Fazlalık Teorisi: Bir İltifatın Anatomisi #1
“Bu ülkeye fazlasın.”
Bunu bir kaç kez duymuştum. Ben de yarattığı his büyük bir çaresizlikti. Ne fazla mıyım? Yaptığım bir şey göze, kulağa iyi geldi diye mi fazlayım? İnsan bunu anlayamıyor. Kulağa iltifat gibi geliyor çünkü öyle paketlenmiş. Ama içini açtığında içinden teşekkür değil, bildiğin sistem arızası çıkıyor. Çarkların arasına sıkışmış bir çöp gibi. Bu cümle seni yükseltmek için değil, bulunduğun ortamın ne kadar düşük olduğunu kabullenip hiçbir şey yapmamak için kuruluyor. Sana da mesaj şu: Boşuna uğraşma! Yani seni alkışlamıyorlar; ülkeyi gömüp seni dekor yapıyorlar. Sen de bir anda insan olmaktan çıkıp “karşılaştırma aparatı”na dönüşüyorsun. Oysa normal insansın işte.
Bu cümlenin çalıştığı yer tam olarak insanın zihinsel kaçış mekanizmaları. İnsanlar içinde bulundukları düzeni değiştiremeyeceklerini düşündüklerinde, onu rasyonelleştirmek zorundalar. Çünkü kimse her gün “ben kötü bir sistemin içindeyim ve hiçbir şey yapamıyorum” duygusuyla yaşamak istemez. Kim ister? Herkes daha iyiye gitsin istemiyor mu? Bak vallahi ben daha iyiye gitsin istiyorum. Bir kişi bile gözünü sıkıntıyla açmasın istiyorum. Sabahları neşeyle uyansın, sorunları varsa bile çözümlerin tükenmediğine büyük bir inançla yaşasın istiyorum.
Neyse
Evet kimse bu berbat duyguyla yaşamak istemez. Bu psikolojik yükü hafifletmenin en ucuz yolu şu: sistemi değil, insanları kategorize etmek. Böylece denklem kuruluyor: “Burası kötü ama herkes kötü değil. Mesela sen… sen buraya ait değilsin.” Sorun çözüldü. Dur sana bilet alalım, sen fazla olmayacağın bir yere git. Sistem yine aynı sistem, ama içindeki iyi örnekleri “yanlış yerde” diyerek izole ettik. Hem vicdan rahatladı hem gerçeklik değişmedi. Minimal efor, maksimum rahatlama.
Bu noktada devreye bilişsel çelişki giriyor. İnsan hem bulunduğu yere bağlı kalmak hem de o yerin kötü olduğunu kabul etmek arasında sıkışıyor. Bu gerilimi çözmenin yolu, kendini değil başkasını ayrıştırmak. “Ben burada kalıyorum ama aslında buraya ait olan ben değilim, sistemin altında ezilenler. Sen ise farklısın.” Yani kendini kurtaramayan zihin, başkasını sembolik olarak kurtarıyor. Gerçekte kimse bir yere gitmiyor ama söylemde herkes bir yerlere “fazla” geliyor.
Bu cümle aynı zamanda toplumsal standartların nasıl aşağı çekildiğinin canlı örneği. Çünkü birine “fazlasın” dediğin anda çıtayı yükseltmiş olmuyorsun, aksine çıtanın düşüklüğünü normalleştiriyorsun. Şunu demiş oluyorsun: “Evet, ortalama bu kadar düşük ve biz bununla yaşamaya razıyız.” Bu, toplumun kendi doğasını koruma refleksi. Aynı berbat yapıyı her gün sulamak... Sistemin dışına taşan biri, örnek alınmak yerine istisna ilan ediliyor. Ama bunu açık açık yaparsan rahatsız edici olur. O yüzden üstüne biraz iltifat sosu döküyorsun. Sonuç: Pasif-agresif sosyoloji. Hani anneler kızınca der ya "Ben ölünce kıymetimi anlayacaksınız!"
Bir de işin daha sinsi tarafı var: bu cümle masum gibi görünen bir dışlama biçimi. “Sen bizden değilsin” demenin nazik hali. Çünkü birini övdüğünü zannediyorsun ama aslında onu bulunduğu toplumsal bağdan koparıyorsun. Onu “biz” kategorisinden çıkarıp “özel örnek” kategorisine koyuyorsun. Bu da görünürde bir yükseltme ama pratikte bir yalnızlaştırma. Seni grubun parçası olarak değil, grubun istisnası olarak konumlandırıyor. Yani ait olduğun yerden alkışlarla sürgün ediliyorsun. Oysa sen de kanınla, canınla, bildiğin, bilmediğinle, yediğin, içtiğinle onlardansın. Acımadan sürgün: "Aaaa sen çok şeysin" 😄 Ya da sevgilin seni karşısına almış : "Sen benim için çok iyisin!" diyor. Herkes bilir ki bu bir ayrılık konuşmasının başıdır. Dünyanın en samimiyetsiz ayrılık konuşması.
Bu cümleyi kuran insanların neredeyse hiçbiri kendi hayatında radikal bir değişiklik yapmaz. Kimse valizini toplayıp gitmez, sistemi değiştirmek için risk almaz, konfor alanını terk etmez. Ama sana büyük bir özgüvenle “sen burada harcanıyorsun” der. İnsanın içinde beliren bozuk para hissi 😀 Kendisi aynı yerde yıllardır harcanırken, seni potansiyel ihracat ürünü gibi görür. Çünkü bu, psikolojik olarak çok konforlu bir pozisyon. Kendini kurtaramıyorsan, en azından başkasını sözde kurtarırsın. Böylece başarısızlık hissi bir nebze azalır. Senin üzerinden kendi hayatına pansuman yapar.
Bu durum aslında bir tür vekaleten telafi. Kendi yapamadığını başkası üzerinden yaşamak. “Ben gidemedim ama sen gitmelisin.” Tabii bu “gitmelisin” kısmı hiçbir zaman gerçek bir destekle gelmez. Ne bir fırsat yaratılır ne bir kapı açılır. Sadece cümle kurulur. Elimizde bedava cümleler var, almak ister misiniz? Zira değişimin kendisi aşırı pahalı. Her çağda pahalıydı.
Uzun vadede bu söylem çok daha tehlikeli bir şeyi normalleştirir: iyi olanın gitmesi gerektiği fikrini. Bu artık bireysel bir öneri olmaktan çıkar, kültürel refleks haline gelir. “İyiysen burada durma” mottosu sessizce yayılır. Sonra herkes birbirine bunu söylemeye başlar. Sonuçta ne olur? Nitelikli olan gider, kalanlar ortalamayı daha da aşağı çeker, sonra o yeni ortalamaya bakıp yine “Sen fazlasın” denir. Tartının üstüne çıkıp sürekli kilosunu kontrol eder toplum. Sistem kendi kendini boşaltırken, herkes birbirine iltifat ettiğini sanır. Bu kadar zarif bir çöküş gerçekten nadir bulunur.
Bu cümleyi kuranların çoğu kötü niyetli değildir. Gerçekten seni övdüğünü zanneder. Ama bu tam da meselenin özü. Çünkü en etkili mekanizmalar kötü niyetle değil, çaresizlikle çalışır. İnsanlar umutsuz olduklarında, gerçek değişim yerine sembolik çözümler üretirler. Bu da onlardan biri. Seni yüceltirken aslında hiçbir şeyi değiştirmezler. Oysa bu cümleyi kurdukları insan da onlarla aynı toprakta, aynı okulda, aynı sokaklarda, aynı bahçelerde, aynı su kıyılarında büyümüş... Neden şimdi birden selülit muamelesi görüyor?
“Bu ülkeye fazlasın” bir övgü değil. Bu, sistemin kendini savunma biçimi. Seni yukarı çekmek yerine, seni bulunduğun yerden koparıp sorunun dışına atıyor. Böylece sorun yerinde kalıyor, herkes rahatlıyor.
Ve gerçek tercümesi şu:
“Biz standardı yükseltemiyoruz.
Seni de aşağı çekemiyoruz.
O yüzden seni ‘buraya ait değil’ ilan edip konuyu kapatalım.”
Kaynakça:
Festinger, L. (1957). A Theory of Cognitive Dissonance. Stanford University Press.
Bourdieu, P. (1984). Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Harvard University Press.
Tajfel, H., & Turner, J. C. (1979). An Integrative Theory of Intergroup Conflict.
Fiske, S. T. (2010). Social Beings: Core Motives in Social Psychology.
Sue, D. W. et al. (2007). Racial Microaggressions in Everyday Life. American Psychologist.
Hirschman, A. O. (1970). Exit, Voice, and Loyalty. Harvard University Press.
Bauman, Z. (2000). Liquid Modernity. Polity Press.