Evlilik Nasıl Yıkılır #4: Şiddet — Normalleşmenin Anatomisi

Evlilik Nasıl Yıkılır #4: Şiddet — Normalleşmenin Anatomisi

Şiddet denince birçok insanın zihninde hâlâ tek bir sahne beliriyor: bağıran bir adam, ağlayan bir kadın, belki kırılmış bir eşya, belki morarmış bir kol. Oysa ev içi şiddetin en büyük başarısı, kendini sadece o en görünür ana indirgemesidir. Çünkü insanlar ancak yumruk ortaya çıktığında “şiddet” demeye başlıyor; ondan önce olanları ise huysuzluk, sinir, kıskançlık, geçimsizlik, gurur, erkeklik, aile meselesi, zor dönem, ekonomik stres, nazar, iletişim problemi diye paketleyip rafa kaldırıyor. Halbuki Dünya Sağlık Örgütü, yakın partner şiddetini yalnızca fiziksel saldırı olarak değil; fiziksel, cinsel ve psikolojik zarar veren davranışlar ile kontrol edici davranışlar bütünü olarak tanımlıyor. CDC de benzer şekilde fiziksel şiddetin yanı sıra psikolojik saldırganlık, zorlama, tehdit ve takip davranışlarını bu çerçevenin içine yerleştiriyor. UN Women ise ekonomik şiddeti, para ve kaynaklar üzerinde tam denetim kurma, çalışmayı engelleme ya da ekonomik bağımlılık yaratma pratikleri içinde tarif ediyor. Yani şiddet, bir tokattan ibaret değil; bir yönetim biçimi. Hatırı sayılır sayıda kadın bir çok şiddet türüne aynı anda maruz kalıyor.

Bu yüzden şiddetin mekanizmasını anlamak için tek tek patlamalara değil, o patlamaları mümkün kılan gündelik düzene bakmak gerekir. Şiddet çoğu zaman bir anda başlamaz. Önce ses tonu değişir. Sonra biri öbürünün cümlesini yarıda kesmeye başlar. Sonra “onu giyme”, “onunla görüşme”, “annene her şeyi anlatma”, “telefonunu niye sessize aldın?”, “beni sinirlendirme” gibi cümleler gelir. Ardından özürler, gönül almalar, kısa süreli düzelmeler, sonra tekrar küçük ihlaller. Dışarıdan bakan biri “ama daha ortada büyük bir şey yok” diyebilir. Zaten normalleşme tam da burada çalışır: büyük kırılma, küçük ihlaller üst üste yığıldıktan sonra gelir. İlişkide sınır, bir defada yıkılmaz; santim santim geri çekilir.

Bu kademeli ilerleyiş, psikolojik açıdan son derece önemlidir. Çünkü insan zihni ani felaketlere bazen daha net tepki verir; ama yavaş ilerleyen tehditleri çoğu zaman ilişki içi bağlama uydurur. İlk hakaret, “sinirliydi” diye açıklanır. İlk aşağılanma, “aslında öyle demek istemedi”ye çevrilir. İlk ekonomik kısıtlama, “ev bütçesini düşünüyor” diye yorumlanır. İlk itme, “çok gerilmişti” cümlesiyle hafifletilir. Böylece mağdur, yalnızca karşısındaki kişiyi değil, yaşadığı gerçeği de yönetmeye başlar: küçültür, yeniden adlandırır, mantığa oturtur, erteler. Çünkü kabul etmek pahalıdır. Bir insanın sevdiği, güvendiği, hayat kurduğu kişinin ona zarar verdiğini kabul etmesi, yalnızca bilgi düzeyinde bir fark ediş değildir; bütün ilişki anlatısını çökertebilir. Bu nedenle inkâr çoğu zaman cehalet değil, psikolojik bir hayatta kalma biçimidir.

Fiziksel şiddet, en görünür katmandır ama çoğu zaman öncesinde başka katmanlar yerleşmiştir. Psikolojik şiddet bunların başında gelir. Sürekli küçümseme, alay, aşağılama, utandırma, hakaret, sessizlikle cezalandırma, gerçekliği çarpıtma, tehditkâr bakışlar, sosyal izolasyon, kıskançlığı sevgi diye sunma, denetimi ilgi gibi paketleme… Bütün bunlar ilişkiyi bir eşitlik zemini olmaktan çıkarır. İlişki artık iki kişinin birlikte kurduğu bir alan değil, bir kişinin ötekinin iç dünyasını düzenlediği bir düzene dönüşür. Kişi ne giyeceğini, kiminle görüşeceğini, ne söyleyebileceğini, ne kadar gülebileceğini bile düşünerek hareket etmeye başlar. Şiddetin başarılı olduğu an, dayak attığı an değil; karşısındaki kişinin zihnine yerleştiği andır.

Ekonomik şiddet ise özellikle aile içinde çok ustaca görünmezleştirilir. Çünkü para Türkiye’de zaten sevgi, görev, fedakârlık ve otoriteyle iç içe geçmiş bir alandır. “Ben çalışıyorum, ben bilirim”, “kart bende dursun”, “sen para yönetemezsin”, “çalışmana gerek yok”, “çalışacaksan da çocuğu kim bakacak?”, “babanın evine mi güveniyorsun?” gibi cümleler, sadece mali kararlar değildir; bir bağımlılık mimarisidir. Kişinin gelir elde etmesini engellemek, hesabını kontrol etmek, harcamalarını denetlemek, temel ihtiyaçlar için bile hesap vermeye zorlamak, ayrılma ihtimalini ekonomik olarak imkânsız hâle getirmek ekonomik şiddetin tipik biçimleridir. Bu katman çoğu zaman fiziksel şiddetten daha geç fark edilir ama çıkışı en çok zorlaştıran alanlardan biridir. Çünkü şiddet gören kişi bazen yalnızca korktuğu için değil, kelimenin tam anlamıyla gidecek parası olmadığı için kalır.

Burada “bir kereden bir şey olmaz” cümlesi devreye girer. Bu cümle, toplumun şiddetle kurduğu en tehlikeli uzlaşmalardan biridir. Çünkü “bir kere” diye tarif edilen şey, aslında fail için bir testtir. Sınır nereye kadar esneyebilir? Karşı taraf ne kadar tolere eder? Aile ne kadar sessiz kalır? Komşu neyi duymazdan gelir? Kadın ne kadar yalnız bırakılır? Bir kez affedilen ihlal, yalnızca geçmişte kalmaz; geleceğe izin belgesi gibi çalışır. Hele sonrasında gelen pişmanlık, ağlama, hediye alma, “beni sen delirttin ama” ile “bir daha asla olmayacak” arasında gidip gelen dramatik döngü, mağdurun zihninde umutla korkuyu birbirine bağlar. Böylece ilişki sadece zarar veren bir yapı olmaktan çıkıp, aynı zamanda düzeleceği vaat edilen bir kumar masasına dönüşür.

Şiddetin niçin sürdüğünü anlamak için tek tek bireylerin karakterine bakmak yetmez; sosyal çevrenin rolünü de görmek gerekir. Ailelerin “idare et” baskısı burada merkezi önemdedir. “Her evlilikte olur”, “erkektir yapar”, “çocuk için sabret”, “boşanmak kolay mı?”, “el âlem ne der?”, “bir yuvayı yıkmak bu kadar kolay olmamalı”, “o da stresten yapmıştır” gibi cümleler, çoğu zaman nasihat gibi sunulur ama işlevleri bambaşkadır: şiddetin maliyetini failden alıp mağdurun omzuna yüklerler. Artık sorun şiddetin kendisi değildir; kadının buna ne kadar dayanacağıdır. Böylece toplumsal düzen, failin öfkesini değil, mağdurun tahammül kapasitesini ölçmeye başlar. Bu da çok tipik bir ideolojik manevradır: suçu görünmez kıl, sabrı ahlâklaştır, kalmayı erdeme çevir. Sonra her sabah bir kadın cinayeti haberine üzül.

Bir yandan da aile yalnızca pasif bir seyirci değildir; bazen aktif bir disiplin aygıtıdır. Kızına “idare et” diyen anne, çoğu zaman sadece kötü niyetli olduğu için değil; kendi hayatının da aynı rejim içinde geçmiş olmasının mirasıyla konuşur. Kendi çektiğini norm sayar, normu erdem sanır, erdemi kızına öğütler. Böylece travma kuşaktan kuşağa yalnızca yaşanarak değil, öğüt verilerek de aktarılır. “Biz neler gördük” cümlesi bazen deneyim aktarımı değil, şiddetin tarihsel meşrulaştırılmasıdır. Geçmiş acının bugünkü merhameti büyütmesi gerekirken, bazen bugünkü acıyı sıradanlaştıran bir geleneğe dönüşür.

Sosyolojik olarak bakıldığında bu normalleşme, patriyarkanın en pratik başarılarından biridir. Erkek şiddeti sadece bireysel öfke değil, hak iddiası olarak da çalışır. “Benim karım”, “benim evim”, “benim param”, “benim sözüm” mantığı; sevgi diline çevrilmiş mülkiyet ilişkileridir. İlişki içinde erkek kendisini yalnız partner değil, denetleyici merci gibi görmeye başladığında; kadının özerkliği de sadakat sorunu gibi kodlanır. Telefon şifresi istemek güven meselesi olur, kıyafete karışmak namus olur, para vermemek disiplin olur, bağırmak otorite olur, tehdit etmek de “adamı delirtme” retoriğiyle meşrulaştırılır. Buradaki esas mesele, şiddetin sadece bir davranış değil, bir yetki duygusu üzerinden örgütlenmesidir. Bu yüzden yakın partner şiddeti literatüründe “coercive control” yani zorlama ve kontrol rejimi önemli bir kavramdır. Araştırmalar, bazı ilişkilerde şiddetin tek tek olaylardan çok, mağdurun hareket alanını daraltan, korku ve bağımlılık üreten sürekli bir örüntü olarak işlediğini gösteriyor. Psikolojik saldırılar, tehdit, izleme, izolasyon ve ekonomik bağımlılık, fiziksel şiddet olsun ya da olmasın, kişiyi kuşatan bir kapan yaratabiliyor. Başka bir deyişle bazı ilişkilerde asıl mesele, kaç tokat atıldığı değil; bir insanın hayatının ne ölçüde kuşatıldığıdır.

Şiddetin mağdur üzerindeki etkisini de sadece “neden gitmedi?” gibi sığ bir soruya indirgeyerek anlayamayız. Şiddet, öz saygıyı kemirir, karar verme kapasitesini bozar, korku eşiğini değiştirir, kişiyi yalnızlaştırır ve zamanla gerçeklik algısını bile aşındırabilir. Sürekli tehdit, aşağılama ve kontrol altında yaşayan birinin davranışları dışarıdan “pasif” ya da “çelişkili” görünebilir; oysa bu çoğu zaman travmanın mantığıdır. Kişi bazen gitmek isteyip kalır, bazen yardım isteyip geri çeker, bazen faili savunur, bazen ondan korktuğunu inkâr eder. Bunlar tutarsızlık değil; yoğun baskı koşullarında zihnin ve bedenin verdiği karmaşık tepkilerdir. Şiddetin psikolojisi lineer değildir. Mağdurun davranışının “mantıksız” görünmesi, yaşadığının küçük olduğu anlamına gelmez; çoğu zaman tam tersine, sistemin ne kadar derine yerleştiğini gösterir.

Burada kontrollü bir cümleyle şunu söylemek gerekiyor: Türkiye’de birçok insan şiddeti, morluk görünce ciddiye alıyor; ruh çökünce değil. Halbuki bazen kol kırılmadan önce kişilik kırılıyor. Ve toplum, kırılan kişiliği çoğu zaman “alınganlık”, “hassaslık”, “abartı”, “ev içi mesele” diye küçültüyor. Çünkü fiziksel yara fotoğraf verir; psikolojik yıkım ise ailenin salonuna kötü görünür. Bizim kültür biraz da görüntü yönetmenliği üzerinden ahlâk kuruyor: ses çıkmasın, dışarı yansımasın, düğünde takılar takılmış olsun, misafir gelince çay verilsin, gerisini duvarlar halleder. O duvarlar da sağ olsun, bu ülkede çok şey biliyor.

Şiddeti önlemek için en kritik eşik, onun ilk görünür patlamasını değil, ilk sınır ihlalini ciddiye almaktır. Çünkü sorun yalnızca “vurdu mu vurmadı mı” değildir. Sorun, ilişkinin bir tarafının diğer taraf üzerinde ne kadar hak iddia ettiğidir. Bir insanın korkarak yaşadığı yerde sevgi yoktur; en fazla itaate makyaj yapılmıştır. Bir ilişkide barış, sessizlikle karıştırılıyorsa, orada huzur değil bastırma vardır. Bir evde kriz çıkmaması, şiddet olmadığı anlamına gelmez; bazen herkes sadece failin ruh hâline göre nefes alıyordur. Şiddet çoğu zaman öfkeden değil, izinlerden büyür. Failin kendine verdiği izinlerden, ailenin verdiği izinlerden, toplumun verdiği izinlerden, “bir kere”, “idare et”, “çocuk için”, “yuva yıkılmaz” diyen cümlelerin verdiği izinlerden. O yüzden şiddet bir an değil, bir rejimdir. Ve rejimler, tek bir büyük darbeyle değil; küçük küçük kabul edilmiş ihlallerle kurulur.

Kaynakça

  • World Health Organization (WHO), Violence against women ve Intimate partner violence sayfaları. Yakın partner şiddetinin fiziksel, cinsel, psikolojik zarar ve kontrol edici davranışları içerdiğini; dünya genelinde kadınların yaklaşık üçte birinin yaşamları boyunca partner veya partner dışı cinsel/fiziksel şiddete maruz kaldığını belirtir.
  • Centers for Disease Control and Prevention (CDC), About Intimate Partner Violence ve ilgili kaynaklar. Fiziksel şiddet, psikolojik saldırganlık, zorlama, takip ve etkileri konusunda çerçeve sunar.
  • UN Women, FAQs: Types of violence against women and girls. Ekonomik şiddet ve partner şiddetinin farklı biçimlerini açıklar.
  • Dichter, M. E. ve ark., Coercive Control in Intimate Partner Violence (PMC). Şiddetin olaylardan çok bir kontrol örüntüsü olarak da işleyebileceğini tartışır.
  • Leemis, R. W. ve ark., The National Intimate Partner and Sexual Violence Survey: Report on Intimate Partner Violence, 2022 (CDC/NISVS). Psikolojik saldırganlık, zorlama ve kontrol/hapsedilme biçimlerini ayrıntılandırır.

Devamını oku

Evlilik Nasıl Yıkılır #3: Aşkın Yerine Ne Geçiyor?

Evlilik Nasıl Yıkılır #3: Aşkın Yerine Ne Geçiyor?

Aşkın bittiği her evlilik bitmiyor. Asıl mesele burada başlıyor. Çünkü insanların sandığı gibi her ilişki “duygu bittiğinde” dağılmıyor; çoğu zaman duygu çekiliyor, yerine daha düşük maliyetli, daha kaba, daha işlevsel bir şey yerleşiyor: alışkanlık, bağımlılık, korku. İlişki artık bir karşılaşma olmaktan çıkıp bir düzenek haline geliyor. Birbirini seven iki insan

Daphne Emiroğlu tarafından
Evlilik Nasıl Yıkılır #2: Eş Seçimi mi, Rol Seçimi mi?

Evlilik Nasıl Yıkılır #2: Eş Seçimi mi, Rol Seçimi mi?

Türkiye’de birçok insan evleneceği kişiyi seçmiyor. Hemen itiraz etme. Devam et. Kendi hayatına sekreter, şoför, terapist, aşçı, sponsor ve itibar danışmanı arıyor. Sonra buna da “kader” diyor. Eş seçimi dediğimiz şeyin romantik bir hikâye olduğu anlatılıyor. Kalpler çarpıyor, gözler buluşuyor, “Birbirimizi bulduk” deniyor. Daha sonra "Sana nereden rastladım

Daphne Emiroğlu tarafından