İsa’nın Doğumunun Tarihsel Gerilimi
Tarihte bazı olaylar vardır ki, gerçekte ne zaman olduğunu kimse tam bilmez ama herkes bir tarih üzerinde anlaşmış gibi davranır. İsa’nın doğumu da işte böyle tuhaf bir uzlaşı anının ürünüdür. Bugün dünyanın pek çok yerinde 25 Aralık’ta kutlanan bu doğum günü, tarihsel kayıtlara baktığımızda aslında “bu tarihin nereden çıktığı belli değil” kategorisine girer. Bir insanın doğum tarihi hakkında bu kadar çok ihtimal, bu kadar az bilgi ve bu kadar yüksek özgüvenle kutlanan bir gün olması, başlı başına bir kültürel mucizedir. Fakat tarih, her zaman matematiksel bir kesinlik gerektirmez; bazen önemli olan, toplumun hangi tarihte neye ihtiyaç duyduğudur.
İsa’nın ne zaman doğduğuna dair en büyük ipucu, aslında inkâr gibi görünen bir sessizliktir: İlk Hristiyan toplulukları İsa’nın doğum günüyle hiç ilgilenmiyordu. Onlar için önemli olan doğum değil, ölüm ve dirilişti. Haliyle tarihsel kaynaklar doğumun ayrıntılarını kaydetmek gibi bir hassasiyet göstermedi. İsa’nın doğumunun yaklaşık MÖ 6 ile MÖ 4 yılları arasında bir zamanlarda olduğuna dair geniş bir tahmin aralığı mevcut. Antik kaynaklar bu konuda o kadar muğlak ki, bazı bilim insanları bu tarihleme çabasını meteorolojiyle karşılaştırır: "Bugün yağmur yağacak ama saatini asla bilemeyiz" duygusu gibi.
Gündeme gelen en sık tartışma, Luka ve Matta İncilleri'nin farklı anlatılarıdır. Luka, doğum sırasında çobanların sürülerini gece otlattığını söyler. Oysa Ortadoğu ikliminde çobanların kış gecelerinde hayvanlarını açık alanda tutması pek mümkün değildir. Bu nedenle birçok araştırmacı, doğumun yılın daha ılık aylarında gerçekleşmiş olabileceğini düşünür. Yani İsa muhtemelen 25 Aralık doğumlu bir “kış çocuğu” değil, gayet sıradan bir “bahar bebeği”ydi. Tarihsel veriler, doğumun büyük ihtimalle ilkbahar ya da yaz aylarına denk geldiğini işaret eder. Fakat kimse “İsa Nisan’da doğdu, hadi tüm törenleri taşıyalım” demedi, çünkü tarihin şenlik takvimi çoktan doluydu ve Aralık ayı halkın gözünde yeni bir anlam yüklenmeye son derece müsaitti.
Tarihçiler burada bir gerilimin başladığını söyler: “Gerçek doğum” ile “kültürel olarak seçilmiş doğum” arasındaki o ince çizgi. Aralık ayında doğum kutlamak, tarihsel kesinlikten ziyade, toplumsal psikolojiyle ilgiliydi. Bu aylarda insanlar kışın en karanlık günlerine giriyor, gündüzler kısalıyor, tarlalar verimsizleşiyor, soğuk ve kırılgan bir ruh hâli toplumu sarıyordu. Böyle bir dönemde, ışığın, yeniden doğuşun, umut vaat eden bir anlatının yerleştirilmesi son derece mantıklıydı. Bu yüzden, gerilim sadece kronolojik bir gerilim değildi; aynı zamanda insani bir gerilimdi. İnsanlık karanlığa bir anlam, soğuğa bir teselli, yılın en dipsiz zamanına bir ışık koymak istiyordu. Hele ki son yıllarımızı düşününce insanlığın ne kadar çok ışığa ihtiyacı olduğunu anlayabiliriz, neredeyse tüm kutsal hikayelerin kahramanlarını bu karanlık semboliğinin içine doğuracağız. Bir teklif olsa sanırım kimse karşı çıkmaz.
Tarihte “25 Aralık”ın seçilme hikâyesi ise tamamen sosyolojik bir stratejiyi yansıtır. O dönemde Roma İmparatorluğu’nun takviminde yılın bu zamanı zaten kalabalıktı. Kış gündönümü kutlamaları, bereket ritüelleri, sokak eğlenceleri ve özellikle “Sol Invictus” yani “Yenilmez Güneş” kültü bu tarihlerde yoğunlaşmıştı. Güneşin karanlığa üstün geldiği bu dönemi temsil eden Sol Invictus bayramı, Roma toplumunun güçlü bir psikolojik referansıydı. Yenilmez Güneş, karanlığın zirveye ulaştığı anda geri dönen ışığın tanrısal sembolüydü. Dolayısıyla, bu dönemin atmosferi yeni bir kurtarıcı figür için son derece elverişliydi. İnsanlar zaten ışığı, doğuşu ve yeniden başlangıcı kutlamaya alışkındı.
İşte gerilim tam burada ortaya çıkar: İsa’nın doğum tarihinin ne olduğundan çok, onun doğumunun hangi tarihte nasıl algılanacağı önemliydi. Roma dünyasında Aralık ayı, toplumsal ruh hâlinin en kırılgan olduğu dönemdi. Eski çağlarda insanlar kışın ölümcül yüzüne alışkındı; soğuk, kıtlık, karanlık… Böyle bir zamanda yeni bir “ışığın doğması”, sadece teolojik bir motif değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatlama aracıdır. Dolayısıyla 25 Aralık’ın seçimi, gerçek bir tarihten çok, toplumsal ruhun ihtiyaç duyduğu bir semboldü.
Bu sembolün etrafında zamanla farklı hesaplamalar da ortaya çıktı. Bazı erken Hristiyan yazarları, İsa’nın ölümü ve doğumu arasında matematiksel bir ilişki kurmaya çalışarak 25 Aralık tarihini teolojik olarak temellendirmek istediler. Onlara göre kutsal kişiler doğdukları günle ölüm günleri arasında “tam döngüsel bir bütünlük” taşırdı. Bu yüzden İsa’nın ölümünün gerçekleştiği düşünülen 25 Mart tarihinden geri hesaplayıp doğumun 25 Aralık’ta olduğu fikrini savundular. Fakat bu daha çok dönemin teolojik estetik anlayışıyla ilgili bir tatmin çabasıydı; tarihsel bir delilden ziyade sembolik bir matematikti. Konuyu nasıl zorlayabiliriz çabası da diyebilirsiniz.
Bir başka gerilim de, farklı mezheplerin farklı takvimleri benimsemesiyle ortaya çıktı. Bugün halen Ortodoks kiliseleri Christmas’ı 7 Ocak’ta kutlar. Bu tarih farkı, Gregoryen takvime geçişle ilgilidir, fakat aynı zamanda doğum tarihinin erken dönemlerde ne kadar belirsiz olduğunu da gözler önüne serer. Eğer doğum günü gerçekten sabit ve tartışmasız bir tarihte olsaydı, bu kadar geniş bir çeşitlilik ortaya çıkmazdı. Bu nedenle “25 Aralık”ın evrensel Doğum Günü olarak benimsenmesi, daha çok kültürel bir eşik, ortak bir sembolik anlaşma gibidir. İnsanlar bir gün belirledi ve o gün artık kutsal oldu. Takvimimiz çok yoğun ışıklı günlerden birini seçelim rahatlığı :) Tarihle ilişkimiz çoğu zaman böyledir: Bir anlamı uzun süre tekrar edersen, sonunda o anlam gerçekmiş gibi kabul görür.
Tarihsel gerilimin bir diğer katmanı, İsa’nın doğum anlatılarında geçen unsurların sembolik olup olmadığı tartışmasıdır. Örneğin gökte beliren yıldız, kimi araştırmacılara göre astronomik bir olaydır; kimi ise tamamen alegorik bir dildir. Üstelik astronomik kayıtlara bakıldığında o dönemlerde parlak bir kuyruklu yıldız veya gezegen yakınlaşmaları olduğu biliniyor. Fakat bunların hiçbiri kesin bir kanıt olarak sunulamaz. Aynı şekilde doğumun Betlehem’de gerçekleştiği, ailelerin nüfus sayımı için orada bulunduğu anlatısı da tarihçiler arasında uzun süredir tartışma konusudur. Roma dönemindeki nüfus sayımlarının lojistik biçimi ve tarihlerinin bu anlatıyla tam örtüşmemesi, hikâyenin tarihsel doğruluğundan çok sembolik anlamının ağır bastığını düşündürür.
İsa’nın doğumu, tarihsel metinlerde kesinlikten çok bir anlatı inşası olarak karşımıza çıkar. Anlatının amacı tarih vermek değil, bir anlam vermektir. Bu yüzden tarihçiler için bu doğum, kronoloji çalışmasından çok kültür analizi alanına girer. İnsanlık, bu doğumun etrafında bir umut hikâyesi örmüş, kışın en karanlık dönemine bir ışık yerleştirmiş ve o ışığı yüzyıllardır korumuştur. Bu anlamda 25 Aralık’ın seçimi, insan zihninin tarihle ilişkisine dair çok güzel bir örnektir: Tarih bazen hatırlanan şeydir, bazen de ihtiyaç duyulan şey.
Bu belirsizliğin belki de en ilginç tarafı, bugün milyonlarca insanın her yıl bu tarihi kutlaması ama çoğunun tarihin gerçekliğine değil, sembolik gücüne değer vermesidir. Çünkü gerçekte hangi gün doğduğunun önemi, bu doğumun neyi temsil ettiğinin yanında çok küçüktür. Kışın karanlığında bir ışığın doğması, bir toplumun kolektif ruh hâlinde yarattığı etki, herhangi bir resmi belgeden daha güçlüdür. İnsanlık bazen kronolojiyi değil, duyguyu takip eder. “Bu gün umut hissediyorum, o zaman doğum bugündür” demek, aslında tarih boyunca birçok ritüelin nasıl doğduğunu açıklayan basit ama derin bir gerçektir.
Bugün Christmas’ın ışıkları yanarken, insanların içindeki o sıcaklık hissi, tarihin kesinliğinden gelmez; kışın ortasında bir anlam arama ihtiyacından gelir. Bu yüzden 25 Aralık, İsa’nın doğum tarihinden çok, insanlığın kendi psikolojisine verdiği bir yanıt gibidir. Bir doğum gününden ziyade, bir yeniden doğuş günüdür. Karanlıkla başa çıkma biçimimizdir. Takvimi mutlu bir güne dönüştürme hakkımızdır. Tarihe bir anlam yükleme, belirsizliğe bir düzen verme girişimidir. Bu yüzden bu seri bölümünün adı “tarihsel gerilim”dir: çünkü tarih ile ihtiyaç, gerçek ile sembol, kronoloji ile psikoloji arasında sürekli bir gerilim vardır ama bu gerilim tam da ritüelleri güçlü kılan şeydir.
Ve belki de bu yüzden, her yıl insanlar bilerek ya da bilmeyerek şu hissi yeniden yaşar: “Bugün ışık geri dönüyor. Bugün dünya yeniden nefes alıyor. Bugün güzel bir gün” İnsanların güzel günlere ihtiyacı var, günler güzel olmasa da, onları öyle hissetmeye, anlam yüklemeye... Bu his tarihsel doğrulukla açıklanamaz; ama kültürel hafızanın derinlerinde yatan ihtiyaçlarla çok güzel açıklanır. İsa’nın doğumunun hangi gün olduğundan bağımsız olarak, bu tarih insanlığa “kışın ortasında bile umut vardır” demeyi öğretmiştir. Bu yüzden bu doğum günü, aslında herkesin kendine ait küçük bir yeniden doğuş hikâyesidir. Sonra herkes bir gün önceki eski hayatına geri döner.