Hiç bir Zaman Tek Başına Olmayan : Epstein - I
Çocuklara yönelik cinsel suçlar, insanlık tarihinin en karanlık ama en tanıdık suçları arasında yer alır. Yeni değiller. Hiç bir suç yeni değil dünyada... Yeni olan, bu suçların son 10-15 yılda birdenbire “konuşulabilir” hâle gelmesi değil; kimin konuştuğunun, kimin sustuğunun ve kimin korunmaya devam ettiğinin daha görünür olması... Bu görünürlük ise tuhaf bir paradoks yaratıyor: Herkes bir şeyler bilir ama kimse tam olarak hiçbir şeyden emin değildir.
Jeffrey Epstein dosyası tam bu gri alanda durur. Bir kişinin suçlarından çok daha fazlasını anlatır. Bir ağdan, bir sınıftan, bir koruma mekanizmasından ve en önemlisi “normalleştirilmiş sessizlikten” söz eder. Epstein’ın hikâyesi, bireysel sapkınlığın değil; kurumsal kayıtsızlığın, elit dayanışmasının ve ahlaki seçiciliğin hikâyesidir.
Bu dosya kamuoyuna düştüğünde mesele yalnızca çocuk istismarı değildi. Mesele, hangi suçların “gerçek”, hangilerinin “fazla karmaşık” sayıldığıydı. Hangi mağdurların dinlenmeye değer bulunduğu, hangilerinin “gri alan” ilan edildiğiydi. Epstein’ın etrafında örülen sessizlik duvarı, modern toplumların çok iyi bildiği bir refleksi açığa çıkardı: Suç güçlüyse, adalet yavaşlar. Suç ağsalsa, gerçek bulanıklaşır. Suç elitlere değiyorsa, ahlak ertelenir.
Bu yazı ve devamında yazacaklarım, Epstein dosyasını bir “komplo anlatısı” olarak değil; geç kapitalist toplumlarda suçun nasıl görünmezleştirildiğini, çocuk bedeninin nasıl sistematik biçimde araçsallaştırıldığını ve kamusal ahlakın nasıl seçici çalıştığını anlamaya çalışacak. Burada cevaplardan çok rahatsız edici sorular var. Ve belki de en rahatsız edici olanı şu:
Bu dosya neden bu kadar çok şey bildiğimizi hissettirip, bu kadar az şey söyleyebiliyor?
Epstein bir kişi değil, bir modeldir.
Bu cümle bir mecaz değil; sosyolojik bir tespit... Çünkü bazı suçlar bireysel sapkınlıkla açıklanamayacak kadar istikrarlı, korunaklı ve tekrarlıdır. Jeffrey Epstein’ın hikâyesi tam olarak burada anlam kazanır. Onu “olağanüstü bir canavar” gibi sunmak rahatlatıcıdır; çünkü böylece sistemin kendisini sorgulamak zorunda kalmayız. Adama lanetler okuruz, küfürler ederiz, fotoğrafını gördüğümüzde midemiz bulanır. Oysa Epstein’ın asıl rahatsız edici yanı tek başına olması değil, hiçbir zaman tek başına olmamasıdır. Jeffrey Epstein vakası, elit suçluların nasıl çalıştığını gösteren neredeyse derslik bir örnektir. Bu modelde suç, gizlenmez; yönetilir. Suçlu saklanmaz; ağların içine yerleştirilir. Hukuk dışına çıkılmaz; hukukun gri alanları ustalıkla kullanılır. Epstein’ın yıllar boyunca defalarca şikâyet edilmesine rağmen ciddi bir yargı sürecine girmemesi, “kurumsal hata” ile açıklanamayacak kadar düzenlidir. Burada bireysel ihmaller değil, yapısal bir dokunulmazlık psikolojisi devrededir.
Elit suçluların temel avantajı paradan çok bağlantıdır. Bu bağlantılar yalnızca siyasetçiler ya da iş insanlarıyla kurulan dostluklar değildir elbet; medya, hukuk, akademi ve hayırseverlik alanlarına uzanan çok katmanlı bir ağdan söz ediyoruz. Bu ağın işlevi suç işlemeyi kolaylaştırmak değil, suçun adını koymayı zorlaştırmaktır. Dosyalar “karmaşık” olur, tanıklar “güvenilmez” ilan edilir, mağdurlar “hikâye anlatıyor” konumuna itilir. Böylece suç, ahlaki bir mesele olmaktan çıkar; teknik bir problem gibi ele alınır. Elit bilinen, böyle tanımlanan bir kalabalık başından sonuna suça bulaşsa da bir bakarsın bir kaç günah keçisi dışında yırtmış...
Bu noktada dokunulmazlık psikolojisi devreye girer. Elit suçlu, yakalanmaktan çok ciddiye alınmamaya güvenir. Çünkü sistem şunu öğretmiştir: Güçlü biri suçlandığında ilk refleks, “Acaba yanlış mı anladık?” olur. Epstein’a yöneltilen onlarca iddiaya rağmen yıllarca bu refleksin çalışması tesadüf değildir. Toplum, gücü tehdit eden iddiaları otomatik olarak şüpheli, gücü koruyan sessizliği ise makul bulur. Epstein modeli, modern kapitalist toplumların karanlık bir yanını da açığa çıkarır: Suçun bireyselleştirilmesi. Tüm öfke, tüm tiksinti tek bir figürde toplanır. O figür düşer, ölür ya da susturulur. Ardından rahat bir nefes alınır. Oysa asıl soru hiç sorulmaz: Bu kişi bu kadar uzun süre nasıl korunabildi? Hangi kurumlar, hangi insanlar, hangi “saygın” yapılar bu sessizliğin parçasıydı?
Bu yüzden Epstein öldüğünde dosya kapanmadı; dosya dondu. Model ise yerinde duruyor. Çünkü bu bir ahlak sorunu değil yalnızca; bu, gücün suçla kurduğu tarihsel ilişkinin güncel bir versiyonu. Epstein gitti, ama onu mümkün kılan ağ yapıları, seçici ahlak ve dokunulmazlık refleksi hâlâ hayatta.
Bir sonraki adımı tam şuraya basacak:
Kim mağdur sayılır, kim sayılmaz?
Çünkü bu model, yalnızca suçluyu değil, mağduru da seçer.