Tasarlanmış Yoksulluk #18 Alışmanın Politikası "Zaten Hep Böyleydi"
Normalleşme dediğimiz şey çoğu zaman toplumsal barışın, olgunluğun ya da istikrarın adı değildir. Pek çok durumda yalnızca sinir sisteminin dayağa uyum sağlamasıdır. İnsan bedeni nasıl sürekli ağrıya maruz kaldığında bir süre sonra o ağrıyı arka plana atmayı öğreniyorsa, toplum da sürekli adaletsizlik, yoksulluk, şiddet, sansür, ayrımcılık ve kuralsızlık içinde yaşadığında bunu “hayatın doğal akışı” diye dosyalamaya başlar. İşte “zaten hep böyleydi” cümlesi tam burada devreye girer. Bu cümle bir tespit gibi görünür ama çoğu zaman siyasal bir teslim belgesidir. Şaşırıyormuş gibi yapıp şaşırmazsın ya da çok şaşırırsın sonra kahvenden yudum alırsın. Duygusal olarak yorgun, zihinsel olarak bıkmış, ahlaki olarak da pasifleşmiş bir toplumun ağzından çıkan küçük ama etkili bir propagandadır: "Zaten hep böyleydi!"
“Zaten hep böyleydi” aslında geçmişi anlatmaz. Geçmişi kullanarak bugünü mazur gösterir. Bu cümle tarihi açıklamaz; tarihi çarpıtarak şimdiki rezaleti meşrulaştırır. Bir memlekette yoksulluk artar, biri çıkar “bizim insanımız zaten hep zorlukla yaşadı” der. Kurumlar çürür, biri “Bu topraklarda sistem mi vardı ki” diye omuz silkeler. Kadın cinayetleri artar, “Erkeklik hep buydu” denir. Gençler umutsuzlaşır, “Gençlik zaten her dönemde bunalımlıydı” denir. Çocuklar kötü eğitim sisteminde öğütülür, “Biz de böyle büyüdük” cümlesi devreye girer: Öğretmen bize sarı dayağı çekerdi diye de ekler. Bu cümleler masum birer gözlem değildir. Bunlar, bozulmayı süreklilik numarasıyla kamufle eden ideolojik cihazlardır. Ve insan bunu kendi kendine yapar: Abi ekmeğini uzatsana balı ben süreyim, sen yorulma.
Normalleşme, bir olayın tekrar etmesiyle oluşmaz sadece. Tekrar eden olayın artık olay gibi algılanmamasıyla oluşur. Bir şey sık yaşandığı için normal olmaz; ona tepki verme kapasitesi aşındırıldığı için normalleşir. Aradaki fark devasa. Yağmurun yağması doğaldır; işçinin ölmesi doğal değildir. Enflasyonun belli dalgalar halinde yaşanması mümkündür; insanların hayat planı kuramaması doğal değildir. Yönetim krizleri olabilir; hukuksuzluğun rutin yönetim tekniği haline gelmesi doğal değildir. Ama normalleşmenin politikası tam da burada çalışır: Olması gereken ile katlanılmak zorunda bırakılan şey arasındaki sınırı siler. İnsanlara “rahatsız olduğun şey aslında düzenin parçası” dedirtir. Böylece skandal, gündelik hayat dekoruna dönüşür. Berbat haberler dinlersin; "Ay bunlar zaten ahlaksız!" çıkar ağzından. E peki bizim ahlakımız? Ahlakın yok olduğu yerde, varlığını sürdüren ahlak da hiç bir işe yaramayan bir ayrıntı mı o zaman?
Bu dönüşüm kaba kuvvetle tek başına olmaz. Sürekli tekrarlanan söylemler, medya ritmi, gündem bombardımanı, kurumsal belirsizlik ve yorgunluk üretimiyle olur. İnsan zihni sınırsız bir dehşet işleme kapasitesine sahip değildir.Yalpalıyor, karışıyor ve bıkıyor. Her gün yeni bir kriz, yeni bir saçmalık, yeni bir rezillik, yeni bir skandal, yeni bir aşağılanma geldiğinde toplum önce öfkelenir, sonra yorulur, en sonunda da ayıklamayı bırakır. İşte iktidar teknikleri tam burada incelir. Baskının en verimli hali her zaman cop değildir; bazen çok daha sofistike bir şeydir: insanları sürekli bir şeylere maruz bırakıp sonunda “boş ver ya” kıvamına getirmek. Distopya bazen tankla gelmez; bazen bildirim sesiyle gelir. Arkadaşlar birbirine "Aman boşver hayatımıza bakalım!" Oysa ortada bakılacak bir hayat yoktur aslında... Günlük hazlar falan... Çekirdek çitleme.
“Zaten hep böyleydi” cümlesinin anatomisini çıkarınca birkaç katman görürüz. İlk katman tarihsel sis perdesidir. Bu cümle, geçmişi homojen ve değişmez bir karanlık olarak resmeder. Oysa hiçbir toplum, hiçbir dönem, hiçbir siyasal yapı mutlak biçimde “hep aynı” değildir. Tarih, sürekli mücadelelerin, kırılmaların, ilerlemelerin, yenilgilerin ve tekrar kazanımların alanıdır. Kadınların oy hakkı hep yoktu; işçi hakları hep yoktu; ifade özgürlüğü hep bu kadar dar değildi ya da hep bu kadar geniş değildi; eğitim fırsatları, sağlık sistemleri, hukuk normları tarih içinde değişti. “Hep böyleydi” demek, bu mücadele tarihini çöp kutusuna atmak demektir. Daha kötüsü, bugün elde olanı da savunmasız bırakır. Çünkü bir şeyin değişebileceği fikri ölürse, onu değiştirme iradesi de ölür.
İkinci katman ahlaki uyuşturmadır. Bu cümle, tanıklık ettiğimiz kötülük karşısında vicdani sorumluluğu azaltır. İnsan, “bu yeni bir şey değil” dediği anda, müdahale zorunluluğunu da askıya alır. Sanki eski olması kötülüğü hafifletiyormuş gibi. Halbuki tam tersi gerekir: Uzun süredir var olan kötülük daha da büyük bir skandaldır. Çünkü bu, sadece kötülüğün varlığını değil, yıllardır ortadan kaldırılamamış olmasını da gösterir. Bir toplumda yoksulluk kuşaktan kuşağa sürüyorsa bu kader değil, sistem tasarımıdır. Bir ülkede hukuksuzluk sürekli tekrar ediyorsa bu “coğrafya” değil, siyasal mühendisliktir. Eski olması onu doğal değil, daha da suçlayıcı yapar. Ama işte insan beyni bazen tam bir fırsatçı memur gibi çalışır; sorumluluktan kaçmak için “eskiden beri var” dosyasını hemen önüne çeker. Görüyorsunuz insan beyni en gerekli olduğu yerlerde yalpalıyor.
Üçüncü katman sınıfsal işlevdir. Normalleşme herkese eşit dağılmaz. Bir şeyin normal sayılması genellikle o şeyin maliyetini alt sınıfların, güvencesizlerin, kadınların, göçmenlerin, çocukların, kısacası zaten kırılgan bırakılmış grupların taşıması sayesinde mümkündür. Varlıklı biri için yüksek enflasyon moral bozucu bir ekonomik haber olabilir; yoksul biri için öğünün küçülmesidir. Güvenceli biri için hukuksuzluk “ülkenin kötü gidişatı” olabilir; güvencesiz biri için işinden atılmak, susturulmak, dövülmek, tutuklanmak, aç kalmak demektir. Normalleşme yukarıdakiler için söylem, aşağıdakiler için yaşam biçimidir. O yüzden “zaten hep böyleydi” cümlesi çoğu zaman yukarıdan söylenir ama bedeli aşağıda ödenir.
Bu cümlenin bir başka sinsi tarafı da eşiği sürekli aşağı çekmesidir. Toplumların tahammül sınırı sabit değildir; yeniden eğitilir. Bir dönem büyük infial yaratacak bir olay, birkaç yıl sonra küçük bir haber bandına sıkışabilir. Bugün kabul edilmeyen şey, yeterince tekrarlanırsa yarın yönetilebilir, ertesi gün de unutulabilir hale gelir. Önce istisna gelir, sonra istisnanın gerekçesi üretilir, ardından istisna çoğalır, en sonunda da genel kurala dönüşür. İnsanlar bu sürecin tam ortasında yaşarken dönüşümün büyüklüğünü çoğu zaman fark etmez. Çünkü eşik her gün milim milim oynar. Kurbağa haşlama metaforu biraz bayat olabilir ama insanlık da bazen tam bir tencere memelisi gibi davranıyor, yapacak bir şey yok.
Normalleşmenin politikası aynı zamanda dil politikasıdır. Kelimeler sertliğini kaybettikçe gerçeklik de yumuşatılmış görünür. İşten atma “revizyon” olur. Sansür “hassasiyet” olur. Açlık “tasarruf kültürü” olur. Çürüme “yerli dinamik” olur. Kayırmacılık “güven ilişkisi” olur. Şiddet “gerginlik” diye geçer. Katliam “olay” olur. Böylece kelime, gerçeği açıklamak yerine onu sterilize eden bir paketleme malzemesine dönüşür. “Zaten hep böyleydi” bu dil rejiminin joker kartıdır. En zor durumda masaya sürülür, tartışmayı bitirir, muhasebeyi kapatır, herkesin üstüne hafif bir kader tozu serper. Cümle kısadır ama etkisi büyüktür; küçük bir mezar taşı gibi. Üstüne geçmişi yazar, altına bugünü gömer.
Peki insanlar neden bu cümleye sarılır? Çünkü sürekli alarm halinde yaşamak imkânsızdır. İnsan ruhu korunmak ister. Hani o aradığımız bir damla huzur var ya, hani o güzel gözlü ceylanların pınarı, hani kuşlar ağaçlar diye de gidebilir... Her gün her şeye öfke duyamaz. Her an tetikte kalamaz. Normalleşme biraz da psikolojik bir savunma mekanizmasıdır. Sorun şu ki bireysel savunma mekanizması, siyasal düzeyde iktidarın en sevdiği atmosferi yaratır. Yorgun yurttaş, yönetmesi kolay yurttaştır. Tepkisini ölçülü değil, tükenmiş kullanan toplumlar sonunda tepkisizleşir. Dolayısıyla normalleşmeyi yalnızca ahlaki bir zayıflık diye okumak eksik olur. Bu aynı zamanda yönetilen kitlelerde üretilmiş bir adaptasyon biçimidir. İnsanlar bazen korktukları için değil, bitkin oldukları için susar. Ve iktidarlar bu bitkinliği çok sever. Çünkü korku bazen isyan doğurur; yorgunluk ise koltuğa gömer.
Ancak burada tehlikeli bir yanlış anlaşılma da var. Dayanıklılık ile normalleşme aynı şey değildir. İnsanlar zor koşullarda hayatta kalmak için çeşitli uyum stratejileri geliştirir. Bu onurlu da olabilir, yaratıcı da olabilir. Ama bu stratejiler baskıyı meşrulaştırmaya başladığında iş değişir. Yoksulluk içinde dayanışma ağları kurmak başka şeydir; yoksulluğu toplum karakteri sanmak başka şey. Sansür koşullarında dolaylı anlatım geliştirmek başka şeydir; sansürü kültürel norm diye içselleştirmek başka şey. Yani hayatta kalma refleksi ile teslimiyet arasında ince ama belirleyici bir çizgi vardır. Normalleşmenin politikası tam da bu çizgiyi görünmez kılmaya çalışır.
“Biz de böyle büyüdük” cümlesi bunun aile içindeki versiyonudur. Koca bir toplumsal miras transfer mekanizması! Şiddet gördün, onu terbiye diye aktardın. Yoksunluk yaşadın, onu karakter eğitimi diye romantize ettin. Aşağılandın, onu hayat bilgisi diye paketledin. Bastırıldın, onu saygı diye çevirdin. Sonra bir nesil daha aynı öğütü yedi. Böylece travma gelenek diye dolaşıma girdi. Toplumların birçok karanlık pratiği böyle sürer: Acının adı değiştirilir, sürekliliği değer sanılır. Sonra biri çıkıp “ama bu sağlıksız” dediğinde sanki aile yadigârı bakır tencereye hakaret etmiş gibi tepki verilir. Halbuki mesele bakır tencere değil, içinde nesillerdir kaynayan zehirli çorbadır. Herkes kaşıklayıp durur.
Bu yüzden “zaten hep böyleydi” cümlesine verilecek en önemli cevap tarihsel hafızadır. Hayır, hep böyle değildi. Ve hep böyle olmak zorunda da değil. Toplumlar değişir; haklar mücadeleyle genişler; kurumlar inşa edilir ya da yıkılır; kamusal ahlak çürütülebilir ama yeniden kurulabilir. Tarih, kaderin düz çizgisi değildir. Daha doğrusu, öyleymiş gibi anlatılması siyasal bir çıkar işidir. Çünkü insanlar değişimin mümkün olduğuna inanırsa talep eder. Talep ederse örgütlenir. Örgütlenirse rahatsızlık yaratır. Güç sahipleri de en çok bundan hoşlanmaz. Düzenin sevdiği vatandaş modeli, skandalı meteoroloji gibi izleyen vatandaştır: “Bugün de hukuksuzluk varmış, kuzeyden gelmiş.”, "Kız bir yandan yaprak sarmaları yapalım da yolsuzluk dinleyelim" O yapraklar gibi sarılmışsındır haberin yoktur. O halde mesele yalnızca kötüye alışmamak değil; kötüye alışmanın dilini teşhir etmektir. Bir toplum ancak maruz kaldığı şeyi adlandırabildiği ölçüde ona karşı koyabilir. “Bu zaten vardı” yerine “bu bilinçli biçimde sürdürülüyor” diyebilmek gerekir. “Hayat böyle” yerine “böyle kurulmuş” diyebilmek gerekir. “Bizim memleketin kaderi” yerine “çıkar ilişkileri bunu yeniden üretiyor” diyebilmek gerekir. Çünkü kader söylemi, siyasal sorumluluğu buharlaştırmanın en ucuz yoludur. Kader, beceriksizliğin ilahi versiyonu gibi kullanılır çoğu zaman. Birileri karar alır, birileri zenginleşir, birileri korunur, birileri ezilir; sonra bütün bu tasarlanmış sonuçlara “nasip” denir. Kozmik bir muhasebe hilesi resmen. E iyi de kardeşim, bu kozmik düzen sürekli aynı insanları kayırıyor?
Normalleşmeye karşı en önemli panzehirlerden biri de karşılaştırma yeteneğidir. Dünü bugünden, başka ülkeleri buradan, farklı sınıfların deneyimlerini birbirinden ayırabilmek. Çünkü normalleşme bulanıklık sever. Her şeyi aynılaştırır, farkları siler, neden-sonuç zincirini dağıtır. Oysa berraklık siyasidir. Bir üniversitenin çökmesiyle bir okulun eksikliği aynı şey değildir. Geçici ekonomik daralma ile yapısal yoksullaştırma aynı şey değildir. Münferit suç ile cezasızlık rejimi aynı şey değildir. Dil berraklaştıkça sorumluluk da berraklaşır.
Sonuçta “zaten hep böyleydi” cümlesi bilgelik değil, çoğu zaman tükenmiş aklın kısa yoludur. Bazen korkaklığın, bazen yorgunluğun, bazen de çıkar ortaklığının cümlesidir. En tehlikeli hali ise makul görünmesidir. Çünkü bağırmaz, tehdit etmez, slogan atmaz. Sadece omuz silker. Ve bazen bir toplumun çöküşünde en büyük rolü yumruklar değil, omuz silkme alır. Gürültülü kötülük kadar sessiz kabulleniş de tarih yapar. Bu yüzden bir yerde herkes aynı yorgun cümleyi kurmaya başlamışsa, orada sadece baskı değil, baskının pedagojisi de çalışıyor demektir. İnsanlara neye kızacaklarını değil, neye alışacaklarını öğreten bir düzen vardır. Ve bu düzenin en sevdiği vatandaş tipi, başına geleni analiz eden değil, onu tabiat olayı sanandır. Sel olur gibi yoksulluk, deprem olur gibi hukuksuzluk, mevsim değişir gibi aşağılanma yaşıyorsan, siyaset görünmez hale gelir. İşte normalleşmenin esas zaferi budur: Yapay olanı doğal göstermek.
Ama yapay olan doğa değildir. Kurulmuştur. Sürdürülmüştür. Fayda üretmiştir. Birilerini korumuş, birilerini ezmiştir. O yüzden “zaten hep böyleydi” dendiğinde verilmesi gereken cevap gayet basittir: Hayır. Böyle yapıldı. Ve yapıldıysa, bozulabilir. Tarihin en güzel yanı da budur zaten; sonsuza kadar süreceği söylenen nice düzen, sonunda kendi kibri içinde çürüyüp gitmiştir. İnsanlık bazen geç anlar, evet. Hatta bazen tokadı yedikten sonra bile “belki rüzgârdır” diye dolaşır. Ama bir kez kelimeler düzelince, gerçeklik de yerinden oynamaya başlar. Normalleşmenin politikası o yüzden önce dilde yenilmelidir. Çünkü bazı cümleler sadece cümle değildir; paslı bir kilittir. Onu açmadan kapı açılmaz.
Coğrafya kader değildir. Bir arka plandır. Kaderi o coğrafyadaki insanlar yazar. Coğrafyaya değil de, yazılan hikaye de rolü gönüllü üstlenenlere kendi zihinlerinin coğrafyası öğretilmelidir belki de...