Lilith IV
IV Glutenin Mason Localarıyla Bağlantısı
İlk gördüğü kaburgaya “aşk bu galiba” diyen bir adamı sevemem. Kusura bakmayın. Benim bir duruşum, prensiplerim var.
Ve düşünün ne kadar uzun zamandır yaşıyorum... Ben Lilith!
Hakkımda bin tane dedikodu çıkardığınız Lilith. Hani kötü kadın olan Lilith...
Bebeklerinizi çalacağımdan korktuğunuz Lilith!
Al karası diye korku dolu hikâyelerle lohusaları korkuttuğunuz Lilith!
Normal doğumdan çıkmış kadına bir de beni anlatıp travmayı üçlediniz. Manyak mısınız? Her tarafa kırmızı kurdeleler! Bebek yataklarının başına muskalar yazdınız: Lilith seni kovarız! Neymiş efendim 8 günlük erkek bebekleri öldürürmüşüm! E kardeşim ben Tanrı’ya kafa tutup Aden Bahçesinden kaçtıysam afedersin de senin muskan beni nasıl durdurabilir? Bu nasıl mantık? Yeni doğmuş kadınları yalnız bırakmadınız, gelir de bebeği öldürürüm diye...
Korkaklar!
Sizin aptallığınızdan, sizin virüslerinizden ölen her bebeğin suçunu benim üstüme attınız! Hiçbirinizin elinde sabun yokken, ben doğumhane mikrobu oldum ha? Bravo size, WHO bile sizin kadar kreatif olamazdı.
Yok efendim geliyormuşum da bebekleri çalıyormuşum...
Siz kendi çocuğunuza bakamıyorsanız suç benim mi? Hem o kadar bebeği bebeği be ne yapayım! Salak mısınız? Açık konuşayım: çocuk sevmem. Sesleri tiz, soruları saçma, parmakları hep yapış yapış. Üstelik tam zamanlı bok kokusu çekemem. Çocuklara o kadar meraklı olsaydım Ademle sevişmelere doyamayıp bütün gezegeni çocukla doldururdum.
Ama yok, ben doğurganlığı sistemden gelen bir görev değil, kişisel karar sanan ilk kadındım. O yüzden beni lanetlediniz. Yine de ölen bebeklerinize şifa getirmeye çalıştım, sizin erkek elleriniz o hikayeleri bile şifacıdan lanetli bir cadıya çevirdi.
Zannettiniz ki ben çocukların düşmanıyım...
Oysa çocukları en çok siz öldürdünüz!
Üzerlerine bombalar yağdırdınız! Şimdilerde elinizdeki telefonlardan ölü bebekleri seyretmiyor musunuz? Ağlaşıyor, bir yerlere mesajlar yazıyorsunuz ama durduracak gücünüz bile yok. Çocuklar gizli odalarda, lanetli erkeklerin ellerinde işkenceye, tacize maruz kalıyor, ne yapabiliyorsunuz? Sadece harflerden ibaret mesafelerden, ekranlarınızın arkasından ağladınız...
“Üzüldüm” dediniz.
Kendi doğurduğunuz çocukları, başkalarının doğurduklarından daha değerli sandınız. Onların ölümüyle kendinize duyarlı rolü biçtiniz.
Paralar bağışladınız, hashtag’ler yarattınız.
Ben size en başta ne dedim?
Kibirlisiniz.
Çünkü siz işe yaramak için mazlumlara muhtaçsınız!
Açlar, evsizler, mülteciler olmazsa... siz kimsiniz?
Çocuklar diyordum...
Ah evet! Aşk sandığınız bencilliğin en somut meyvesi! Çocuklar...
Bir parçanızı bu lanetli gezegene salmanın en kibirli yolu! Sonra o meyveler büyüyor...
Ve diğer meyveleri eziyor!
Güçsüz olanı öldürüyor!
Sevişmelerinizin doğurduğu ölüm bu işte...
Ve tabii ki, kötü olan yine ben oluyorum!
Tarihin ilk kötüsü müyüm ben? Yoksa ilk feministi mi?
Bilmem. Siz her şeyi biliyorsunuz zaten! Her biriniz bir şey biliyor.
Her biriniz kendi doğrularına âşık! Ve kötüler?
Her zaman sizden uzakta...
Bir yerlerde, Lilith...
Ve onunla sevişmiş, cinlerin babası olmuş Şeytan!
Atalarınız da böyle devam etti...
Hepsinin başında bir taş dikili şimdi. Bazılarının üstüne şiirler yazılmış. Kimisi "iyi bir aile babasıydı" falan yazdırmış — e tabii öldükten sonra herkes melek! Bütün körleriniz badem gözlü oluyor.
Okumaya vaktiniz yok. Eh, 15 saniyelik videolara anca yetiyor dikkat süreniz, — ki onun da 8 saniyesi geçiş efektine gidiyor zaten. Hiçbir ölünün şimdilerde sesi çıkmıyor. Zira mezardan TikTok açılmıyor. Ama hepsi yaşarken kendini farklı zannediyordu. “Ben özelim”, “Ben apayrıyım”, — sanki hepinizin mezarı tek kalıp çıkmış IKEA modeli değilmiş gibi. Aynısınız. Aynı cehalet, aynı kibir, aynı bokun laciverti. Hiç biri burada kalamadı...
En kibirlisi bile! CEO da öldü, katil de öldü, Instagram bio’suna “empath” yazan da öldü... Hiç empati yapamadan hem de. Zalim de, vegan da gitti. Kusura bakmayın.
Aman! Bana ne ya! Ama işte... Sizi görünce dayanamıyorum!
Adem’le sevecektik birbirimizi. Uzun zaman geçti, detaylar flu. Eşit olduğumuzu hatırlıyorum. Birbirimizi tamamlayacak kadar eşit. — sonra o “ben superiorum” triplerine girdi. Oysa tek yaptığı, “üstte olayım” diye zırlamak. Sevişirken bile üstte olma çabası... Yani cinsiyetler arası adalet değil, judo maçı! Altı üstü aynı penis neticede!
Bu sizin bildiğiniz hikâye...“Yok efendim Lilith alt olmak istememiş de, kovulmuş da...” Ulan belki hiç istemedim Adem’i! Belki baştan aşağı red flag’ti? Koltuk altı kokuyordu belki. Mizah anlayışı berbattı. Ya da klasik erkek gibi anlamadan seviyordu. Belki ben hayatıma yalnız devam etmek istedim. Kendi başıma... Yoga yaparak... Kombucha mayalayarak... Aden Bahçesindeki otları yolarak! kendi başıma memelerimi hoplata hoplata yaşamak istedim belki. Kime ne? Ama siz bunu anlayamazsınız çünkü bir kadının “istemiyorum” demesi hâlâ sizin için sistem hatası.
Belki bana “bu senin kocan” diye sunulanı elimin tersiyle ittim ve o diyarı terk ettim! Ve belki, evet belki, Tanrı beni hiç lanetlemedi. Şaşırdınız mı?
Tanrı “off bu kız kendi kararlarını alıyor, banlayalım!” mı dedi zannediyorsunuz?
Düşünün biraz!
Hadi o trend olmuş her şeyi bırakın da bir düşünün: Belki de Adem’le seviştim, çocuklarımı aldım ve kaçtım. Merhametli çocuklarımı... Ve belki gezegeninizdeki her hakikat savaşçısı benim soyumdandır. Ama bu versiyon size uymaz tabii. Çünkü siz, kendinizi iyi hissetmek için illa ki bir “kötü”ye ihtiyaç duyarsınız. Kötü yoksa kafayı yersiniz. O zaman nefreti nereye boşaltacaksınız, değil mi?
Bugün de aynı numara: Lobiler, dış güçler, iç mihraklar, doymuş yağ, doymamış yağ, Glutenin mason localarıyla bağlantısı falan...Hayal alemi gibi!
Azıcık daha zorlarsanız karşılaştığınız her kötü olaydan karıncaları sorumlu tutacaksınız. “Bizi böceklerle kuşatıyorlar!” diye miting yaparsınız belki. Siz yaparsınız. Yani sonuçta tarihte kendi gölgesinden dayak yiyen bir türsünüz.
Hı hı...
Devam ediniz efendiler!
Kendi mitlerinizi yazmaya...
Kendi günahlarınızı başkalarının boynuna asmaya...
İşte ben de insan eliyle yaratılmış düşmanınızım! Varlığım bile kesin değildir.
Ama olsun. Netflix’te kadın kötüsü lazım sonuçta. Benim üstümden nefret etmeniz kolay oldu. Öncelikle: kadınım.— ki bu, sizin çoğunuz için zaten “şüpheli varlık” demek. Kadınları benim üzerimden fettan, şeytan, kötü karakterli, fırsatçı diye tanımlamanız çok kolay oldu. Yani kadının ya melek olması gerekiyor...Ya da kredi kartı ekstresi kadar şeytan!
Havva’yı ana yaptınız, ama onu da Adem’e elma yediren kadın diye damgaladınız. Beyler! Boğazınızdaki elma çıkıntısı yok mu? Hah, o işte o elma.
Ama bir şey söyleyeyim mi? Eğer o elma yendiyse, emin olun Adem kendi isteyip yemiştir. Havva’yı de dinlememiştir. Yani kimse kimsenin ağzını açıp elma tıkmadı canım, öyle bir fantezi yok! İnsan için kendi yaptığını kabullenmek zor. Hep başka bir suçlu lazım. Yoksa ne olacak? Kendinle yüzleşeceksin! Aman Tanrım! Oysa mağdur rolü var... pamuk gibi. Yorgan gibi. Üstünü ört, altını ısıt, yıka, tekrar giy.
Evet hadi bakalım... Gelelim asıl konuya: Tam zamanlı mağdur! Diplomaya gerek yok! Zaten artık iptal ediyorlar galiba. CV’ne “kendini acındırma ve manipülasyon” yaz yeter. Dönem dönem öyle yaşayan çok var. Kazancı çok iyi. Çalışmadan duygusal emek sömürüsü yapıyorsun, şahane. Hiçbir şey yapmak zorunda kalmıyorsun. Çünkü mağdursun! Sen ne yapabilirsin ki? Hep senin güzel kalbinin iyi niyetinden oldu bunlar. Bir şeyler olduysa da...Kainatın sana komplosu! Sorumluluk? Ay lütfen...Sorumluluk influencer gibi: Herkes konuşuyor ama kimse taşımıyor. Liyakat gibi de düşünebilirsiniz. Layık değilsin ama senin oluyor.
Kendini acındırırken, başkalarının canını acıtıyorsun. Yani hem ağlıyorsun hem tokat atıyorsun... İki taraflı silah bu, adı da: "duygu bıçağı.Palavracılar! Sorumsuzluk şahane şey! Çözmek zorunda değilsin...Çünkü sen kurbansın. Kurabiye değil, kurban! Suçlu sen değilsin ki, neden çözüm bulasın? Bak bir de işine gelince: çok güçlüsün. Ama sadece işine geldiği zaman.Yani kredi çekileceği zaman feminist,hesap ödeneceği zaman Osmanlı gelini! Yerlerde sürünen güçlüler! Hangi ara bu kadar dramatik güçlü oldunuz? Arabasına oturunca kendini başkomutan zanneden erkeklerle, asansörde çantasına poz verip “boss lady” yazan kadınlardan ibaret olamaz bu gezegen. Ama bir bakıyorum, evrenin yarısı TEDx konuşması yapıyor, diğer yarısı "çok şey yaşadım" temalı story atıyor.
Mağduriyet kötü. Gerçekten. Hayat kötülerle doludur, evet... Ama mağduriyetini çözmeye çalışırsın. Çözemiyorsan hazmedersin, yoluna devam edersin. Ama nerdeee... Siz onu “karakter özelliği” yaptınız! Yani travmanızı el çantası gibi taşıyorsunuz, her yerde sergiliyorsunuz, ama bir kez bile içini toplamıyorsunuz.
Yanına iki mağdur buldun mu, senden kralı yok. Birbirinize dertlerinizi anlatır, mutlu mağdurlar olarak yaşarsınız.Herkes derdini anlatır birbirine. Birisinin kedisi hastalansa, diğeri hemen “ben üç kere terk edildim” der. Sizinki artık empati değil, "En Acılı Kim Yarışma" programı! “Birazdan: Kim daha mağdur? Kim daha travmatik? Finalde gözyaşı!” Zor, sıkıcı günlerin hepsi sizi bulmuştur. Yazık! O yüzden sizden önce yaşamış filozoflara, edebiyatçılara ihtiyacınız var. Sözleri vicdan azabınıza pansuman oluyor.
“Ne güzel söylemiş...” diyorsunuz. “Ne güzel düşünmüş...” Ben de söyleyeyim. Gel gör ki gezegen, aynı zamanda söylenmiş berbat sözlerin ve bunlara inanıp iğrenç şeyler yapanların da çöplüğüdür. Güzel sözlerin karşılıkları vardır her zaman... Bedel ödendikten sonra çıkar o güzel sözler.Oysa sen hiçbir bedel ödemeden, başkasının ömür harcadığı sözleri alıp marifetmiş gibi paylaşıyorsun. Altına bir de “bu ara ben” yazıyorsun. Ayıp ama ya!
Bakın dinleyin,
Adem...
Adem’in aklı fikri soyunu devam ettirmekti.
Beni sevmezdi.
Benim yumurtalarımı severdi.
Benim karnımı koca bir balon gibi şişirmek isterdi.
Ve zannederdi ki oradan çıkacak çocuklar sadece onun soyu olacak...
Peki benim soyum?
Neden Ademoğlu deniyor zannediyorsunuz?
Ha bir de...
İnsanlık Havva’dan çoğaldı diyorsunuz ya... Buyurun oraya da bakalım.
Bilim dünyasında buna “mitokondriyal Havva” diyorlar. Evet, mitokondri DNA’sı sadece annelerden geçer.
Babadan değil, babanın ses tonundan bile geçmiyor. Yumruğunu masaya vursa da olmuyor, öyle kesin bir bilgi.
Mitokondrini annenin annesinin annesi taşıdı sana.
Yani aslında insanlık, biyolojik olarak Havva’nın değil, Lilith’in torunu bile olabilir. Benim çocuk yapmadığıma dair bir bilginiz yok.
Ama tabii, bunu kabul ederseniz... Soy ağacınızın başında erkek figür koyamazsınız, değil mi? Soysuzluk değil, soykıskançlık bu.
Mümkün olsa Zeus’un yediği haltı o da yerdi.
Athena nasıl doğdu, hatırlayın!
Zeus’un kafasında yumru şeklinde büyüdü ve oradan çıktı.
Elinde savaş aletleriyle.
Bir erkek başka ne doğurur ki?
Güçlü ve zeki kadın bile sadece erkek bedeninden çıkıyor, tarihinize bak! İşte ben bunu istemedim.
Adem’in hırsından doğacak o çocukları istemedim.
Hırsa, nefrete, öfkeye rahim olmak istemedim.
Havva istedi belki...
İşte bak dünyanın haline...
Vicdanlı birisi eski kağıtlara benim hikayemi yazdı.
Gerçi hemen yok ettiler.
Ben şifacıydım.
Hasta bebekleri iyi ederdim.O anne ağlamasın diye...
Benim cesaret edemediğimi yapabilmiş bir kadın, şükredip o çocuğa gözü gibi baksın, sevgiyle kucaklasın, şefkatini esirgemesin diye...Hemen yok ettiler o bilgileri. İşlerine gelmedi.
Sonra dediler ki şeytanla yattı, cin çocukları var. Cinleri doğurdu. İşim gücüm yok, harıl harıl yanan biriyle sevişeceğim? Onu öpmek için kaç koruma faktörlü sürmen lazım biliyor musun? O sıcakta sevişilir mi ayrıca?Mantıklı mı bu?
Adem var orada, iki fingirdemeye yaprağı savurup koşup geliyor. Elin kolun yanmaz, güvenle sevişirsin. Ama Adem’in hırsı mı daha yakıcıydı, şeytanın ateşi mi diye sorsan inan cevap veremem. Çünkü hikayelerinizin kurgusunda mantık yok.