Lilith - I
I - SİZE DEMEDİM
Günaydın! Siz ne zamandır buradasınız? Genelde yalnız uyanırım. Gerçi yine yalnız uyandım. Hepinizle uyuyacak halim yoktu.Pek kimse uyumak istemez benimle! Başlarına bir şey gelir diye korkarlar. Aman boşver! Yataktaki yalnızlık sokaktaki kalabalıktan her zaman iyidir.
Niye bakıyorsunuz öyle? Beni görmeye geldiniz herhalde...Lilith belgeseli izlemeye gelmişsiniz gibi bakıyorsunuz.
Merak etmişsinizdir: “Bu kadın neden Adem’i terk etti?” E çünkü Ademoğlu bugüne kadar neyi terk ettirmedi ki?
Söylemişlerdi, birilerini görmeyi çok seviyormuşsunuz. Görün bakalım. Gördüklerinizden memnun kalacak mısınız?
Ne kadar da kalabalıksınız. Ama siz de çoğalmışsınız ha! Üreme çağrısı mı aldınız gökten? Belediye teşvik mi verdi?
Neyse... Bunu sonra konuşuruz. Başım ağrıyor biraz. Burası hangi şehir?
Aaaaah İstanbul...
Şiir gibiymiş...
Ama bu şiiri kim yazdıysa, kelime haznesi yıkılmış, geçmiş olsun!
Yahu... Bu ne böyle? Her yer plaza. Her şey site. Kimse bir yerde değil. Ama herkes bir yere aitmiş gibi... Gerçekten... “İstanbul seni seviyorum” yazan tişörtle, megakent depresyonu yaşayan milyonlar! Şehir öyle özenti ki... Bir bina New York’a, bir kaldırım Paris’e, ama ruh komple Maltepe Ruh ve Sinir Hastanesi! Nasıl becerdiniz bunu?
Yüksek bina dikiyorsunuz da... Kendinize dik duracak omurga kalmamış.
Gösterişin sonu neydi? Borç! Ama sizin borcunuz da havalı! Kredi kartı değil... Beton. Ekonominize de beton dökmüşler galiba! Bana dediler ki, “İstanbul çok güzel.” E dedim ben de gideyim o zaman. Yüzyıllardır methini duyduk.
Büyülü şehir falan.
Gönderin dedim beni. “Git” dedi bizimki, “Git de gör ebenin şeyini.” Gerçi benim ebem yoktu. Ben gökten düştüm.
Yani... Tanrı’nın “aman yeter bu da çıksın” dediği gündüm.
Ama yine de... Şu şehre bakınca...
İyi ki bir ebem olmamış.
Olsaydı, kesin Ataşehir’de doğum koçuna kaptırırlardı beni. Aaaaah
Çok güzel bir kadını berbat bir erkeğe teslim etmişsin gibi!
İstanbul tam da öyle.Sanki tanıştıkları ilk günden beri dayak yemiş gibi.
Binalar çürük, insanlar yapay, kahveler bilmem kaç yüz lira ama içinde ne kahve var ne ruh. Kaldırımlar bile depresyondadır burada! Bu kadar ezilmekten! Ayakkabım “ben bu zemini tanımıyorum” dedi. Sokaklar, sanki bir şehir değil... Sanki Tinder’da sola kaydırılmış antik uygarlıklar mezarlığı!
Şehri perişan etmişsiniz, sonra da şikayet ediyorsunuz. Bu ne?
Gaslighting mi?
Yoksa pasif-agresif kentsel dönüşüm terapisi mi?
“İstanbul’dan kaçmak lazım...”
Lazım mı?
Yani önce lime lime ettiniz, sonra ‘ya benlik değil yaa’ mı? E bırakın artık, gitmeyin... Terk edin.
Şehir değil ki derdiniz, kendinizsiniz.
Ama size bir sır vereyim mi?
Ademoğlu hep böyleydi.
Zamanında beni de suçladı.
“Yatakta neden altta olmak istemiyorsun Lilith?” dedi. Dedim ki, “E çünkü ben de yaratıldım.”
Ama yok.
O hep haklı.
Hep masum.
Hep mağdur.
Yani düşünsene, Tanrı’nın özel üretim ilk modeli... Ama içi hâlâ garanti kapsamında! Ve bozuk!
Siz de öylesiniz işte.
Şehir kötü, trafik kötü, kira kötü... E iyi halt ettiniz.
İstanbul iyi aslında.
Ama siz...
Siz kötüsünüz.
Ve kötülüğünüzün farkında değilsiniz.
O yüzden buradayım.
Uyandırmak için.
Ama korkmayın...
Henüz çığlık atmayacağım.
Şimdilik sadece gözlerinize bakacağım. Korku orada başlar zaten, değil mi?
Biraz korkak olduğunuzu söylediler. Biraz da duygusal. En tehlikelisi... Acılı konuşmalarla alevlenir, dertlerle yoğrulur, gözlerinden yaşlar damlatır, sonra da kaldığı yerden devam eder hayatına. Bak vallahi aynı Adem! Bunlar hep onluk hareketler... Neyse ne yapalım? Bu da sizin kara bahtınız kem talihiniz. Erkeklerin kel modelleri ne zaman yapıldı? Hiç haberim olmadı bundan.
Yani eskiden insanlar yaş aldıkça bilgelik kazanırdı... Şimdi sadece saç kaybediyorlar. Beton dokunuyor herhalde? Üzgünüm ama “Zen bahçesi gibi kafa”... Hayır bir karmaşada oraya da bina dikerler.
Profil fotoğrafı Kafka, ama en son okuduğu şey: Çiğ köfte menüsü.
Ve sabah kalkınca hâlâ annesiyle yaşayan adamlar. Bir uyanıyor annesi evde. Sonra da sevdiğiniz kadınlardan annelik bekleyip, en iyi anneyle evleniyorsunuz. İstanbul dolu böyle “hem modern hem mağdur” karakterle. Sen nerdeen bileceksin deme? Ben dünya yaratıldığından beri yaşıyorum. Benden iyi bilecek halin yok. Spotify listesi Sartre, gerçekliği anne çamaşır deterjanı, gizli yaşamı instagramdaki bikinili kadınlar. Gece şiir, gündüz “bro ne yaptın?” Size demiyorum tabi... Sakın üstünüze almayın! Var yani bu anlattıklarımdan. Siz belgesel izlediğiniz için bu anlattıklarımın dışındasınız. Umarım kimse size zorla okutmuyordur.
Gerçi sizde her şeyi üstüne alınmak gibi bir refleks var zaten. Ne kadar da önemlisiniz tatlım? Toplumsal özelliğiniz mi bu, yoksa kitlesel travmanın semptomu mu, çözemedim.Küresel ısınma bile açıklansa biri “Acaba ben de mi ısındım?” diye darlanıyor. Zina yapıldı diye deprem olduğunu sanan var. Bakın emin olabilirsiniz, patron bunlarla uğraşmıyor. Hepinizin ne halt yediğini nasıl takip etsin.
Bak, ben sadece şehirden bahsediyorum...
Ama sen kendi üzerine alınma. Sen sadece izliyorsun, bu kadar.
Siz zaten hep izliyorsunuz. Eleştiriyi izliyorsunuz. Ağlayanı izliyorsunuz. Coşkulu konuşmayı izliyorsunuz. Yangını izliyorsunuz. Yıkımı izliyorsunuz.Ülkeyi izliyorsunuz. Hatta öyle güzel izliyorsunuz ki, bazen sandığa bile gitmeden... sadece izliyorsunuz. Tek izlemediğiniz kendiniz.
Ama tekrar edeyim:
Size demedim.
Siz hariçsiniz.
Siz farklısınız.
Zaten herkes hep farklı, değil mi? Siz çok özel, çok cici, çok bir taneciksiniz. Ben diğerlerinden bahsediyorum.