Tasarlanmış Yoksulluk # 1 Ekmek ve Gösteri

Tasarlanmış Yoksulluk # 1  Ekmek ve Gösteri

Roma İmparatorluğu’nun geç döneminde halkın siyasal gücü azalırken öfkesi tamamen kaybolmamıştı. Senato etkisizleşmiş, yurttaş katılımı törpülenmişti ama kalabalık hâlâ kalabalıktı. Yönetici akıl şunu fark etti: Aç insan tehlikelidir, ama tamamen doymuş ve politik bilinç kazanmış insan daha da tehlikelidir. Bu yüzden çözüm açlığı bitirmek değil, açlığı yönetmek oldu. Ücretsiz tahıl dağıtımı başladı. Aynı anda devasa gösteriler düzenlendi. Gladyatör dövüşleri, yarışlar, şenlikler. Juvenal’in meşhur ifadesiyle “panem et circenses” yani ekmek ve sirkler. Mide dolacak, göz oyalancak, siyaset ise dar bir elit çevrenin işi olarak kalacaktı. Demokrasi? O gün izinliydi.

Buradaki mekanizma basitti ama zekiceydi. Devlet yurttaşa hak vermek yerine güvenlik ve temel besin sağladı. Katılımın yerini tüketim aldı. Yurttaş, karar verici olmaktan çıktı; seyirciye dönüştü. Bilet almadı ama zaten oy hakkını da iade etmişti. İnsan biyolojisi de bu modele direnç göstermedi. Kronik kıtlık korkusu yaşayan bir beyin risk almak istemez. Belirsizlik tehdit olarak kodlanır. “İstikrar” kelimesi bu yüzden tarih boyunca büyülü bir kelime olmuştur. İstikrar çoğu zaman özgürlüğün yumuşatılmış karşıtıdır. Çevirisi şudur: “Sorun çıkarma, ekmeğin var.” Öyle büyülüdür ki bu kelime istikrarsızlığı istikrar diye gösterir. Her seferinde de büyü bozulur, balkabağı olursun.

Modern çağda kimse Colosseum’da aslan salmıyor. Artık aslan prime time’da çıkıyor. Gösteri biçim değiştirdi. Televizyon var, sosyal medya var, kesintisiz kriz akışı var. Aynı anda sosyal yardım mekanizmaları devrede. Gıda kolileri, nakit transferleri, borç ertelemeleri, seçim öncesi maaş artışları. Sosyal yardım tek başına sorun değildir; aksine güçlü bir refah devleti için gereklidir. Sorun, yardımın hak mı yoksa lütuf mu olarak sunulduğudur. Eğer yardım kurumsal bir hak olarak, şeffaf ve denetlenebilir biçimde dağıtılıyorsa yurttaşı güçlendirir. Ama yardım liderin cömertliği olarak paketleniyorsa minnet bağı üretir. O noktada koli değil, sadakat dağıtılıyordur.

Rızanın mühendisliği tam burada başlar. Yoksulluk tamamen çözülmez; kontrol altında tutulur. Kriz tamamen bitirilmez; yönetilebilir seviyede canlı tutulur. Alternatifler tehlikeli olarak kodlanır. “Ben gidersem kaos gelir” cümlesi politik psikolojinin özeti gibidir. Kaosun ne olduğu pek anlatılmaz ama fonda hafif bir siren sesi çalar: Zonk! Zonk! Zonk! Korku çerçevesi yaratılır ve mevcut durum güvenli liman gibi sunulur. İnsan zihni belirsizlikten kaçma eğilimindedir nasıl olsa. Bakmayın insanın bitmek tükenmez kibrine! Sürekli aptalca işler yapar! Binlerce yıldır vazgeçmedi. Evrimsel geçmişte belirsizlik çoğu zaman ölüm demekti. Şimdi belirsizlik “faiz artar, dolar zıplar, market yanar” şeklinde tercüme ediliyor. Beyin aynı beyin. Hani diyorlar ya, "İnsanlık çok gelişti!" Çeteler kuran bir bir canlı insan...

Bazı rejimler aç bırakmanın isyan doğurduğunu bilir. Ama tam refahın da özgür birey yarattığını görür. Bu nedenle orta sınıf incelir, yukarı doğru hareketlilik zorlaşır, yardım mekanizması merkezileşir. Yardım alan ile lider arasında doğrudan sembolik bir bağ kurulur. Arjantin’de Juan Perón döneminde sosyal yardımlar genişlerken siyasal sadakat ile ekonomik bağımlılık iç içe geçmiştir. Yardım alan kesim için lider yalnızca yönetici değil, sağlayıcı figürüne dönüşür. Baba figürü. Devlet baba. Baba kızarsa harçlık kesilir.

Modern popülizm bu denklemi daha da inceltmiştir. Artık yalnızca ekmek değil, dikkat de dağıtılır. Sürekli gündem, sürekli kriz, sürekli performans. Politik figürler, yönetmekten çok sahne alır. Dünya albüm çıkaracak kadar performans sergilemiş politik figürle doldu. Sahneyi de çok sevdiler artık, hiç kimse inmek istemiyor.

Yardım dağıtımı bile kameralar eşliğinde gerçekleşir. Kolinin içi kadar kadraj da önemlidir. Fransız düşünür Guy Debord’un “gösteri toplumu” kavramı burada anlam kazanır: Gerçek ilişkilerin yerini temsiller alır. Politik katılımın yerini politik izleme alır. Yurttaş artık tribünde. Maçı izliyor, hakeme kızıyor ama oyuna giremiyor. Kendi kaybedişini izleyip, enteresandır alkışlıyor bile.

Refah devleti ile rıza üretim sistemi arasındaki fark ince ama kritiktir. Gerçek refah devleti, yapısal yoksulluğu azaltır, eğitimi güçlendirir, sağlık ve hukuk sistemini bağımsızlaştırır. Yurttaşa pazarlık gücü kazandırır. Popülist yardım siyaseti ise krizi kalıcılaştırır, yardımı kişiselleştirir ve eleştirel kapasiteyi zayıflatır. Ohhh incecik olduk! Hem midemiz boş hem kafamız. Yani, biri vatandaş üretir, diğeri bağımlı kitle. Vatandaş hak talep eder; bağımlı kitle istikrar ister. Hak talep eden birey yönetilmesi zor bireydir. İstikrar isteyen birey ise riskten kaçınır. Riskten kaçınan toplum ise genellikle “Aman başımıza iş açılmasın” diyerek koliyi mutfağa taşır. sonra ya televizyona ya telefona bakar... Yaslan istikrar(!) kılıflı kırlente!

En ironik olan şudur: Ekmek dağıtmak görece ucuzdur. Eleştirel düşünceyi yaygınlaştırmak pahalıdır. Nitelikli eğitim, özgür medya, güçlü kurumlar ciddi yatırım ister. O kadar çocuğa düşünmeyi, sorgulamayı öğret, felsefe, sanat, bilim ver, hadi düşündüler, derin düşünmeyi, bağlam kurmayı öğret... Pahalı işler bunlar! Üstelik öğrenince bir de dır dır konuşup hesap soracaklar. Yardım kolisi ise hızlı ve görünür bir çözümdür. Hatta üzerine logo basılırsa daha da görünür olur. Bu yüzden bazı sistemler kültürel ve kurumsal altyapıyı zayıflatırken yardım mekanizmasını büyütür. Aç bırakmak kadar bağımlı kılmak da bir yöntemdir ve uzun vadede daha sürdürülebilir görünür. İnsan açlığa isyan eder; bağımlılığa alışır.

Fakat tarih gösteriyor ki bu sürdürülebilirlik yanıltıcı. Roma’da ekmek dağıtımı imparatorluğu ekonomik olarak zorladı, siyasal katılımın erozyonu sistemi kırılganlaştırdı. Ekonomik şok geldiğinde toplumsal dayanıklılık düşüktü. Gösteri bittiğinde arena boş kaldı ama hazine de boştu. Rıza mühendisliği kısa vadede istikrar üretir; uzun vadede ya mali iflasla ya da siyasal patlamayla sonuçlanır. Çünkü insanlar sonsuza kadar tribünde oturmaz. Bir noktada sahaya inmek isterler. Ya da sahaya inebilecek gücü tamamen kaybederler. İkisi de sistem için iyi haber değildir.

Bir toplum sürekli kriz atmosferinde, sürekli yardım beklentisi içinde yaşadığında gelecek tasavvuru daralır. İnsanlar günü kurtarmaya odaklanır. Uzun vadeli hak ve kurumsal reform talepleri geri plana itilir. “Şimdi sırası değil” cümlesi ulusal mottoya dönüşür. Sessizlik satın alınmış olur. Ama satın alınan şey yalnızca bugündür. Gelecek, biriken bağımlılık ve borçla birlikte devralınır. Fatura genellikle gösteriyi izleyenlere çıkar. Eh yani o kadar zaman seyrettin, kusura bakma kardeşim ödeyeceksin!

Yoksulluğun panzehiri yardım değildir; güç dağılımıdır. Güç dağılımı ise hukuk devleti, şeffaflık, eğitim ve örgütlü toplumla mümkündür. Ekmek ve gösteri rızayı mühendislik ürünü hâline getirebilir. Fakat özgürlüğün yerini kalıcı olarak dolduramaz. Tarih boyunca her “istikrar karşılığı sessizlik” sözleşmesinin sonu aynı yere varır: Bir gün ekmek yetmez, gösteri sıkıcı gelir ve insanlar şunu fark eder: Asıl pahalı olan şey kolideki makarna değil, vazgeçilen haktır. Anlarsın ki en pahalı şeyi çok ucuz fiyata vermişsin.

Read more

Anonimlik: Suçun Maskesi mi, Özgürlüğün Sigortası mı?

Anonimlik: Suçun Maskesi mi, Özgürlüğün Sigortası mı?

Anonimlik, en basit tanımıyla ismin geri çekilmesidir; sözün öne çıkmasıdır. İmzanın silinip içeriğin kalmasıdır. Tarih boyunca anonim ressamlar oldu, adı bilinmeyen şairler oldu, takma adla yazan düşünürler oldu. Kimi korkudan, kimi tevazudan, kimi de eserin kişiden bağımsız yaşamasını istediği için adını sakladı. Dijital çağda ise anonimlik yeni bir forma büründü.

By Daphne Emiroğlu