamam” mekanizmasının klasik çalışması.
  • Herbert A. Simon (1957). Models of Man.
    Sınırlı rasyonalite: İnsanların ideal değil, mümkün olan kararları verdiğini açıklar.
  • Gary Becker (1981). A Treatise on the Family.
    Evliliği ekonomik bir birlik olarak ele alır; maliyet-fayda dengesi üzerinden analiz eder.
  • Amato Paul R. (2010). Research on Divorce: Continuing Trends and New Developments.
    Boşanma nedenleri ve boşanmayı erteleyen faktörler üzerine kapsamlı sosyolojik analiz.
  • Jessie Bernard (1972). The Future of Marriage.
    Evliliğin kadın ve erkek için farklı deneyimlendiğini ve özellikle kadınlar için maliyetlerini tartışır.
  • Arlie Russell Hochschild (1989). The Second Shift.
    Kadınların ev içi emek yükü ve ekonomik bağımlılık ilişkisini açıklar.
  • Denise A. Hines & Emily M. Douglas (2011). Women’s Use of Intimate Partner Violence.
    İlişki içi güç dengeleri ve çıkamama durumlarının psikolojik boyutları.
  • Erving Goffman (1963). Stigma: Notes on the Management of Spoiled Identity.
    Boşanmış bireylerin toplumsal damgalanmasını açıklayan temel teori.
  • Anthony Giddens (1992). The Transformation of Intimacy.
    Modern ilişkilerde bağlanma, çözülme ve “saf ilişki” kavramı.
  • Andrew Cherlin (2004). The Deinstitutionalization of American Marriage.
    Evliliğin toplumsal rolünün değişimi ve buna rağmen devam eden norm baskısı.
  • TÜİK (son yıllar). Evlenme ve Boşanma İstatistikleri.
    Türkiye’de boşanma oranları, süreleri ve demografik dağılımlar.
  • World Bank & OECD raporları.
    Kadınların iş gücüne katılımı, ekonomik bağımsızlık ve boşanma ilişkisi üzerine veriler.

Devamını oku

Herkes Bilinebilir Olduğunda Kimse Konuşmaz

Herkes Bilinebilir Olduğunda Kimse Konuşmaz

Modern devletler için en cazip araçlardan biri gözetim değildir; gözetimin mümkün olduğu bilgisidir. Sosyal medyada kimlik doğrulama tartışmaları bu yüzden teknik bir mesele değil, doğrudan güç mimarisi meselesidir. Bir kullanıcıyı anlık olarak izlemek pahalı, zor ve çoğu zaman gereksizdir. Buna karşılık, o kullanıcının gerektiğinde kimliğinin açığa çıkarılabileceğini bilmesi çok daha

Daphne Emiroğlu tarafından
Evlilik Nasıl Yıkılır #6 - Yıkılmadık ama Sallanıyoruz

Evlilik Nasıl Yıkılır #6 - Yıkılmadık ama Sallanıyoruz

Türkiye’de bazı evlilikler bitmez. Sadece sürünür. Sadece Türkiye değil, dünyanın bir çok yerinde sürünen evlilik bulabilirsiniz. Dışarıdan bakınca hâlâ “evli” görünürler; içeride ise çoktan cenaze namazı kılınmış, sadece belediye ölüm belgesini basmamıştır. Ortada aşk yoktur, saygı yoktur, arzu yoktur, güven yoktur. Ama nikâh vardır. Çünkü bu ülkede bazı ilişkiler

Daphne Emiroğlu tarafından