Evlilik Nasıl Yıkılır #2: Eş Seçimi mi, Rol Seçimi mi?
Türkiye’de birçok insan evleneceği kişiyi seçmiyor. Hemen itiraz etme. Devam et.
Kendi hayatına sekreter, şoför, terapist, aşçı, sponsor ve itibar danışmanı arıyor. Sonra buna da “kader” diyor.
Eş seçimi dediğimiz şeyin romantik bir hikâye olduğu anlatılıyor. Kalpler çarpıyor, gözler buluşuyor, “Birbirimizi bulduk” deniyor. Daha sonra "Sana nereden rastladım zalim!" hikayeleri biliniyor olsa da evet, bunlar oluyor. Ancak bu romantik anlatının altını kazıdığında çıkan şey çoğu zaman çok daha mekanik: İnsanlar bir insanı değil, bir fonksiyonu seçiyor. Ve bu fonksiyonun adı bazen “iyi koca”, bazen “iyi gelin” oluyor. Toplumun “iyi eş” tanımı neredeyse hiçbir zaman “iyi insan” tanımı değildir. İyi eş; işlevsel olandır. İş görendir. Taşıyandır. Yönetendir. Susturandır. Katlanandır. Bu yüzden evlilik çoğu zaman iki insanın karşılaşması değil, iki rolün eşleşmesidir.
Bu rolleri anlamak için sadece bireylere bakmak yetmez; onların içinden çıktığı toplumsal sistemlere bakmak gerekir. Çünkü bireyler kendi arzularını bile çoğu zaman kendileri üretmez; içinde yaşadıkları kültürün hazır şablonlarını kullanırlar: "Bana neyi arzulamam gerektiğini söyle!"
Bu noktada Pierre Bourdieu’nun “habitus” kavramı kritik bir anahtar sunar: İnsanlar sadece birey seçmez, aynı zamanda o bireyin taşıdığı yaşam tarzını, değer sistemini ve sosyal reflekslerini seçer (Bourdieu, 1984). Yani evlilikte seçilen şey çoğu zaman bir kişi değil, bir “dünya”dır. Bu dünyanın içinde şunlar vardır: Paraya bakış, aileyle ilişki, kriz yönetimi, utanma eşiği, görgü, hırs, sabır, hatta neyin “ayıp” sayıldığı. Bu yüzden “onu seviyorum” cümlesi çoğu zaman eksiktir. Doğrusu şudur: “Onun dünyasını yaşayabilirim.” Ama bu kabul, romantik değil; oldukça hesaplıdır. Bu seride romantik hikayeleri kenara kaldıracaksınız, üzgünüm 😄 Tamam, samimi olayım, aslında hiç üzgün değilim.😎
Evlilik piyasasında dolaşan görünmez checklist’ler vardır. Bu checklist’ler kimse tarafından açık açık yazılmaz ama herkes tarafından kullanılır. Bir erkeğin “iyi koca” sayılabilmesi için çoğu zaman şu kriterler devreye girer: düzenli gelir, sorumluluk alma kapasitesi, koruyuculuk, ailesini “çekip çevirme” becerisi, duygusal kontrol, sadakat. Tabi hafif yozlaşma etkisinde olunca zengin olması da tek kriter olarak belirlenebilir. Zenginliğin nereden geldiğinin bile sorgulanmayacağı bir çağda yaşıyoruz. Kadın için ise liste farklıdır: duygusal bakım verebilme, ev içi organizasyon, uyum, aileye entegre olabilme, annelik potansiyeli, krizleri yumuşatma kapasitesi. Bu listelerde dikkat çeken şey şudur: Karakterden çok işlev ölçülür.
Dürüstlük, öz farkındalık, duygusal olgunluk, sınır koyabilme gibi uzun vadede ilişkiyi belirleyen özellikler çoğu zaman geri planda kalır. aradan zaman geçer, hüsrana uğramış evliliklerden sonra dert yanılır: "Güçlü birini istiyorum", "Şefkat göstermedi" , "Hiç memnun olmadı!" "İstekleri bitmedi" ama tatlım sen zaten bunları umursamıyordun.
Çünkü sistemin önceliği “iyi insan” değil, “iyi çalışan” üretmektir.
Bu yüzden eş seçimi, görünürde romantik ama özünde yarı kurumsal bir süreçtir.
Birine bakılır ve şu sorular sorulur:
“Ne iş yapıyor?”
“Ailesi nasıl?”
“Ne kadar kazanıyor?”
“Bizi rezil eder mi?”
“Çocuğa bakar mı?”
“Evi idare eder mi?”
Bu soruların hiçbiri “Bu insanla derin bir bağ kurabilir miyim?” sorusunun yerini tutmaz. Ama çoğu evlilik bu sorularla kurulur.
Eva Illouz’un modern aşk üzerine yaptığı çalışmalar bu noktayı net biçimde ortaya koyar: Modern ilişkilerde romantik seçim, ekonomik ve kültürel kriterlerle iç içe geçmiştir; aşk artık piyasa mantığından bağımsız değildir (Illouz, 2007). Yani insanlar kalplerini açtıklarını sanırken aslında bir tür sosyal yatırım yaparlar.
Bu yatırımın amacı çoğu zaman mutluluk değil, risk minimizasyonudur.
Çünkü gerçek bir insan belirsizliktir. Değişebilir, yorulabilir, kırılabilir, sana beklediğin rolü vermeyebilir. O yüzden insanlar çoğu zaman insan değil, öngörülebilir bir fonksiyon arar. “Beni üzmez”, “Eve sahip çıkar”, “çocuk ister”, “annesi sorun çıkarmaz” gibi cümleler aslında romantik değil, operasyonel beklentilerdir. Bu beklentiler, duygusal bağdan çok kontrol ihtiyacını yansıtır.
Anthony Giddens’ın “saf ilişki” kavramı modern ilişkilerin teoride karşılıklı tatmin üzerine kurulu olduğunu söyler (Giddens, 1992). Ancak pratikte bu ideal nadiren gerçekleşir. Çünkü bireyler ilişkiye özgürlükle değil, geçmişlerinden taşıdıkları eksikliklerle girerler. Ve çoğu zaman eş seçimi, bu eksiklikleri kapatacak birini bulma girişimidir.
Kadın bazen eş seçmez; çocuklukta alamadığı güveni verecek bir sistem arar.
Erkek bazen eş seçmez; kendi yapamadığı duygusal ve sosyal düzeni yönetecek bir yapı arar. Aileler ise çoğu zaman mutluluk aramaz; kontrol edilebilirlik arar. Bu noktada evlilik, iki insanın birleşmesi değil; iki farklı korku sisteminin anlaşması haline gelir. Bu anlaşmanın en kritik aktörlerinden biri de ailedir. Türkiye bağlamında evlilik, bireysel bir karar gibi görünse de çoğu zaman kolektif bir onay mekanizmasından geçer. Aileler görünmez bir işe alım komitesi gibi çalışır: aday değerlendirilir, referanslar incelenir, risk analizi yapılır.
“Bizim ayarımıza uygun mu?”
“Ailesi problem çıkarır mı?”
“Bu evliliği taşıyabilir mi?”
Bu soruların hiçbiri romantik değildir ama evliliğin kaderini belirler. Çünkü evlilik sadece iki kişi arasında yaşanmaz; iki sosyal sistemin kesişiminde yaşanır. Bu sistem içinde birey giderek silinir ve yerini rol alır. İşte kırılma da burada başlar. Çünkü bir rol yorulmaz ama bir insan yorulur. Bir rol çelişmez ama bir insan çelişir. Bir rol senden ne beklediğini bilir ama bir insan bazen bilmez.
Evlilikte en sık duyulan hayal kırıklığı cümleleri aslında bunun itirafıdır:
“Ben seni böyle bilmiyordum.”
“Sen değiştin.”
“Ben seni güçlü sanmıştım.”
Bu cümlelerin alt metni şudur:
“Ben bir insanla değil, bir rol ile evlendiğimi sanmıştım.”
Arlie Hochschild’in duygusal emek kavramı bu noktada kritik bir açıklama sunar: İnsanlar ilişkilerde sadece fiziksel değil, duygusal performans da sergiler (Hochschild, 1983). Ancak bu performans sürdürülebilir değildir. Çünkü sürekli rol oynayan bir insan, bir noktada kendi gerçekliğini geri ister. Ve işte evlilikler genellikle tam bu noktada çatlamaya başlar. Çünkü sistem baştan yanlış kurulmuştur. Sen bir hizmet paketi satın aldığını sanmışsındır.
Karşındaki ise insandır.
Toplum bu sistemi teşvik eder çünkü rol temelli evlilikler daha “stabil” görünür. Aileler memnun olur, çevre onaylar, fotoğraflar güzel çıkar. Ama bu stabilite yüzeyseldir. Çünkü gerçek bir ilişkiyi taşıyan şey checklist değil; iki kişinin birbirinin karmaşıklığına tahammül edebilme kapasitesidir. Rol üzerinden yapılan seçimler kısa vadede güven verir, uzun vadede yabancılaşma üretir. Çünkü kimse sürekli “iyi koca” ya da “iyi gelin” olmak istemez. İnsan olmak ister. Ama evlilikte insan olmaya başladığın anda sorun başlar. Çünkü karşı taraf senden hâlâ rolünü oynamanı bekliyordur.
Ve belki de bu yüzden birçok evlilik şu görünmez cümleyle yürür:
“Sen kim olursan ol, bana vaat ettiğin şeyi vermeye devam et.”
Bu cümle romantik değildir. Ama oldukça gerçektir. Evliliklerin önemli bir kısmı aşk bittiği için değil; rol sürdürülemediği için yıkılır. Bazıları da oluşan yıkıntının içinde role devam eder.
Kaynakça
- Bourdieu, P. (1984). Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Harvard University Press.
- Giddens, A. (1992). The Transformation of Intimacy: Sexuality, Love and Eroticism in Modern Societies. Stanford University Press.
- Hochschild, A. R. (1983). The Managed Heart: Commercialization of Human Feeling. University of California Press.
- Illouz, E. (2007). Consuming the Romantic Utopia: Love and the Cultural Contradictions of Capitalism. University of California Press.
- Illouz, E. (2012). Why Love Hurts: A Sociological Explanation. Polity Press.
- Beck, U., & Beck-Gernsheim, E. (1995). The Normal Chaos of Love. Polity Press.