Fazlalık Teorisi #5 Uyumsuzsun

Fazlalık Teorisi #5 Uyumsuzsun

Sevgili fazla gelen kardeşim ya da fazla geleceği için sesini kısmış güzel insan,

İnsanlara “fazlasın” dediklerinde kulağa iltifat gibi geliyor çünkü kimse gerçeği çıplak haliyle söylemek istemiyor: sen fazla değilsin, ölçek dışısın. Ve ölçek dışı olmak, ahlaki ya da entelektüel bir üstünlük değil, sistem açısından bir ölçülememe problemi.

Toplum dediğimiz şey, insanların toplamı falan değil. Toplum bir ölçme makinesi. Neyin normal, neyin kabul edilebilir, neyin makul olduğuna karar veren bir kalibrasyon cihazı. Ve bu cihazın çalışabilmesi için varyansın düşük olması gerekir. Yani herkesin aşağı yukarı aynı hızda, aynı yoğunlukta, aynı beklentilerle yaşaması gerekir. Çünkü ölçemediğin şeyi yönetemezsin. James C. Scott bunu çok açık anlatır: modern sistemler karmaşık olanı sadeleştirir, standardize eder ve sonra yönetir (Scott, 1998). Bu, aynı zamanda istatistiksel olarak “normalliğin” korunmasıdır; Gauss dağılımı içinde kalan davranışlar yönetilebilir, uç değerler ise sistem için gürültüdür.

Senin problemin şu:
Sen sadeleşmiyorsun. Ayıp ediyorsun 😄

Daha disiplinlisin diyorsun. Bu bir karakter özelliği değil, bir zaman işleme biçimi. Disiplin dediğin şey aslında geleceği bugüne taşıma girişimi. Çoğu insan zamanı akış olarak yaşar; sen zamanı bir araç gibi kullanıyorsun. Bu yüzden senin davranışların diğer insanlar için anlaşılmaz değil, hesaplanamaz. Ve sistem hesaplayamadığı şeyi sever mi? Tabii ki hayır. Çünkü hesaplanamayan şey risktir. Daniel Kahneman’ın çerçevesinde bakarsak, çoğu insan Sistem 1 ile yaşar: hızlı, otomatik, alışkanlık temelli (Kahneman, 2011). Senin yaptığın şey ise sürekli Sistem 2’yi aktive etmek: yavaş, planlı, maliyetli. Sorun şu ki Sistem 2 sürdürülebilir değildir; enerji ister. Bu yüzden senin davranışın sadece farklı değil, diğer insanlar için “gereksiz enerji harcaması” gibi görünür. Ve insanlar enerji ekonomisiyle çalışır, doğrulukla değil.

Uzun vadeli düşünüyorum diyorsun. Bu da romantik bir özellik değil. Bu, sistemin temel işleyişine aykırı bir şey. Çünkü modern hayat kısa vadeli geri bildirimler üzerine kuruludur: maaş aylık gelir, dopamin günlük gelir, sosyal onay anlık gelir. Davranışsal ekonomide buna anlık ödül yanlılığı (present bias) denir (Laibson, 1997). Sen bu döngüyü kırdığında aslında “başarılı” olmuyorsun. ödül sistemini reddediyorsun. Ve bu, diğer insanların sinir sistemine hakaret gibi çalışır. Çünkü onların kurduğu hayat, tam olarak o küçük ödüller üzerine kurulu. Sen delayed gratification yaparken onlar immediate validation ile yaşıyor. Ve senin varlığın bu farkı görünür kılıyor.

Daha az kabulleniyorsun diyorsun. Bu da yine bir “karakter gücü” değil. Bu, norma direnç. Ve norm dediğimiz şey mantıklı olduğu için var olmaz. Tekrar edildiği için var olur. Michel Foucault’nun söylediği gibi, normlar doğru oldukları için değil, sürekli uygulandıkları için gerçeklik kazanır (Foucault, 1977). Sen bir şeyi sorguladığında aslında doğruyu aramıyorsun, tekrarın konforunu bozuyorsun. Bu durum sosyal psikolojide “bilişsel uyumsuzluk” üretir (Festinger, 1957). İnsanlar yanlış olduklarını fark etmek yerine, seni “abartı” ilan ederek iç dengelerini korur.

Ve burada kritik kırılma şu:
Toplum yanlış olana değil, öngörülemez olana tepki verir.

Yani sen doğru olabilirsin. Ama öngörülemezsin.
Ve insanlar doğru olmayan birine tahammül edebilir. Ama öngörülemez olana edemez.

Çünkü öngörülemezlik sosyal koordinasyonu bozar. Bu, koordinasyon teorilerinde açık: ortak beklentiler kırıldığında işbirliği maliyeti artar (Schelling, 1960). İnsanlar “doğru”yu değil, tahmin edilebilirliği optimize eder.

İnsan ilişkileri sandığın kadar derin yapılar değil. Çoğu ilişki bir tür “karşılıklı tahmin anlaşmasıdır”. Sen ne yapacaksın, ben ne yapacağım, hangi tepkiyi vereceğiz… bunlar aşağı yukarı bellidir. Bu sayede insanlar zihinsel enerji harcamadan iletişim kurar. Ama sen bu kalıpları kırdığında insanlar seni anlamadığı için değil, seni tahmin edemediği için yorulur. Kahneman’ın dediği gibi, zihin belirsizlikten nefret eder ve hızlıca bir kategoriye atamak ister. Sen kategorize edilemediğinde, zihinsel maliyet artar.

Ve insanlar yoruldukları şeyi sevmez.

O yüzden sana “fazlasın” denir. Çünkü “hesaplanamıyorsun” demek daha çirkin durur.

Şimdi işin en rahatsız edici kısmı:
Sen gerçekten uyumsuz musun, yoksa sadece farklı bir sistem için mi optimize oldun?

Çünkü her davranış bir bağlama göre anlamlıdır. Evrimsel psikoloji bunu basitçe söyler: özellikler mutlak iyi ya da kötü değildir, ortama göre avantajlı ya da dezavantajlıdır (Tooby & Cosmides, 1992). Senin disiplinin, uzun vadeli düşünmen, düşük kabullenmen… bunlar belki bu sosyal ortamda sürtünme yaratıyor. Ama başka bir sistemde bunlar norm olurdu. Buna aynı zamanda “niş inşası” (niche construction) perspektifinden de bakılabilir: organizmalar sadece ortama uyum sağlamaz, bazen kendi uygun ortamlarını yaratırlar.

Yani problem “sen” olmayabilir.
Problem, senin yanlış protokolde çalışman.

Ama burada romantik bir çıkış yok. Çünkü insan istediği sistemi seçemez. İçinde bulunduğu sistemde yaşar. Ve her sistem, kendine uygun davranışları ödüllendirir, diğerlerini törpüler. Bu da kurumsal izomorfizmle açıklanır: sistemler benzer davranışları yeniden üretir (DiMaggio & Powell, 1983).

Sen törpülenmiyorsan, bu bir güç göstergesi değil.
Bu, sistemle sürekli sürtündüğün anlamına gelir.

Sürtünme ise enerji üretmez.
Enerji tüketir. Hatta bu durum psikolojide ego depletion tartışmalarıyla da ilişkilendirilmiştir; sürekli öz-denetim, bilişsel kaynakları tüketir (Baumeister et al., 1998).

Bu yüzden uyumsuz insanlar genelde ikiye ayrılır:
Ya zamanla ortalamaya yaklaşırlar…
Ya da kendi küçük sistemlerini kurarlar.

Ama üçüncü bir kategori yoktur:
“Uyumsuz kalıp rahat yaşayan insan.”

Öyle bir şey yok.

Ve son olarak şu netliği koyalım:
İnsanlar seni aşağı çekmeye çalışmıyor. Bu kadar organize değiller. İnsanlar sadece kendi ritimlerini korumaya çalışıyor. Senin varlığın o ritmi bozduğu için, seni “fazla” olarak etiketliyorlar. Çünkü bu, en düşük maliyetli açıklama.

Gerçek ise daha basit ve daha sinir bozucu:

Sen fazla değilsin.
Sadece onların kullandığı ölçü birimine uymuyorsun.

Not: Yazarken aşağıdaki şarkımı dinledim.

Kaynakça

Scott, J. C. (1998). Seeing Like a State. Yale University Press.

Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow.

Laibson, D. (1997). Golden Eggs and Hyperbolic Discounting.

Foucault, M. (1977). Discipline and Punish.

Festinger, L. (1957). A Theory of Cognitive Dissonance.

Schelling, T. (1960). The Strategy of Conflict.

Tooby, J., & Cosmides, L. (1992). The Psychological Foundations of Culture.

DiMaggio, P., & Powell, W. (1983). The Iron Cage Revisited.

Baumeister, R. et al. (1998). Ego Depletion and Self-Control.

Devamını oku

Fazlalık Teorisi #4: Ortalamanın Konforu

Fazlalık Teorisi #4: Ortalamanın Konforu

Toplumların yüksek performansla kurduğu ilişki, dışarıdan bakıldığında sanıldığı kadar basit değildir. İnsanlar başarıyı sever gibi görünür; filmlerde alkışlar, sosyal medyada “helal olsun” yazar, çocuklarına “büyük düşün” der. Ama gerçek hayatta, özellikle gündelik sosyal düzenin içinde, yüksek performans çoğu zaman coşkuyla değil tedirginlikle karşılanır. Bir şeyi uzaktan sevmek :) Eh yüksek performans

Daphne Emiroğlu tarafından
Fazlalık Teorisi #3 Zor Yerden Çıkanlar

Fazlalık Teorisi #3 Zor Yerden Çıkanlar

“Yanlış yerde doğmak” anlatısı, bireysel başarısızlığı yapısal koşullara tamamen devrederek psikolojik yükten kaçınmanın rafine bir yoludur. Bu anlatı kısmen doğrudur: başlangıç koşulları eşitsizdir, fırsat dağılımı adil değildir, bazı insanlar oyuna birkaç adım geriden başlar. Ancak problem, bu doğrunun genelleştirilerek deterministik bir kader anlatısına dönüştürülmesidir. Çünkü veri bize başka bir şey

Daphne Emiroğlu tarafından