Tasarlanmış Yoksulluk #17 Orta Sınıfın Erimesi
Orta sınıf, modern toplumların en tuhaf yaratıklarından biridir. Ne tam anlamıyla zengin ne de açıkça yoksul olan bu kesim, tarih boyunca kendisini bir tür “denge noktası” olarak tanımladı. Ekonomik literatürde orta sınıf genellikle gelir, eğitim ve mesleki statü üzerinden tarif edilir. Sosyologlar için orta sınıf; düzenli geliri olan, belirli bir eğitim seviyesine sahip, mülk edinme ihtimali bulunan ve çocuklarının kendisinden daha iyi yaşayacağına inanan insanlardan oluşur. Ancak işin en ilginç kısmı şu: Orta sınıf sadece ekonomik bir kategori değildir. Aynı zamanda psikolojik bir sözleşmedir. İnsanlara şu vaadi verir: Çok zengin olmayacaksın ama hayatın kötü de olmayacak. Çalışırsan ilerlersin. Tasarruf edersen ev alırsın. Çocuğunu okutursan o senden daha iyi yaşayacak.
Bu sözleşme yaklaşık yüz yıl boyunca modern toplumların en büyük ideolojik başarılarından biri oldu. Sanayi toplumunun fabrikaları işçi sınıfını üretirken, savaş sonrası refah devleti orta sınıfı üretti. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasında ortaya çıkan ekonomik model, geniş bir orta sınıf yaratmayı başardı. Ev kredileri, sosyal güvenlik sistemleri, kamu eğitimi ve sendikal haklar sayesinde milyonlarca insan ilk kez “güvenli bir hayat” fikrine sahip oldu. Ev, araba, yaz tatili ve emeklilik… Bunlar bir zamanlar aristokrasinin ayrıcalıklarıydı. Sonra orta sınıfın standart paketine dönüştüler.
İşte yine heyecanlı bir noktaya geliyoruz. Orta sınıf aslında bir ekonomik sınıf olmaktan çok bir stabilite mekanizmasıydı. Toplumun en büyük siyasi sigortasıydı. Yoksullar isyan etmesin diye biraz yukarı çekiliyor, zenginler devrilmesin diye biraz aşağıdan besleniyordu. Bu yüzden orta sınıf çoğu zaman “sistemin tamponu” olarak tanımlandı. Ne devrim yapacak kadar yoksul, ne de statükoyu değiştirecek kadar güçlüdür ama demokrasi için de gereklidir.
Bugün yaşanan şey ise bu tamponun yavaş yavaş parçalanmasıdır.
Enflasyon dediğimiz şey, orta sınıfın sessiz düşmanıdır. Yoksullar enflasyonu hemen hisseder çünkü zaten sınırda yaşarlar. Zenginler ise çoğu zaman enflasyondan korunur çünkü varlıkları değer kazanır. Ama orta sınıf için enflasyon daha sinsi bir süreçtir. Maaşın kağıt üzerinde artar ama hayat pahalılaşır. Gelirin yükseliyor gibi görünür ama aslında satın alma gücün düşer. Bu durum ekonomide “gerçek gelir erozyonu” olarak adlandırılır. İnsanlar aynı maaşı alırken hayatları küçülür.
Orta sınıfın trajedisi tam da burada başlar. Çünkü yoksullaşırken bile kendisini yoksul olarak tanımlamaz. Hâlâ orta sınıf olduğunu düşünür. Bu psikolojik durum literatürde “statü gecikmesi” olarak bilinir. İnsanların ekonomik gerçeklikleri ile kimlik algıları arasında bir zaman farkı oluşur. Maaşın artık kira ile savaş halindedir ama sen hâlâ LinkedIn’de kariyer planı yapıyorsundur.
Konut krizi bu çöküşün en dramatik sahnesidir. Bir zamanlar orta sınıfın en büyük hayali ev sahibi olmaktı. Bu sadece bir yatırım değildi; aynı zamanda bir güvenlik duvarıydı. Ev demek geleceğin sabitlenmesi demekti. Ama son yirmi yılda konut piyasası küresel finansın oyun alanına dönüştü. Şehirler yaşanacak yerler olmaktan çıkıp yatırım araçlarına dönüştü. Londra’da, New York’ta, Berlin’de, İstanbul’da aynı hikâye yaşanıyor: Evler insanların yaşayacağı yerler değil, paranın park edeceği alanlar haline geliyor. Ve orta sınıfın parası park edecek kadar onunla kalmıyor.
Bu durumda orta sınıfın başına gelen şey oldukça trajikomiktir. Ev fiyatları o kadar yükselir ki insanlar mortgage almak için bile zengin olmak zorunda kalır. Eskiden kredi almak orta sınıfın yükselme aracıyken, bugün kredi almak bile ayrıcalığa dönüşüyor. Bankalar sana “gelir belgesi” isterken aslında şunu soruyor: Fakir değil misin? Emin miyiz?
Orta sınıfın erimesinin bir diğer motoru genç işsizliğidir. Eğitim sistemi uzun süre orta sınıfın üretim hattı gibi çalıştı. Üniversiteye git, diploma al, iyi bir iş bul. Bu model onlarca yıl boyunca sürdü. Fakat bugün diplomanın ekonomik değeri dramatik şekilde düşüyor. Üniversite sayısı artıyor ama kaliteli iş sayısı aynı hızda artmıyor. Üniversitenin eğitim kalitesi de çok önemli bu arada. Sonuç olarak ortaya yeni bir sınıf çıkıyor: diplomalı prekarya.
Prekarya kelimesi İngilizce “precarious” yani güvencesiz kelimesinden gelir. Bu sınıfın üyeleri eğitimlidir, şehirlerde yaşar, kültürel olarak orta sınıf değerlerine sahiptir ama ekonomik olarak sürekli kırılgan durumdadır. Freelance işler, geçici sözleşmeler, düşük ücretli beyaz yaka pozisyonları… LinkedIn’de “kariyer yolculuğu” diye anlatılan şey aslında modern güvencesizliktir. Yıllardır herkes bu masalları dinlemektedir.
Bütün bu süreçler birleştiğinde ortaya çok garip bir manzara çıkar. Orta sınıf hâlâ orta sınıf gibi yaşamaya çalışır ama artık o hayatı karşılayamaz. Tatil fotoğrafları vardır ama kredi kartı limiti ağlar. Apple laptop vardır ama kira günü yaklaşınca kalp ritmi bozulur.
Sosyolojik açıdan bu durum “statü performansı” olarak tanımlanabilir. İnsanlar gerçek ekonomik durumlarını gizleyerek belirli bir yaşam standardını sürdürmeye çalışır. Çünkü orta sınıf sadece gelir değil, aynı zamanda bir yaşam tarzıdır. Kitap rafı, kahve kültürü, yoga matı, haftasonu brunch’ı… Bunlar sadece aktiviteler değildir; aynı zamanda bir kimliktir.
Fakat, Orta sınıfın büyük kısmı kendi ekonomik çöküşünün sebeplerini yanlış yerde arar. Çünkü sistemsel analiz yapmak yerine bireysel başarı mitine inanmak daha kolaydır. İnsanlar kendilerini şu cümleyle avuturlar: Daha çok çalışsam olurdu. Hayır, çoğu zaman olmazdı. Konut fiyatları maaşların on katı hızla artıyorsa, eğitim maliyetleri yükseliyorsa ve iş piyasası daralıyorsa, bireysel çaba bu yapısal problemi çözemez. Ama orta sınıfın ideolojik eğitimi tam olarak bunu öğretir: Sistem çalışır, sorun sende. Bu yüzden orta sınıf çoğu zaman iki farklı korku arasında sıkışır. Yukarı çıkamamak ve aşağı düşmek. Ve çoğu zaman ikinci korku daha güçlüdür. Çünkü orta sınıfın en büyük kabusu yoksullaşmaktır. Yoksul olmak sadece para kaybetmek değildir; aynı zamanda statü kaybetmektir.
Bu noktada devreye kültürel savunma mekanizmaları girer. İnsanlar ekonomik düşüşlerini sembolik üstünlüklerle telafi etmeye çalışır. Eğitim seviyesi, kültürel sermaye, “biz onlardan farklıyız” duygusu… Sosyolog Pierre Bourdieu bu durumu kültürel sermaye kavramıyla açıklar. İnsanlar ekonomik güçleri azaldığında kültürel üstünlük iddialarını artırır. Yani maaşın düşebilir ama kitaplığın kalınlaşır. Fakat kapitalizm bu savunmayı da bozmaya başladı. Çünkü kültürel alanlar bile artık piyasanın parçası haline geldi. Sanat pahalı, kültür pahalı, şehir pahalı. Orta sınıf bir zamanlar kültürel hayatın taşıyıcısıydı. Bugün ise müze bile turistlere göre fiyatlandırılıyor.
Sonuç olarak orta sınıfın yaşadığı şey basit bir ekonomik kriz değil; varoluşsal bir krizdir. Çünkü orta sınıfın kimliği gelecek fikri üzerine kuruludur. Çocuklarının daha iyi yaşayacağına inanmak bu sınıfın temel motivasyonudur. Fakat bugün genç kuşakların büyük bir kısmı ebeveynlerinden daha iyi yaşayamayacaklarını düşünüyor. Bu durum literatürde “gelecek yoksulluğu” olarak adlandırılır. İnsanların sadece bugünü değil, yarını da kaybetmesi. Bu psikolojik kırılma toplumların siyasi yapısını da değiştirir. Çünkü gelecek inancı zayıfladığında insanlar radikal politikalara daha açık hale gelir. Tarih boyunca birçok siyasi kriz orta sınıfın çöküşüyle bağlantılıdır. Weimar Almanyası, Latin Amerika borç krizleri, Arap Baharı… Orta sınıfın güven kaybı toplumsal istikrarsızlığın önemli bir tetikleyicisidir. Bugün dünya genelinde yaşanan popülist dalgaların arkasında da büyük ölçüde bu süreç vardır. İnsanlar ekonomik olarak sıkıştıklarında karmaşık ekonomik analizler yerine basit suçlular aramaya başlar. Göçmenler, elitler, bürokratlar, akademisyenler… Birilerini suçlamak sistemin yapısal sorunlarını anlamaktan daha kolaydır.
Bu noktada orta sınıfın trajedisine ne demeli! Çünkü bu sınıf tarih boyunca sistemin en sadık destekçilerinden biri oldu. Çalıştı, vergi verdi, kurallara uydu. Ama bugün aynı sistem onların altındaki zemini yavaş yavaş çekiyor. Storylerde tatil paylaşanlar, tekne gezileri, sofralar, içkiler... Merhaba orta sınıf 😄 Merhaba "Acımadı ki!" diye bağıran kardeşim.
Bir zamanlar orta sınıf olmak demek güvenli bir hayat demekti. Bugün ise çoğu insan için orta sınıf olmak sürekli düşmemeye çalıştığın bir ip üzerinde yürümek gibi. Ve işin en komik tarafı şu: Orta sınıf hâlâ kendisini ayrıcalıklı sanıyor. Belki de bu yüzden orta sınıf modern kapitalizmin en büyük illüzyonudur. İnsanlara zengin olmadıkları halde zengin gibi hissettiren bir kimlik. Ama enflasyon, konut krizi ve genç işsizliği gibi gerçekler bu illüzyonu yavaş yavaş parçalıyor.
Bir zamanlar “orta sınıf hayatı” diye bir şey vardı. Şimdi ise giderek daha fazla insan için sadece bir nostalji.