Fazlalık Teorisi #6 Çıkış Yolu
İnsanların kendilerine söylediği en rahatlatıcı yalanlardan biri şu: “Ya giderim ya değiştiririm.” Sanki hayat iki butonlu bir kumanda. Birine basınca ülke değişiyor, diğerine basınca sistem. Gerçekte ikisi de o kadar dramatik ve o kadar yorucu ki… insanın herhangi bir aboneliği iptal etmek bile daha kolay.
Tabi bir de şu var: "Ölmek var dönmek yok!" Bir bakmış ne ölmüş, ne dönmüş, ne olmuş 😃
“Gitmek” dediğin şey çoğu zaman bir kurtuluş hikâyesi gibi anlatılıyor.
Valizini topluyorsun, uçağa biniyorsun, hop… yeni hayat.
Gerçekte olan: kimliğini, dilini, sosyal ağını, hatta espri anlayışını sıfırlıyorsun.
Pierre Bourdieu’nün “habitus” dediği şey tam burada tokat gibi giriyor.
İnsan sadece bulunduğu yerde yaşamaz, o yer insanın içine yerleşir.
Sen gitmiş olursun ama senin içindeki sistem seninle birlikte gelir. Sen de sanki o içinde değilmiş gibi davranırsın. İşte kimisi o içindeki şeyle didişir aslında.
Yeni ülkede “yeni hayat” diye başlayan şey genelde şöyle ilerler:
yüksek eğitim + düşük statü
yüksek beklenti + yalnızlık
özgürlük + görünmezlik . Ne güzel paketlenmiş. Başka yerlerde başka hayatlar daha özgür ama görünmediğin ve belki de görünmediğin için özgür olduğun, arşa çıkmış beklentilerinle tek başına oturduğun tepeler... Yine olmadı iyi mi?
Göç literatürü bunu romantik değil, oldukça mekanik anlatır:
nitelikli bireylerin başka sistemlere entegre olurken yaşadığı “downward mobility” yani aşağı yönlü hareket (Borjas, 1994). Kısaca: zekân bavula sığar ama statün gümrükte kalır. Sosyal medyada paylaşım yaparsın ancak!
Ama işin komik kısmı şu: gitmek başarısızlık değil, kalmak da başarı değil. E şimdi Defne elinin körü de diyebilirsiniz. Deyiniz! Çünkü ben de bu işin içinden çıkamıyorum bazen.
Çünkü mesele coğrafya değil, oyun kuralları. Diğer tarafta “dönüştürmek” var.
İnsanların en çok alkışladığı ama en az katlandığı seçenek.
Sistemi zorlayan insan dediğin şey aslında bir kahraman değil, sistem hatasıdır.
Çünkü sistemler stabilite ister. Senin gibi sürekli “neden böyle?” diyen biri, algoritma açısından bug’dır.
Burada Daniel Kahneman’ın Sistem 1 ve Sistem 2 ayrımı devreye giriyor.
Toplumların büyük çoğunluğu Sistem 1 ile çalışır: hızlı, otomatik, alışkanlık temelli. Sorgulamaz, optimize eder. Konforu sever. Konfor derken herkes köşklerde yaşamıyor ama kötü durumların değişeceğine dair bir inanç geliştirip sesini çıkarmadan bekler, bu arada çatısını başına da geçse sesi çıkmaz.
Sistemi zorlayan insan ise Sistem 2 ile yaşar: yavaş, analitik, rahatsız edici.
Sürekli düşünür, sürekli şüphe eder. Şimdi düşün:
Sistem 1 ile çalışan bir toplumda Sistem 2 gibi davranan biri ne olur? boşanırlar. Çünkü fazladır. Aslında fazla değildir de, sadece yanlış işletim sistemiyle gelmişsin.
Ama burada da romantik bir tuzak var.
“Sistemi değiştireceğim” diyen insanların %90’ı sistem tarafından öğütülür.
Kalan %10 ise ya sistemi gerçekten dönüştürür… ya da sistemin yeni versiyonu olur. İnsan düşünmez mi ben hangisiyim? Ben konfor sever miyim, dönüştüreceğim diyen kahraman mıyım, şimdi un oldum, yoksa dönüştürebilir miyim gerçekten? Düşünmek istemiyor insan.
Michel Foucault’nun güç analizleri burada acı bir gerçek söyler:
Güç sadece yukarıda değildir. İçimizdedir. Davranışlarımızdadır.
Dili kullanma biçimimizdedir. Yani sen sistemi değiştirmeye çalışırken, sistem seni kullanarak kendini güncelleyebilir. Kısaca: devrim diye çıktığın yolda, yeni norm olabilirsin. Afedersin ama bu noktada s*çtın! Ve bu hiç romantik değil.
O yüzden iki yolu da fazla süslememek lazım. Gitmek, kaçış değil, yeniden inşa sürecidir. Dönüştürmek, kahramanlık değil, uzun süreli sürtünmedir. Aşınırsın bebeğim. 😅
İkisi de yalnızlık içerir.
İkisi de bedel ister.
Ve en rahatsız edici gerçek:
İnsanların çoğu bu iki yolu da seçmez.
Üçüncü bir yol vardır, kimsenin itiraf etmediği: uyum sağlamak. gitse de uyumludur, kalsa da uyumludur. E ben ne anladım bu işten?
Biraz törpülenirsin. Biraz susarsın. Biraz kabullenirsin. Sonra bir gün kendine şöyle dersin: “Ben zaten böyleydim.”
İşte sistemin en sevdiği cümle bu. O yüzden mesele “gitmek mi kalmak mı” değil.
Mesele şu: hangi bedeli bilinçli seçiyorsun? Çünkü seçmediğini sandığın şey, genelde seni çoktan seçmiştir. Ve kimse kusura bakmasın ama…
insanların çoğu ne gitmeye cesaret eder, ne değiştirmeye sabreder. Sadece adapte olur. Sonra da adapte olmayı karakter zanneder.
Kaynakça:
Bourdieu, P. (1977). Outline of a Theory of Practice.
Borjas, G. J. (1994). The Economics of Immigration.
Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow.
Foucault, M. (1980). Power/Knowledge.