Fazlalık Teorisi #2 : Doğru Yerde Ölmek

Fazlalık Teorisi #2 : Doğru Yerde Ölmek

“Yanlış yerde doğmuşsun.”
Bu cümle kulağa kader analizi gibi gelir ama aslında düşük çözünürlüklü bir bahanedir. Hayatın bütün kompleksliğini tek cümlelik bir coğrafya filtresine indirir. Instagram öneri algoritması gibi: “Bunu sevdiysen, bunu da sev.” Sen Türkiye’de doğduysan, buyrun bu başarısızlık paketin, İsveç’te doğduysan sana veriyoruz huzur, minimalizm, IKEA.

Ne yazık ki o kadar basit değil.

“Coğrafya kaderdir” lafı, İbn Haldun’un analizinden koparılıp TikTok caption’ına çevrilmiş halidir. İbn Haldun bunu deterministik bir yazgı gibi değil, çevresel etkilerin toplumsal yapıyı şekillendirmesi olarak anlatır. Yani “çöl insanı böyle olur” derken bile “insan doğası sabittir, coğrafya onu etkiler” diyordu; “geçmiş olsun, çölde doğdun, karakterin kilitlendi” demiyordu. Coğrafya kader ise avokadonun senin coğrafyanda ne işi var?

Bugün bu söz, akademik bağlamından koparılmış bir kader sloganına dönüştü. Çünkü insanın başına geleni anlamaktan daha kolay bir şey varsa, o da onu kabullenmiş gibi yapmaktır.

Ama gerçek şu:
Coğrafya sadece başlangıç ekranıdır. Oyunu kazandıran şey harita değil, oyunun kurallarıdır.

Ve o kurallar üç şeyden oluşur:
kurumlar, kültür ve bireysel direnç.

Kurumlar meselesiyle başlayalım. Bir ülkede hukuk işlemiyorsa, eğitim sistemi ezberle yetiniyorsa, liyakat CV’ye değil tanıdığa bakıyorsa, orada doğmak zor değil, yorucudur. Ama bu, başarmanın imkânsız olduğu anlamına gelmez. Şöyle etrafında bakarsan başaranları görebilirsin. Ancak bu durum başarıyı daha pahalı hale getirir. Bazı ülkelerde başarı taksitli, bazılarında peşin.

Bu noktada “yanlış yerde doğmuşsun” diyenler aslında şunu demek ister:
“Bu sistem seni taşımaz.”
Ancak sistem zaten kimseyi taşımaz, insanlar sistemi taşır. Taşıyamayanların bahanesi “coğrafya”, taşıyanların hikâyesi ise “istisna” diye paketlenir.

İşte en büyük manipülasyon burada başlar: İstisnaları romantize edip sistemi aklamak.

Türkiye’den, Hindistan’dan, Brezilya’dan çıkan başarılı insanlar için hep aynı cümle kurulur: “Bak işte, o başarmış.”
Evet, başarmış. Ama bu, sistemin iyi olduğu anlamına gelmez. Bu, bazı insanların sisteme rağmen başardığı anlamına gelir. O insanlar da çoğu zaman “yanlış yerde doğmuşsun” cümlesine maruz kalır. Yani başarı bile seni bulunduğun yerden azat etmez, sadece seni dekor yapar. Kimse onlara "Nasıl yaptın?" diye sormaz. Ne garip değil mi?

Kültür meselesi daha sinsi. Çünkü görünmez. Kurumlar çöktüğünde fark edersin ama kültür çöktüğünde bunu “normal” sanarsın. Mesela başarıyı küçümseyen, çalışmayı “enayi işi” gibi gören, zekâyı tehdit olarak algılayan bir kültürde doğduysan, coğrafya değil çevre seni aşağı çeker. Bu yüzden bazı insanlar ülkeden değil, mahalleden kaçmak ister. Çünkü aynı şehirde, aynı ülkede iki farklı gerçeklik yaşanır. Bir tarafta üretmeye çalışanlar, diğer tarafta “zaten olmaz” diyerek üretmemeyi rasyonalize edenler. Herhangi bir üretimi denemek için parmağını bile oynatmayıp, mendil ellerinde burnunu silenler grubu. Sızlanma, dertlenme, şikayet etme konusundaki örgütlenme çok başarılıdır. “Yanlış yerde doğmak” miti, bu grubun en sevdiği savunma mekanizmasıdır. Çünkü sorumluluğu dışsallaştırır.
Başarısızlık artık bir sonuç değil, bir kader olur.

Ama asıl rahatsız edici kısım şu:
Bireysel direnç.

Kimse bunu konuşmak istemez. Çünkü rahatsız edicidir. Çünkü “tamam sistem kötü ama sen ne yaptın?” sorusunu getirir. Bireysel direnç dediğimiz şey motivasyon posteri değil. Sabah 5’te kalkmak, soğuk duş almak falan değil. O Instagram girişimciliği değil. Bu daha basit ve daha zor bir şey: Vazgeçmemek. Bazı coğrafyalarda başarı bir sprinttir, bazılarında maraton. Bazılarında ise engelli parkur. Ve evet, bazı insanlar bu parkuru geçemez. Ama bu, parkurun varlığını yok saymayı gerektirmez. “Yanlış yerde doğmuşsun” diyenler, bu parkuru analiz etmek yerine oyunu kapatmayı önerir. Bu cümle, bir tespit gibi görünür ama aslında bir teslimiyet çağrısıdır.
“Uğraşma” der.
“Bu sistem değişmez” der.
“Sen de değişmezsin” der.

Ama tarih bunun tersini söyleyen insanlarla dolu.

En zor şartlarda üretmiş sanatçılar, bilim insanları, düşünürler… Hepsi aynı coğrafya argümanını çürüten canlı örneklerdir. Suat Derviş de, Şeyma Subaşı da aynı coğrafyadan... Danla Biliç de Gülnur Özdağlar da aynı coğrafyanın çocukları... Hangisini başarılı sayıyorsun? Onlar “yanlış yerde doğmuş” insanlar değil, “yanlış sistemde doğru kalmayı başarmış” insanlardır. Didem Madak bu coğrafyanın insanı değil miydi?

Ve bu çok daha rahatsız edici bir gerçektir.
Çünkü umut içerir. Umut ise sorumluluk doğurur.

O yüzden bu mit çok kullanışlıdır.
Çünkü seni rahatlatır.
Sana şunu fısıldar:
“Bu senin suçun değil.”

Belki değil. Ama kusura bakma tamamen de değil.

Gerçek şu:
Coğrafya seni sınırlar, ama tanımlamaz.
Kurumlar seni zorlar, ama bitirmez.
Kültür seni şekillendirir, ama kilitlemez.

Ve en önemlisi:
Direnç, doğduğun yerden daha güçlü olabilir. Ama bu cümle viral olmaz.
Zira bu cümle bahane bırakmaz. “Yanlış yerde doğmuşsun” demek kolaydır.
Çünkü analiz istemez, emek istemez, risk istemez.

Ama doğru soru şudur:
Yanlış yerde doğmuş olabilirsin…
Peki doğru yerde ölmeye razı mısın?

Kaynakça

İbn Haldun – Mukaddime

Daron Acemoğlu & James A. Robinson – Why Nations Fail

Pierre Bourdieu – Kültürel sermaye teorisi

Angela Duckworth – Grit (azim) çalışmaları

Read more

Tasarlanmış Yoksulluk #18 Alışmanın Politikası "Zaten Hep Böyleydi"

Tasarlanmış Yoksulluk #18 Alışmanın Politikası "Zaten Hep Böyleydi"

Normalleşme dediğimiz şey çoğu zaman toplumsal barışın, olgunluğun ya da istikrarın adı değildir. Pek çok durumda yalnızca sinir sisteminin dayağa uyum sağlamasıdır. İnsan bedeni nasıl sürekli ağrıya maruz kaldığında bir süre sonra o ağrıyı arka plana atmayı öğreniyorsa, toplum da sürekli adaletsizlik, yoksulluk, şiddet, sansür, ayrımcılık ve kuralsızlık içinde yaşadığında

By Daphne Emiroğlu