Fazlalık Teorisi #4: Ortalamanın Konforu
Toplumların yüksek performansla kurduğu ilişki, dışarıdan bakıldığında sanıldığı kadar basit değildir. İnsanlar başarıyı sever gibi görünür; filmlerde alkışlar, sosyal medyada “helal olsun” yazar, çocuklarına “büyük düşün” der. Ama gerçek hayatta, özellikle gündelik sosyal düzenin içinde, yüksek performans çoğu zaman coşkuyla değil tedirginlikle karşılanır. Bir şeyi uzaktan sevmek :) Eh yüksek performans yalnızca bireysel bir sonuç üretmez; aynı zamanda çevresindeki herkesin kendini yeniden değerlendirmesine neden olur. Bir kişi çıtayı yükselttiğinde, sadece kendi seviyesini değiştirmez; grubun görünmez standartlarını da oynatır. İşte asıl problem burada başlar: mesele senin ne başardığın değil, senin başarının başkalarının yerleşik dengesini bozmasıdır. Ay kardeşim sen şimdi neden bizim standartlarımızı şey ettin?
Toplumsal hayatın önemli bir bölümü açık kurallarla değil, sessiz mutabakatlarla yürür. İnsanlar çoğu ortamda sadece yasaya ya da kurumlara göre değil, “ayıp olur”, “fazla olur”, “göze batma”, “idare et” gibi görünmez normlara göre davranır. Emile Durkheim’ın normatif düzen ve toplumsal bütünleşme üzerine kurduğu çerçeve burada hâlâ açıklayıcıdır: toplum, üyelerinin davranışlarını ortak beklentiler etrafında düzenleyerek bir istikrar üretir (Durkheim, 1893). Bu istikrarın sevdiği şey aşırılık değil öngörülebilirliktir. Çok başarısız olan da, çok başarılı olan da normdan sapma yaratır; biri “yük”, diğeri “rahatsız edici örnek” haline gelir. Bu yüzden ortalama sadece istatistiksel bir değer değildir; aynı zamanda sosyal huzurun pazarlıklı seviyesidir. Yani biraz başarılı olduklarını sezdiğimiz insanların kulaklarına eğilip "Kes artık şunu!" diye fısıldayabiliriz.
Ortalama, çoğu insan için psikolojik bir sığınaktır. Çünkü ortalamanın içinde kalmak, görünür olmamayı sağlar. Görünür olmamak ise değerlendirilmeyi azaltır. Değerlendirilmenin azaldığı yerde utanç, kıyas, dışlanma ve hesap verme baskısı da azalır. Yani ortalama performans bazen tembellikten değil, sosyal güvenlik ihtiyacından beslenir. İnsan zihni yalnızca ilerlemek istemez; aynı zamanda korunmak ister. Baumeister ve Leary’nin aidiyet ihtiyacına dair çalışmaları, sosyal kabulün insanlar için lüks değil temel motivasyon olduğunu gösterir (Baumeister & Leary, 1995). İnsan, çoğu zaman potansiyelini değil, kabul edilebilirliğini optimize eder. Çünkü bir gruba ait olmak, tek başına parlamaktan daha güvenli gelir.
Tam bu noktada yüksek performans sorun çıkarır. Alarmın sesini duyuyor musunuz? Çünkü yüksek performans, sadece “iyi bir sonuç” değil, çevre için bir ayna işlevi görür. Leon Festinger’in sosyal karşılaştırma kuramı, insanların kendi değerlerini mutlak ölçütlerle değil, başkalarıyla kıyaslayarak değerlendirdiğini söyler (Festinger, 1954). Birisi bulunduğu grubun ortalamasının belirgin biçimde üzerine çıktığında, diğer üyelerin kendilik algısı sessizce sarsılır. Ay deprem mi oldu? Daha düne kadar “idare ederim” diyen biri, artık kendi performansını aynı cümleyle savunmakta zorlanır. Çünkü senin varlığın, onun bahanesini zayıflatır. Başarının kendisi kadar rahatsız edici olan şey budur: başarı, mazeret ekonomisini çökertir.
Bu yüzden toplumsal tepki çoğu zaman doğrudan “seni sevmiyoruz çünkü çok iyisin” şeklinde gelmez. Daha dolaylı, daha medeni, daha sinsidir. Küçümseme gelir. Alay gelir. Niyet okuma gelir. Başarı teknik bir mesele olmaktan çıkarılıp ahlaki bir şüphe alanına taşınır. “Ama onun çevresi vardı.” “Zaten torpilli.” “Bir kere tutturmuş.” “Abartıldığı kadar da değil.” “Kendini fazla ciddiye alıyor.” Bunlar çoğu zaman nesnel analiz değil, psikolojik savunmadır. Festinger’in bilişsel uyumsuzluk kuramıyla okuyunca tablo netleşir: kişi, kendi yetersizlik duygusu ile dışarıdaki başarı örneğini aynı anda taşımakta zorlanırsa, ya kendini dönüştürür ya da karşısındaki örneği değersizleştirir (Festinger, 1957). Kendini dönüştürmek emek ister; karşıdakini küçültmek ise sadece dil ister. İnsanlık tarihi, maalesef dil temelli savunmalar konusunda son derece üretkendir.
Yani sevgili kardeşim, sen yükseldikçe seni tebrik etmiyorlar; sanki sistemde açıklanması gereken bir bug çıkmış gibi sana bakıyorlar. “Bu normal değil” diyorlar. Evet, normal değil zaten. Sorun da tam bu. Çünkü normal kelimesi, çoğu zaman doğru olanı değil, alışılmış olanı temsil eder. Toplumların önemli bir kısmı hakikate değil alışkanlığa yatırım yapar.
Pierre Bourdieu’nun habitus kavramı, bu noktada daha derin bir açıklama sunar. İnsanlar yalnızca bireysel tercihleriyle değil, içinde yetiştikleri sınıfsal, kültürel ve simgesel düzenle düşünür, hisseder ve hareket ederler (Bourdieu, 1977; Bourdieu, 1984). Yani bir kişinin “normal” bulduğu başarı seviyesi, onun kişisel kanaatinden çok sosyal çevresinin içselleştirilmiş sınırlarıyla ilgilidir. Bazı çevrelerde çok okumak “entel numarası”, çok disiplinli olmak “kasmak”, çok üretmek “gösteriş”, çok iddialı olmak “haddini aşmak” diye kodlanır. Bu durumda yüksek performans, yalnızca çıtayı yükselten bir eylem değil, grubun kültürel kodlarına karşı işlenmiş bir ihlal gibi algılanır. Sen başarıya yürümüyorsun; onların sessiz anayasa metnine izinsiz ekleme yapıyorsun. Saygısız!😄
Özellikle eşitsizliğin yüksek, kurumsal güvenin düşük, liyakat algısının zayıf olduğu toplumlarda bu tepki daha da sertleşir. Çünkü insanlar başarıyı çoğu zaman emekle değil bağlantıyla, yetkinlikle değil ayrıcalıkla açıklamaya alışır. Bu alışkanlık bazen gerçek gözlemlerden doğar; gerçekten de kayırmacılığın yaygın olduğu yapılarda insanlar başarı anlatılarına kuşkuyla yaklaşır. Fakat bu kuşku zamanla bir zihinsel tembelliğe dönüşebilir: artık her başarıyı otomatik olarak kirli sayarsın. Böylece hem sistemi eleştiriyor gibi görünürsün hem de kendi hareketsizliğini meşrulaştırırsın. “Buralarda öyle çalışarak bir yere gelinmez” cümlesi bazen gerçekliğin teşhisidir; bazen de denememiş olmanın makyajıdır. İnsan zihni, özellikle tekrar eden başarısızlık deneyimleri karşısında kendini korumak için genelleyici inançlar üretir. Martin Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik çerçevesi, tekrar tekrar sonuç alamayan bireylerin bir noktadan sonra imkân varken bile denemeyi bırakabildiğini gösterir (Seligman, 1975). Bu psikoloji kitleselleştiğinde, toplum bir başarı düşmanlığı üretmez yalnızca; aynı zamanda başarı ihtimaline karşı duygusal bir alerji geliştirir.
Bunun bireysel düzeydeki karşılığı çok acımasızdır. Çünkü yüksek performans gösteren kişi zamanla sadece dışarıdan değil içeriden de baskı görmeye başlar. Başkalarının rahatsızlığı sürekli tekrarlandığında, birey kendi kapasitesini suç gibi yaşamaya başlayabilir. “Fazla öne çıkmayayım.” “Beni yanlış anlarlar.” “Biraz geri çekileyim.” “Bu kadar da gerek yok.” Bu cümleler tevazu değil her zaman; bazen içselleştirilmiş bastırmadır. Sosyal psikolojide buna yakın işleyen birçok mekanizma var: kendini engelleme, öz-sansür, ait olmak için performans küçültme, hatta “başarı korkusu” denilen örüntüler (Horner, 1972; Jones & Berglas, 1978). Özellikle grupla aidiyetin kırılgan olduğu ortamlarda birey, kabul görmek için kendi ışığını kısmayı öğrenebilir. Bir süre sonra onu kimsenin susturmasına gerek kalmaz; kendi sesini kendisi kısar. Sistemlerin en verimli baskı aygıtı budur: dış polisi iç sese çevirmek.
Ortalamanın konforu burada yalnızca çoğunluğun rahatlığı değildir; bireyin kendi içinde kurduğu savunma düzenidir. Çünkü yüksek performansın bir bedeli vardır: yalnızlaşma ihtimali, beklentilerin artması, sürekli sınanma, hata yapınca daha sert cezalandırılma. Ortalama ise insana düşük riskli bir görünmezlik sunar. Bu yüzden birçok insan potansiyelsiz olduğu için değil, potansiyelin sosyal maliyeti yüksek olduğu için geri durur. Bir toplumda “aman dikkat çekme” cümlesi çocukluktan itibaren ne kadar erken öğretiliyorsa, orada insanlar sadece kural öğrenmez; kapasite freni de öğrenir.
Bunun çok gündelik karşılıkları vardır. Sınıfta sürekli parmak kaldıran çocuğa “çok bilmiş” denmesi, iş yerinde verimliliği artıran kişinin “kendini patrona gösteriyor” diye yaftalanması, yeni bir şey önerenin “ortamı bozduğu” düşünülmesi, yaratıcı bir üretimin hemen samimiyet testine sokulması, başarılı birinin özel hayatındaki ilk açıkta “zaten o kadar da biri değilmiş” diye sevinçli bir rahatlamayla konuşulması... Bunların hepsi aynı yapının parçalarıdır. İnsanlar sadece başarının sonucuna tepki vermez; başarının yarattığı norm baskısına tepki verir. Çünkü senin disiplinin, onların dağınıklığını görünür kılar. Senin sürekliliğin, onların kopukluğunu teşhir eder. Senin emeğin, onların oyalandığı alanları aydınlatır. Kısacası sen yükselirken yalnızca yükselmezsin; çevrendekilerin açıklamalarını da boşa çıkarırsın. Ama sakın vazgeçme tamam mı?
Bu yüzden toplum ortalaması, yüksek performans göstereni iki yöntemle etkisizleştirmeye çalışır. Birincisi ahlaki şüphe: “Bu kadar da istekli olunmaz”, “kesin bir çıkarı vardır”, “normal insan böyle uğraşmaz.” İkincisi istisnalaştırma: “O farklı zaten”, “bizden değil”, “onda başka kafa var.” İlk yöntem seni kirletir, ikinci yöntem seni toplumsal örnek olmaktan çıkarır. Her ikisinin ortak amacı aynıdır: başarı bulaşıcı olmasın. Çünkü başarı bulaşıcı olursa, konforlu mazeretler toplu iflas verir.
Bu mekanizmayı sadece küçük çevrelerde değil, kurumlarda ve toplum ölçeğinde de görürüz. Thomas Kuhn’un bilimsel devrimlere ilişkin çalışması, yerleşik paradigmaların kendi iç mantığını korumak için yeni ve rahatsız edici bilgiye nasıl direnç gösterdiğini anlatır (Kuhn, 1962). Yeni olan, daha doğru olduğu için hemen kabul edilmez; önce mevcut düzen için ne kadar tehdit oluşturduğuna bakılır. Bilimde de, sanatta da, bürokraside de, gündelik hayatta da benzer bir dinamik vardır: sistem kendi sürekliliğini hakikatten daha çok sever. Yüksek performans da çoğu zaman “yeni paradigma” gibi çalışır; yapılabileceğini gösterdiği için, yapılmayan her şeyi görünür kılar. Bu yüzden alkıştan önce savunma gelir.
Bir başka boyut da statü ekonomisidir. Toplumda herkes eşit miktarda saygı, görünürlük ve etki sahibi değildir. Fakat birçok çevrede bu dağılım yetenek ya da katkıya göre değil, kıdeme, ilişkilere, ezberlenmiş hiyerarşilere göre işler. Sen bu yapının içinden beklenenden fazla performansla çıktığında, yalnızca başarılı olmazsın; statü sırasını da rahatsız edersin. Randall Collins’in etkileşim ritüelleri ve statü enerjisi üzerine çizdiği çerçeve, insanların sosyal karşılaşmalarda yalnızca bilgi değil, saygınlık ve yüz koruma mücadelesi de verdiklerini gösterir (Collins, 2004). Bu yüzden bazen problem senin iyi olman değil; senden daha önce “iyi” sayılmaya alışmış kişilerin kendini tehdit altında hissetmesidir. Hiyerarşi bozulunca ilk tepki genellikle meritokrasi talebi olmaz; yeni geleni küçültme çabası olur. Çünkü birçok insan adil yarıştan çok, konforlu üstünlüğü sever.
Bu noktada “ortalamanın konforu” ifadesi tembellik eleştirisinden daha fazlasını anlatır. Bu, aslında duygusal, kültürel ve kurumsal bir uzlaşmadır. Ortalama insanı korur, ortalama ilişkiyi yumuşatır, ortalama hatayı görünmez kılar, ortalama sorumluluğu dağıtır. Hiç kimse çok geri kalmadığında kimse suçlu hissetmez; hiç kimse çok ileri gitmediğinde kimse utanmak zorunda kalmaz.
Ortalama bu yüzden sadece düşük seviye değil, kolektif bir anestezidir.
Ve bedeli ağırdır. Çünkü toplumlar ilerlemeyi ortalamadan değil, norm bozuculardan alır. Yeni düşünce, yeni estetik, yeni yöntem, yeni etik cesaret, yeni bilimsel atılım, yeni kurumsal standart—bunların hiçbiri “ortalamayı rahatsız etmeyeyim” diyenlerden çıkmaz. Tarihsel olarak büyük dönüşümlerin taşıyıcıları çoğu zaman yaşadıkları anda abartılı, uyumsuz, kibirli, tehlikeli ya da “fazla” bulunmuştur. Bunun nedeni onların yanlış olması değil; varlıklarının yerleşik düzen için fazla açıklayıcı olmasıdır. Başka bir hayatın, başka bir standardın, başka bir zihinsel seviyenin mümkün olduğunu gösteren herkes, mevcut rahatlığın düşmanıdır.
Burada ince bir ayrım yapmak gerekir: toplumun her başarıya tepki vermesi, her başarılı insanın da otomatik olarak haklı olduğu anlamına gelmez. Elbette narsisizm, performatif üstünlük gösterileri, başkalarını küçümseyen kibirli tutumlar da vardır. Fakat sorun çoğu zaman bunlar değildir. Sorun, gerçek disiplinin ve gerçek kapasitenin dahi narsisizm gibi etiketlenmesidir. Çünkü ortalama, farkı çoğu zaman içerikten önce duygusal etkisine göre değerlendirir. Sana bakınca insanlar ilham alıyorsa iyi; rahatsız oluyorsa sen “itici” olursun. Oysa rahatsızlık her zaman senin karakter kusurun değildir; bazen onların ertelediği yüzleşmenin duygusal faturasıdır.
Bu yüzden yüksek performans gösteren bireyin en önemli psikolojik sınavı, dışarıdaki tepkiyi içselleştirip içselleştirmemektir. Eğer kişi her küçümsemeyi hakikat sanarsa, zamanla kendini küçültmeye başlar. Eğer her direnci kendi suçu sayarsa, ortalamaya geri dönmek bir uyum stratejisine dönüşür. Fakat tam tersine, kişi bu tepkilerin büyük kısmının sosyal karşılaştırma, statü kaygısı, aidiyet korkusu ve norm savunusundan kaynaklandığını kavrarsa, o zaman mesele kişisel reddediliş olmaktan çıkar; yapısal bir desen halini alır. Bu fark çok önemlidir. Çünkü insanın kendini koruması bazen moral cümlelerle değil, doğru teşhisle mümkün olur.
Kısacası toplum ortalaması yüksek performansı çoğu zaman sevmez; çünkü yüksek performans yalnızca başarı üretmez, aynı zamanda mevcut dengeyi sorgulatır. Karşılaştırma başlatır, mazeretleri aşındırır, statüyü sarsar, normları görünür kılar, aidiyet rahatlığını bozar. İnsanlar her zaman kötücül oldukları için değil, çoğu zaman savunmacı oldukları için buna direnç gösterir. Ama sonuç değişmez: sen yükseldikçe alkış değil, teşhis gelir. Seni kutlamak yerine dosyalamaya çalışırlar. “Anormal”, “fazla”, “uyumsuz”, “kendini bir şey sanıyor”, “bizden değil”, “istisna.” Çünkü sistemin en sevmediği şey kusursuzluk değil; emsal oluşudur.
Sen yükseldikçe seni tebrik etmiyorlar; sanki muhasebede görünmemesi gereken bir kalem çıkmış gibi paniğe kapılıyorlar. Çünkü sen başarı değil, delil oluyorsun. Ve bazı ülkelerde, bazı toplumlarda, bazı çevrelerde çoğu insan başarıyı sevebilir; ancak delili pek sevmez.
Kaynakça
Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497–529.
Bourdieu, P. (1977). Outline of a Theory of Practice. Cambridge University Press.
Bourdieu, P. (1984). Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Harvard University Press.
Collins, R. (2004). Interaction Ritual Chains. Princeton University Press.
Durkheim, E. (1893). The Division of Labor in Society.
Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140.
Festinger, L. (1957). A Theory of Cognitive Dissonance. Stanford University Press.
Horner, M. S. (1972). Toward an understanding of achievement-related conflicts in women. Journal of Social Issues, 28(2), 157–175.
Jones, E. E., & Berglas, S. (1978). Control of attributions about the self through self-handicapping strategies. Personality and Social Psychology Bulletin, 4(2), 200–206.
Kuhn, T. S. (1962). The Structure of Scientific Revolutions. University of Chicago Press.
Seligman, M. E. P. (1975). Helplessness: On Depression, Development, and Death. Freeman.