Evlilik Nasıl Yıkılır #3: Aşkın Yerine Ne Geçiyor?

Evlilik Nasıl Yıkılır #3: Aşkın Yerine Ne Geçiyor?

Aşkın bittiği her evlilik bitmiyor. Asıl mesele burada başlıyor. Çünkü insanların sandığı gibi her ilişki “duygu bittiğinde” dağılmıyor; çoğu zaman duygu çekiliyor, yerine daha düşük maliyetli, daha kaba, daha işlevsel bir şey yerleşiyor: alışkanlık, bağımlılık, korku. İlişki artık bir karşılaşma olmaktan çıkıp bir düzenek haline geliyor. Birbirini seven iki insan değil, birbirine alışmış iki sistem yan yana yaşamaya devam ediyor. Dışarıdan bakınca “oturmuş evlilik” gibi görünüyor. İçeriden bakınca ise çoğu zaman aynı koridorda yankılanan iki yorgunluk var. Daha önceki iki yazıdaki unsurları da düşündüğümüzde, insanın yapısı da işin içine girince gelinen nokta dramatik bir nokta değil, gerçeğin ta kendisi.

Romantik kültür bize aşkın büyük bir motor olduğunu anlatıyor ama ilişki biliminde uzun süredir gösterilen şey şu: Bir ilişkinin sürmesini belirleyen tek unsur haz ya da romantik coşku değil. Bağlılık; memnuniyet, yapılan yatırımlar ve dışarıdaki alternatiflerin ne kadar ulaşılabilir göründüğü gibi etkenlerle şekilleniyor. Yani insanlar sadece mutlu oldukları için kalmıyor; yıllarını verdikleri, emek gömdükleri, çocuk yaptıkları, ev kurdukları, çevre ördükleri ve başka seçenekleri riskli gördükleri için de kalıyorlar. Bu, Rusbult’un yatırım modeliyle yıllardır desteklenen bir çerçeve. İlişki sürdükçe duygu azalabilir ama yatırım artar; yatırım arttıkça da çıkış kapısı psikolojik olarak daralır.

Burada trajik olan şey, insanların çoğu zaman bunu “aşkın olgunlaşması” diye paketlemesidir. Oysa her sakinlik olgunluk değildir. Bazen sadece sinir sistemi yorulmuştur. Bazen kavga edecek enerji kalmamıştır. Bazen de insan, mutsuzluğunu gündelik rutinin içine öyle iyi gömer ki artık ona “hayat” demeye başlar. Alışkanlık bu yüzden çok güçlüdür: İnsanı ikna etmez, uyuşturur. Her gün aynı saatte aynı yüzü görmek, aynı bardağa çay koymak, aynı yatakta uyumak, aynı tartışmayı ufak varyasyonlarla sürdürmek, ilişkiye sahte bir doğal düzen hissi verir. Oysa doğal olan şey tekrar değildir; sadece tekrarın tanıdık olmasıdır. Bunlar da bizim gerçeğimiz.

İnsan zihni tanıdığı şeye çoğu zaman doğruymuş gibi muamele eder. Tanıdıklık güven hissi üretir. Bu güven bazen sevginin değil, öngörülebilirliğin güvenidir. Yani kişi partnerini sevdiği için değil, onun nasıl hayal kırıklığı yaratacağını ezbere bildiği için ilişkide kalabilir. Bu kulağa karanlık geliyor ama gündelik hayatta son derece yaygın. Bilinmeyen bir acıdansa bilinen bir sıkıntı tercih edilir. Çünkü bilinmeyen; yalnızlık, ekonomik belirsizlik, toplumsal damga, yeniden flört etme rezaleti, yaş alma kaygısı, “bir daha kimseyi bulamam” paniği gibi maliyetler taşır. Bilinen sıkıntı ise en azından mobilyanın yerini değiştirmez. Çaydanlık kimde kalacak diye kavga ettirmez.

İşte burada aşkın yerini alışkanlık alır. Alışkanlık, sevginin kuzeni değildir; sevginin yerine geçen büro memurudur. Heyecanı yoktur, şiiri yoktur, etiği de bazen yoktur. Ama düzen sever. İlişkide roller dağılmasın, faturalar aksamasın, bayramda hangi aileye gidileceği belli olsun, çocuk okuldan kim alacak bilinsin ister. Böylece ilişki duygusal bir bağ olmaktan çıkıp lojistik bir ortaklığa döner. İnsanlar birbirlerine “iyi geliyor musun?” diye bakmayı bırakır; “sistemi bozuyor musun?” diye bakmaya başlar.

Bu dönüşüm sadece psikolojik değil, toplumsaldır. Türkiye gibi evliliğin hâlâ güçlü bir norm olduğu toplumlarda ilişki, iki kişi arasındaki özel bir alan olmaktan çok daha fazlasıdır. Aileler, ekonomik koşullar, mahalle mantığı, yaş baskısı, çocuk meselesi, “el âlem ne der” rejimi, özellikle kadınlar için sosyal statü ve güvenlik algısı evliliğin üzerine ekstra beton döker. TÜİK’in Türkiye Aile Yapısı Araştırması’nda boşanma nedenleri arasında ekonomik geçimi sağlayamama, aldatma ve dayak/kötü muamele gibi nedenler öne çıkarken; bu tablo şunu da gösteriyor: İnsanlar çoğu zaman ancak sistem çok görünür biçimde bozulduğunda “bu evlilik yürümüyor” diyebiliyor. Daha sessiz çürümeler ise çoğu kez evliliğin normal olarak yorulması sanılıyor.

Aşkın yerini alan ikinci şey bağımlılıktır. Burada bağımlılığı sadece melodramatik anlamda düşünmemek lazım. Bağımlılık, “onsuz yaşayamam” cümlesi kadar, “onsuz düzenimi kuramam” cümlesidir de. Duygusal bağımlılık, ekonomik bağımlılık, sosyal bağımlılık, kimlik bağımlılığı birbirine eklenir. Özellikle uzun ilişkilerde partner sadece partner olmaktan çıkar; kişinin benlik örgüsünün bir parçasına dönüşür. “Ben kimim?” sorusunun içine “onun eşi”, “onun karısı”, “onun kocası”, “çocukların annesi”, “bu evin adamı” gibi kimlikler girer. İlişki bitince sadece bir insan kaybedilmiş olmaz; kişi kendi sosyal rol envanterinin de bir kısmını kaybetmiş olur. O yüzden bazı evlilikler sevgisizlikten değil, kimlik sökülmesinin yaratacağı dehşetten sürer.

Bağımlılığın en sert biçimlerinden biri ekonomik bağımlılıktır. Ekonomik baskı ve ekonomik istismar, kişinin ilişkiden ayrılma kapasitesini ciddi biçimde düşürür. Çalışmaya engelleme, geliri kontrol etme, borçlandırma, kaynaklara erişimi kısıtlama gibi mekanizmalar, özellikle şiddet içeren ilişkilerde çıkışı fiilen zorlaştırır. Bu konuda yapılan derlemeler, ekonomik bağımlılığın ilişkiden ayrılmayı zorlaştırdığını açık biçimde gösteriyor. Yani bazen mesele “neden gitmiyor?” değil; “hangi parayla, hangi evle, hangi destek ağıyla gitsin?” sorusudur. Ancak bekâra boşanmak kolay geldiğinden, dışarıdan gözlemleyenler "Ya neden boşanmıyorsun?" diye kafa ütülerler. Boşanmak evlenmekten daha katmanlıdır.

Ve bağımlılık sadece para değildir. Duygusal bağımlılık da insanı çok etkili biçimde kilitler. Kişi partnerinden zarar görür ama aynı kişiden teselli de bekler. Acının kaynağı ile rahatlamanın kaynağı aynı kişi olunca zihin saçma bir sadakat üretir. Bu yüzden bazı ilişkilerde aşk bitmiştir ama kopuş gerçekleşmez; çünkü bağ, hazdan değil yoksunluktan beslenmeye başlamıştır. İnsan sevildiği için değil, terk edilmekten korktuğu için yapışır. Burada sevgi değil, ayrılık yoksunluğunun paniği çalışır.

Üçüncü ikame unsur korkudur. Ve korku, çoğu evlilikte sandığımızdan daha saygın bir koltukta oturur. Yalnız kalma korkusu bunların en görünür olanı. İlişki araştırmalarında “fear of being single” başlığı altında incelenen bu durum, insanların yalnız kalmaktan kaçınmak için daha düşük kaliteli ilişkilere razı olabildiğini gösteriyor. Sadece bekârlardan söz etmiyoruz; ilişkisi olan kişilerde de yalnız kalma korkusunun ölçülebildiği ve ilişki içindeki kararları etkileyebildiği gösterildi. Yani bazı insanlar ilişkide oldukları halde aslında partnerleriyle değil, tek başınalık ihtimaliyle mücadele ediyor.

Bu korkunun Türkiye bağlamında ayrı bir ağırlığı var. Çünkü yalnızlık burada sadece duygusal bir durum gibi yaşanmıyor; sosyal başarısızlık gibi kodlanabiliyor. Özellikle belli bir yaştan sonra bekâr kadın ve bekâr erkek, toplumsal bakışta nötr bir kategori değil. Sürekli açıklama isteyen bir statü. “Niye evlenmedin?”, “bir sorun mu var?”, “Alışamadın mı?”, “Çok seçicisin”, “Hayatı kariyere mi gömdün?”, “Çocuk düşünmüyor musun?” Bu sorular tek tek önemsiz görünür ama toplamda bir disiplin mekanizması üretir. Yani yalnız kalma korkusu bazen tek başına eve dönme korkusu değildir; sürekli yargılanan bir kimliğe dönüşme korkusudur.

Ekonomik korku da aynı ölçüde belirleyicidir. Barınma krizi, geçim derdi, çocuk bakım maliyetleri, işgücü piyasasındaki eşitsizlikler, özellikle kadınların ayrılık kararını ağırlaştırır. Bu yüzden bazı evlilikler duygusal tatmin üretmedikleri halde ekonomik kooperatif gibi sürer. İnsanların birbirine “aşkım” demeye devam etmesi, o yapının hâlâ aşk ürettiğini kanıtlamaz. Bazen o kelime sadece kira, okul taksidi ve market fişi arasında dolaşan törensel bir sestir.

Sosyal korku ise en sinsi olanıdır, çünkü çoğu zaman “mantık” kılığına girer. “Çocuk için katlanılır”, “her evlilikte olur”, “kimse dört dörtlük değil”, “onca yıl çöpe mi gitsin”, “bu yaştan sonra yeni biriyle uğraşamam”, “zaten herkes mutsuz.” Bunlar çoğu zaman olgunluk cümleleri gibi sunulur ama bir kısmı düpedüz teslimiyetin felsefesidir. Felsefeyi kenara bırakalım, çoğu zaman palavradır. İnsan kendini kandırmak için palavralara muhtaçtır. Hatta bazen mutsuzluğunu derinleştiren şeyi kader diye adlandırarak ona katlanmayı daha asil göstermek ister. Çünkü “korkuyorum” demek çıplaktır; “sorumluluk alıyorum” demek ise toplum önünde daha şıktır.

Bu yüzden aşkın bitişi her zaman dramatik değildir. Çoğu zaman büyük bir sahne yaşanmaz. Kimse camdan dışarı bakıp “artık seni sevmiyorum” demez. Daha sıradan bir süreç işler: merak azalır, konuşma işlevselleşir, dokunma seyrekleşir, çatışma çözülmez ama rutine bağlanır, mizah ölür, erotizm teknikleşir, sonra çift bir süre daha “idare eder.” İşte tam bu noktada ilişkiyi ayakta tutan şey çoğu zaman aşk değildir. Aşk, ilişkide ötekinin biricikliğine yönelen canlı bir ilgidir. Onun yerine geçen ucuz şeyler ise ilişkiyi sadece sürdürür; yaşatmaz.

Bunun en sert göstergelerinden biri, tarafların birbirini artık özne değil kaynak gibi görmeye başlamasıdır. Biri duygusal düzenleme kaynağıdır, biri ekonomik istikrar kaynağıdır, biri bakım emeği kaynağıdır, biri statü kaynağıdır. Böyle olunca partner kaybedilmek istenmez ama insan olarak değil, fonksiyon olarak kaybedilmek istenmez. “Onsuz ne yaparım?” sorusunun içinde çoğu zaman “onu çok seviyorum” kadar “hayatımın servis ağı çöker” de vardır. Acı ama gerçek.

Burada romantik ideoloji son bir numara daha yapar: Bu ucuz ikameleri “gerçek sevgi” diye pazarlamaya çalışır. “Aşk zaten zamanla alışkanlığa dönüşür.” Hayır, her alışkanlık sevginin derinleşmiş hali değildir. Bazı alışkanlıklar sadece tekrarın tortusudur. “Onsuz yapamam, demek ki seviyorum.” Hayır, bu bazen bağımlılıktır. “Bunca şeyi göze alıp kalıyorum.” Bu da her zaman sadakat değildir; bazen sadece korkunun yüksek organizasyon becerisidir.

Yine de meseleye indirgemeci yaklaşmamak gerekir. Her uzun ilişki çürümüş değildir; her rutin de sevginin ölümü anlamına gelmez. Rutin, güven ve yakınlık için taşıyıcı olabilir. Sorun, rutinin canlılığı taşıması gerekirken canlılığın yerine geçmesidir. İki insan birbirine alışabilir ve yine de birbirini merak etmeyi sürdürebilir. Ama çoğu krizde görülen şey, alışkanlığın ilişkinin iskeleti olmaktan çıkıp cenaze makyajına dönüşmesidir.

Sert gerçeğimiz sere serpe şurada tam burada yatıyor: Aşk çoğu zaman bir anda kaybolmuyor. Daha kötüsü oluyor. Aşkın bıraktığı boşluk boş kalmıyor. Oraya daha ucuz, daha yönetilebilir, daha toplumsal olarak kabul edilebilir şeyler yerleşiyor. Alışkanlık, bağımlılık, korku. Bunlar ilişkiyi ayakta tutabilir ama insanı içeriden küçültür. Dışarıdan “evlilik sürüyor” görünür; içeride ise bazen sadece iki kişi, ayrılmanın maliyeti sevmemenin maliyetinden yüksek olduğu için aynı sofrada oturuyordur.

Ve bazı evliliklerin gerçek trajedisi tam da budur: Büyük bir aşkın bitmesi değil, aşkın yerini alan ucuz şeylerin “olgunluk”, “sabır”, “yuva”, “düzen”, “kader” gibi saygın isimlerle dolaşıma sokulması. İnsan bazen sevgisizliğe değil, onun rolüne bürünen taklitlere yenilir.

Kaynakça

  • Rusbult, C. E. ve ilişkisel yatırım modeli üzerine özetleyen derlemeler: ilişki bağlılığının memnuniyet, yatırım ve alternatiflerin kalitesiyle şekillendiğini gösteren çerçeve.
  • Cantarella, I. A. ve ark. (2023). İlişkisi olan kişiler için “fear of being single” ölçeğinin doğrulanması.
  • Spielmann çizgisini izleyen çalışmalar: yalnız kalma korkusunun kişileri düşük kaliteli ilişkilere razı edebildiği bulgusu.
  • Johnson, L. ve ark. (2022). Ekonomik istismarın mağdurlar üzerindeki etkileri: ekonomik bağımlılığın ayrılmayı zorlaştırması.
  • Lin, H. F. ve ark. (2022). Ekonomik istismar ve finansal zorlanma ilişkisi.
  • Stulz, V. ve ark. (2024). Şiddetten kaçan kadınların güvenli barınmaya erişim süreçleri.
  • TÜİK, Türkiye Aile Yapısı Araştırması 2021; boşanma nedenleri ve aile yapısına dair bulgular.
  • TÜİK, İstatistiklerle Türkiye 2024; tek kişilik hanelerin payına ilişkin güncel veri.

Devamını oku

Evlilik Nasıl Yıkılır #2: Eş Seçimi mi, Rol Seçimi mi?

Evlilik Nasıl Yıkılır #2: Eş Seçimi mi, Rol Seçimi mi?

Türkiye’de birçok insan evleneceği kişiyi seçmiyor. Hemen itiraz etme. Devam et. Kendi hayatına sekreter, şoför, terapist, aşçı, sponsor ve itibar danışmanı arıyor. Sonra buna da “kader” diyor. Eş seçimi dediğimiz şeyin romantik bir hikâye olduğu anlatılıyor. Kalpler çarpıyor, gözler buluşuyor, “Birbirimizi bulduk” deniyor. Daha sonra "Sana nereden rastladım

Daphne Emiroğlu tarafından