Maraş...
Maraş Katliamı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin yalnızca en ağır kitlesel şiddet olaylarından biri değil, aynı zamanda devlet, kimlik ve siyasal yönelimler arasındaki ilişkinin çıplak biçimde görünür olduğu kırılma noktalarından biridir. 19–26 Aralık 1978 tarihleri arasında, bugünkü adıyla Kahramanmaraş’ta yaşananlar, uzun yıllar boyunca “sağ–sol çatışması” ya da “kontrolden çıkan olaylar” olarak tanımlanmış, ancak gerek tanıklıklar gerekse akademik çalışmalar bu çerçevenin gerçeği örtmeye hizmet ettiğini açık biçimde ortaya koymuştur. Olan biten, rastlantısal bir sokak kavgası ya da simetrik bir çatışma değil; Alevi ve sol kimlikli yurttaşların hedef alındığı, günlerce süren, örgütlü ve göz göre göre engellenmeyen bir pogrom niteliğindedir. (Pogrom, belirli bir etnik, dini ya da kimlik grubuna karşı yapılan, örgütlü, toplu, asimetrik şiddet saldırılarını tanımlayan bir kavramdır.)
Olayların fitili, 19 Aralık’ta sol görüşlü iki öğretmenin, Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak’ın öldürülmesiyle ateşlendi. Bu cinayetler daha soruşturma tamamlanmadan Alevilere ve solculara mal edildi. Ardından şehirde sistematik bir kışkırtma başladı. Camilerden yapılan anonslar, “Aleviler cami bombaladı” gibi asılsız söylentiler ve Alevi mahallelerinin fiilen hedef hâline getirilmesi, şiddetin kendiliğinden değil yönlendirilmiş biçimde tırmandığını gösteriyordu. Evlerin kapılarının işaretlenmesi, saldırıların belirli mahallelerde yoğunlaşması ve şiddetin günlerce kesintisiz sürmesi, bu sürecin plansız bir öfke patlaması olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Resmî rakamlara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, 200’ün üzerinde kişi yaralanmıştır; ancak insan hakları örgütlerinin raporları ve tanıklıklara dayanan çalışmalar ölü sayısının 150 ila 500 arasında olabileceğini belirtmektedir. Yaklaşık 500–600 ev yakılmış ya da ağır biçimde tahrip edilmiş, yüzlerce iş yeri kullanılamaz hâle gelmiştir. Öldürülenlerin önemli bir bölümü kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşmaktadır. Bu tablo, Maraş’ta yaşananların klasik anlamda bir “çatışma” değil, sivilleri hedef alan kitlesel şiddet olduğunu göstermektedir.
Bu noktada devletin rolü belirleyici hâle gelir. Katliam sırasında Türkiye’nin devlet yapısının zirvesinde Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Başbakan Bülent Ecevit ve Genelkurmay Başkanı Kenan Evren bulunuyordu. Olaylar günlerce sürmesine rağmen güvenlik güçlerinin etkili bir müdahalede bulunmadığı, bazı bölgelerde tamamen geri çekildiği ve ambulansların Alevi mahallelerine giremediğine dair çok sayıda tanıklık bulunmaktadır. Sıkıyönetim ancak 26 Aralık’ta, yani şiddetin büyük ölçüde tamamlanmasının ardından ilan edilmiştir. Bu gecikme, devletin yalnızca yetersiz değil, bilinçli biçimde pasif kaldığı yönündeki tartışmaları güçlendirmiştir.
Kenan Evren’in Maraş Katliamı’nın doğrudan sorumlusu olduğuna dair kanıtlanmış bir veri yoktur. Ancak siyaset bilimi literatürü, yalnızca doğrudan emirleri değil, “bilinçli pasifliği” de siyasal sorumluluğun bir parçası olarak ele alır. Ordu, 1978’de ülkenin pek çok bölgesinde hızla müdahale edebilecek kapasiteye sahipti. Buna rağmen Maraş’ta günlerce beklenmesi, olayların sivil siyasetin aczini görünür kılan bir vitrin işlevi gördüğü yorumunu meşru hâle getirmektedir. Nitekim 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında kullanılan temel meşrulaştırma dili, “ülke iç savaşa sürüklenmişti, ordu düzeni sağladı” söylemi üzerine kurulmuştur. Sivil yönetimin sonlandırılması için sivillerin katli haklı sebep gösterilmiş ve bir koruyucu(!) gibi ortaya çıkarak demokrasiyi kesintiye uğratmıştır. Maraş, bu söylemin kanlı ön sahnelerinden biridir.
Katliamda hedef alınan kesimlerin profili de rastlantısal değildir. Alevi yurttaşlar, tarihsel olarak devletin merkezî Sünni-muhafazakâr ideolojisiyle mesafeli bir ilişki kurmuş; sol hareket ise 1970’lerin sonunda özellikle öğretmenler, kamu emekçileri ve kentli kesimler arasında güç kazanmıştır. Maraş’ta bu iki kimliğin kesiştiği noktaya yönelen şiddet, yalnızca insanları değil, bir siyasal ihtimali de bastırmaya yöneliktir. Verilen mesaj açıktır: Solcuysan, Aleviysen, bedeli vardır. Katliam sonrasında kullanılan dil bu mesajın nasıl “pazarlanmak” istendiğini de gösterir. Olayların “karşılıklı çatışma” olarak sunulması, faili ve mağduru eşitleyen bir anlatı üretmiştir. Bu anlatı, devleti sorumluluktan azade kılarken solu kriminalize eden bir çerçeve yaratmıştır. Böylece sol, yalnızca muhalif değil, “düzeni bozan”, “şiddetin kaynağı” olarak kodlanmıştır. Bu söylem, 12 Eylül sonrasında sistematik hâle gelmiş ve solun siyasal, örgütsel ve ahlaki meşruiyetini aşındırmanın ideolojik zeminini oluşturmuştur.
Yargı süreci de bu tabloyu tamamlayan bir başka unsurdur. Maraş Katliamı sonrasında 804 kişi hakkında dava açılmış, 29 kişi için idam cezası talep edilmiş ve 7 kişi hakkında idam kararı verilmiştir. Ancak bu cezaların hiçbiri infaz edilmemiş, davalar yıllarca sürmüş, birçok sanık tahliye edilmiş ya da zaman aşımından yararlanmıştır. Şiddeti organize eden yapılar, kışkırtıcı propaganda ağları ve devlet içindeki sorumluluk zinciri ise hiçbir zaman kapsamlı biçimde yargı önüne çıkarılmamıştır. Bu durum, Maraş’ı Türkiye’de cezasızlık kültürünün sembolik örneklerinden biri hâline getirmiştir.
Bugünden bakıldığında Maraş Katliamı, yalnızca geçmişte kalmış bir trajedi değil, Türkiye’de sağın yükselişinin inşa sürecinde döşenen taşlardan biridir. Solun bastırılması, Alevi toplumunun kamusal alandan çekilmeye zorlanması ve devlet şiddetiyle yüzleşmenin sürekli ertelenmesi, bu hattın devamıdır. Devletin buradaki rolü muğlak kalmıştır ve benzer şiddetlerin önününü açan bir zemin oluşmuştur. Maraş’tan Çorum’a, oradan 12 Eylül’e uzanan çizgi, Türkiye’de düzenin nasıl kurulduğunu ve hangi bedellerle tahkim edildiğini gösterir.
Sonuç olarak Maraş Katliamı, ne yalnızca yerel fanatizmin ürünü ne de basit bir “provokasyon”dur. Bu olay, kimlik siyaseti, örgütlü propaganda, devletin bilinçli pasifliği ve cezasızlık kültürünün kesiştiği noktada ortaya çıkmıştır. Maraş’ı anlamak, Türkiye’de devletin nasıl beklediğini, ne zaman müdahale ettiğini ve kimi koruduğunu anlamaktır. Beklemek de bir tercihtir. Maraş’ta beklenmiştir. Bedelini ise Aleviler, solcular ve sıradan yurttaşlar ödemiştir. Bu nedenle mesele artık “kim yaptı” sorusundan çok, “bu düzen bunu neden mümkün kıldı ve neden hesap sormadı” sorusunda düğümlenir. Bu soru sorulmadıkça Maraş kapanmaz; yalnızca biçim değiştirerek bugüne taşınır.
Bozarslan, H. (2008). Türkiye’de siyasal şiddet ve Maraş olayları. In H. Bozarslan (Ed.), Türkiye’de devlet, toplum ve siyaset (ss. 215–242). İstanbul: İletişim Yayınları.
İnsan Hakları Derneği. (1998). Maraş olayları raporu: Tanıklar, belgeler, değerlendirmeler. Ankara: İHD Yayınları.
Karpat, K. H. (2001). The crisis of the Turkish political system and the events of Kahramanmaraş. In K. H. Karpat, Studies on Turkish politics (pp. 181–205). Leiden: Brill.
Kılıç, A. (2009). Maraş Katliamı ve devletin sorumluluğu. Toplum ve Bilim, 114, 87–115.
Özgür, İ. (2011). 1978 Maraş olayları: Mezhep temelli şiddetin sosyolojik analizi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 66(4), 141–170.
TBMM. (2012). Darbeleri ve muhtıraları araştırma komisyonu raporu (Maraş Olayları Bölümü). Ankara: Türkiye Büyük Millet Meclisi Yayınları.
Yıldız, A. (2001). Pogromdan cezasızlığa: Maraş 1978. Toplum ve Bilim, 89, 45–78.