Yıkıldığını Görmek Zordur

Yıkıldığını Görmek Zordur

Otokrat ve diktatör liderlerin ortaya çıkışı, bireysel psikolojinin toplumsal psikolojiyle kesiştiği o karanlık eşikte belirir. Bu tür liderler yalnızca siyasi bir yapıdaki boşluğu doldurmaz; toplumun bilinçaltındaki korkuları, beklentileri, öfkeyi, intikam arzusunu ve kurtarıcı mitini kendi kişiliklerinde toplar. Böylece liderin psikolojisi ile halkın psikolojisi simbiyotik bir hâle gelir: biri hükmetmek isterken diğeri hükmedilmek istemediğini zanneder ama düzen, güven ve “biri gelsin de şu karmaşayı toplasın” arzusuyla pasif bir rıza üretir. Tarih boyunca görülen tüm otokratik yükselişlerde bu iki katman —liderin kişisel patolojisi ve toplumun duygusal açlığı— aynı anda devrededir.

Bu liderlerin kişilik özelliklerinde gözlemlenen en belirgin yapı, narsisizm ile paranoid kişilik örüntüsünün iç içe geçmesidir. Narsisistik boyut, kendilerini tarihin öznesi olarak görmelerini sağlar; dünya, onlar sahnede olduğu sürece anlam kazanır. Büyüklük sanrısı yalnızca politik bir iddia değil, kişisel bir inançtır. Bu sanrı hangimizin hayatına girse dünya ile bağları da koparmıyor mu? Arka arkaya gelen başarıların ya da başarısız yalanların sonu bu sanrı çamurunun içinde geçmiyor mu? Stalin’in, Lenin’in gölgesini dahi ortadan kaldırmak için tarihi yeniden yazdırması, sadece bir güç hamlesi değil, içsel bir zorunluluktu: kendi efsanesinin dışında hiçbir otorite, hiçbir parlaklık kalmamalıydı. İnsanın kendini parlarken görmeyi istemesi sorun değil, bence hepimiz kendi çapımızda parlıyoruz, sorun şu ki tek başımıza parlayamayız... Hitler’in “Tarih beni anlayacaktır” cümlesine yüklediği mutlak güven, Mussolini’nin beden dilinde sürekli dramatizasyon arayışı veya Saddam Hüseyin’in kitaplarına atılan övgü dolu önsözlerin zorunlu tutulması hep aynı ruhsal dokudan beslenir. Bu liderler, kendilerini birer siyasi figür olarak değil, birer kader eşiği, birer tarih kırılması olarak görürler. En sonunda kendilerine baktıkları aynanın üstlerine yıkıldığını gördüler

Buna eşlik eden paranoid örüntü ise temel bir tehdit algısına dayanır. Diktatörlerin çoğunda dünyayı ikiye ayıran katı bir ayrım vardır: dostlar ve düşmanlar. Ancak en yakınındakiler bile kolayca ikinci kategoriye kayabilir. Stalin’in kendi kadrolarını sistemli şekilde tasfiye edişi, Mao’nun sürekli “karşı devrimci” avına çıkması, Enver Hoca’nın inanılmaz boyutlara ulaşan izolasyonculuğu, Franco’nun devlet içindeki gölgesel yapıları takıntılı biçimde takip ettirmesi… Hepsi, içsel bir güvensizliğin dış politikaya ve iç güvenlik aygıtına yansımasıdır. Bu liderler için sadakat, asla kalıcı değildir; çünkü otoriteye değil, bizzat onların kişiliğine duyulan bir sadakat talep edilir. İdeolojiye, varolan rejime, düşünceye ya da inanca değil, ona tam bir sadakat, hatta bu öyle bir sadakatti kendini feda edecek kadar hazır olacağın bir sadakat... Bu talebin karşılanmama ihtimali bile tehdit sayılır ve baskının ritüelleşmesine yol açar.

Diktatörlerin toplumsal sahnedeki davranış biçimleri de psikolojik kökenlerle açıklanabilir. Freud’un “libidinal bağ” kavramıyla tarif ettiği, kitlelerin lidere yönelttiği duygusal enerji, otokrat figüründe iki yönlü bir ayna işlevi görür: Lider, kitleye büyüklük duygusu vadederken aynı anda onların narsisizmine de dokunur. Kitle, liderin şahsında kendi güçsüzlüklerinin telafisini görür. Bu karşılıklı doyum mekaniği, kitlenin eleştirel düşünmeyi bırakmasına, liderin ise kendini neredeyse tanrısal bir konuma yerleştirmesine hizmet eder. Kuzey Kore’de Kim Il-sung’un biyografisinin efsanelerle süslenmesi veya Mussolini’nin bedenini teatral bir “Roma İmparatoru estetiği” ile sergilemesi yalnızca propaganda değil, psikolojik bir ihtiyaçtır: üstünlüğün görünür kılınması.

Otokratların kaçınılmaz bir başka yönü, gerçeği eğip bükme becerileridir. Bu, yalnızca yalan söylemek değildir; kendi gerçekliklerini üretme arzusudur. Hannah Arendt’in totalitarizm analizinde vurguladığı gibi, bu liderler “gerçek ile kurgu arasındaki sınırı ortadan kaldırarak” kitleleri sürekli bir belirsizliğe sürükler. Belirsizlik, liderin en büyük silahıdır; çünkü açık bir gerçeklik ortamında liderin tutarsızlıkları hemen görünür olur. Bu nedenle Hitler, Goebbels aracılığıyla propagandayı bir sanat formuna dönüştürürken; Stalin, fotoğraflardan sildiği insanlarla kendi tarih anlatısını yeniden inşa ederken; Saddam Hüseyin, yenilgiyi “zafer” olarak açıklarken aynı psikolojik mekanizmaya başvurur: Gerçek esnerse lider güçlenir.

Tüm diktatörlerde gözlemlenen bir diğer ortaklık ise “kader” temasının kullanılmasıdır. Bu liderler, kişisel hırslarını toplumun kaderiymiş gibi sunar. Julius Caesar’dan Napolyon’a, Franco’dan günümüzün çeşitli otokratik figürlerine kadar birçok örnekte lider kendisini ulusun koruyucu babası, tarihin doğal sonucu veya ilahi bir seçim olarak konumlandırır. Bu, yalnızca siyasi bir manevra değil, derin bir psikolojik savunma mekanizmasıdır: Hırsın adını kader koymak, hem içsel çatışmayı giderir hem de eleştiriyi şeytanlaştırır.

Bu tür liderlerin özel hayatları da ortak örüntüler sunar. Aşırı kontrol ihtiyacı, her alana sirayet eder. Kimi zaman abartılı bir lüks düşkünlüğü (Muammer Kaddafi’nin altın tabancaları ve çöl sarayları), kimi zaman teatral sadelik gösterileri (Stalin’in mütevazı bir odada uyuduğunu iddia eden propaganda), kimi zaman da aile içi paranoyalar şeklinde ortaya çıkar. Tarihte birçok diktatörün en yakın aile bireylerine bile güvenmediği, hatta kimi zaman onları da tasfiye ettiği görülür. Bu liderler için bağ kurmak tehlikelidir; çünkü bağ kurmak güç devretmek anlamına gelir.

Son aşamada ise otokratların kaçınılmaz yalnızlığı gelir. Dışarıdan bakıldığında mutlak gücün zirvesindedirler; ancak içeride, daima tehdit altında olduklarına inanan, duygusal olarak izole, güvenemeyen bir ruh vardır. Hitler’in bunker günlerinde gerçeklikten tamamen kopması, Stalin’in son yıllarında tıbbi yardım almayı reddetmesi, Kaddafi’nin kendi subaylarından korkarak çadırında korumalarıyla uyuması hep bu yalnızlığın yansımalarıdır. Güç arttıkça korku artar; korku arttıkça baskı artar; baskı arttıkça toplum lideri daha fazla yalnızlaştırır. Bu da diktatörlüğün kendi kendini yiyen yapısını oluşturur: En güçlü görünen, aslında en kırılgan olan kişidir.

Sonuçta otokrat ya da diktatörlerin psikolojisi, bireysel patolojinin tarihsel fırsatla buluştuğu noktada şekillenir. Toplum, bir liderin büyüklük yanılsamasına kapılırken lider de toplumun korkularından güç devşirir. Bu karşılıklı uyum, rıza ile zorun karıştığı bir alan yaratır. Diktatör, kitleye “Ben sizin kaderinizim” der; kitle ise çoğu zaman, farkında olmadan, “Kaderimiz sen ol” diye karşılık verir. Ancak tarihin bize söylediği tek kesin şey şudur: Bu ilişki asla uzun sürmez, çünkü yalan üzerine kurulu bir güç nihayetinde kendi ağırlığı altında çöker. Otokratların ortak psikolojisi, kendi zaferleriyle değil, kendi çöküşleriyle doğrulanır.

Peki asıl soruya gelelim...

İnsanlar çöküşü mutlak olan bir şeyi neden destekler?

Bu sorunun cevabı, insan psikolojisinin en derin yarıklarından birine uzanır. Çünkü insanlar çoğu zaman gerçeğe değil, gerçeğin dayanılır bir versiyonuna tutunur. Belirsizlik, kaos ve geleceğin karanlık ihtimalleri karşısında birçok kişi için güçlü bir lider, gerçeğin ta kendisinden daha güven vericidir. Bu liderin yanlışları, krizleri ya da baskıları bile, belirsizliğin dipsiz kuyusundan daha az korkutucudur. Psikoloji literatüründe “otoriteye teslimiyet” olarak tanımlanan bu eğilim, insanların karmaşık sorunları tek bir güçlü figüre devrederek rahatlama arzusuyla ilgilidir. Bir lider ne kadar mutlak görünürse, birey kendi zayıflığını o kadar görmezden gelebilir.

Ayrıca kitleler çoğu zaman çöküşü görmez, çünkü çöküş yavaş ilerler; adım adım, alıştıra alıştıra… Tıpkı kaynar suya konulan bir kurbağanın tepkisiz kalması gibi, baskı da yavaş yükseldiğinde insanlar onu ancak geriye dönüp baktıklarında fark eder. Bu süreçte lider, hem sorunların kaynağı hem de tek çözüm gibi sunulur. Böylece paradoksal bir bağ kurulur: Çöküşü yaratan elde tutulan tek dal olur.

Bir diğer etken ise kimliktir. Lideri desteklemek, çoğu kişi için bir siyasi tercih değil, bir kimlik beyanıdır. Kimlikler kolay değişmez; hatta tehdit altında daha da sertleşir. Bu nedenle bir diktatörün başarısızlıkları bile destekçide sadakati artırabilir. Çünkü lidere saldırı, kişiye saldırı gibi hissedilir. Bu psikolojik mekanizma, tarihte defalarca gözlemlenmiştir: Bir lider ne kadar köşeye sıkışırsa sadık kitlesi o kadar kenetlenir. Çöküşü görmek yerine, “biz” ile “onlar” arasındaki savaşın sürdüğüne inanmak daha rahattır.

Ve son olarak: umut. İnsanlar, kendi umutlarını bir liderin üzerine yatırdıklarında, o liderin çöküşünü kabul etmek kendi umutlarının ölümünü kabul etmekle eşdeğer olur. Bu nedenle pek çok kişi, gerçeğin acısından korunmak için yanılsamanın sıcaklığına sığınır. İnsan zihni, acı verici bir hakikati kabul etmek yerine tatlı bir yalanı sürdürmeyi tercih eder. Tarih boyunca diktatörlerin çöküşleri, liderden çok kitlelerin kırılma anlarıdır: “Ben nasıl göremedim?” sorusu, çoğu kişi için dayanılmazdır.

İşte bu yüzden insanlar, çöküşün kaçınılmaz olduğu bir şeyi bile desteklemeye devam eder: Çünkü insan ruhu, gerçeğin soğukluğundan çok, hikâyelerin sıcaklığıyla yaşar. Ve bazen, bir hikâyenin yıkıldığını görmek, bir rejimin yıkıldığını görmekten çok daha zordur. İnsan zoru sevmez...

Kaynakça:

Arendt, H. (1966). The origins of totalitarianism. Harcourt, Brace & World.

Becker, E. (1973). The denial of death. Free Press.

Bracher, K. D. (1970). The German dictatorship: The origins, structure, and effects of National Socialism. Praeger.

Bullock, A. (1993). Hitler and Stalin: Parallel lives. Vintage.

Byrne, J. (Ed.). (2001). The Albanian gulag: Enver Hoxha’s prison system. I.B. Tauris.

Cottam, R. (1977). “Foreign policy decision making: The influence of leader personality.” Political Science Quarterly, 92(3), 403–429.

Dikötter, F. (2010). Mao’s great famine: The history of China’s most devastating catastrophe. Walker & Company.

Fromm, E. (1941). Escape from freedom. Farrar & Rinehart.

Glad, B. (2002). “Why tyrants go too far: Malignant narcissism and absolute power.” Political Psychology, 23(1), 1–37.

Kershaw, I. (2008). Hitler: A biography. W. W. Norton & Company.

Khlevniuk, O. (2015). Stalin: New biography of a dictator. Yale University Press.

Lifton, R. J. (1986). The Nazi doctors: Medical killing and the psychology of genocide. Basic Books.

O’Donnell, G. (1994). “Delegative democracy.” Journal of Democracy, 5(1), 55–69.

Post, J. (2010). Leaders and their followers in a dangerous world: The psychology of political behavior. Cornell University Press.

Rees, E. (2004). Biographical dictionary of Albanian communism. I.B. Tauris.

Volkan, V. (1988). The need to have enemies and allies: From clinical practice to international relationships. Jason Aronson.

Weinberg, G. (1994). A world at arms: A global history of World War II. Cambridge University Press.

Winter, D. G. (1991). “A motive-based analytic framework for the study of political leaders.” Journal of Social Issues, 47(2), 11–28.

Read more

Kayıp Üzerinden Kurulan Düzen: Kumar Neden Hiç Bitmez?

Kayıp Üzerinden Kurulan Düzen: Kumar Neden Hiç Bitmez?

Kumar bağımlılığı çoğu zaman yanlış bir yerden ele alınıyor. Toplum bu meseleyi genellikle ahlak, irade ya da karakter üzerinden okumayı sever. “Tutamadı kendini”, “zayıf iradeli”, “paraya dayanamadı” gibi açıklamalar hem rahatlatıcıdır hem de yanıltıcı. Rahatlatıcıdır, çünkü sorunu bireyin içine hapseder; yanıltıcıdır, çünkü gerçeği ıskalar. Kumar bağımlılığı esasen bir karakter meselesi

By Daphne Emiroğlu