Açık Büfe Dünya, Kapalı İştah İnsan
2026 ile öpüştük, koklaştık ve hâlâ “bir şeyler yolunda değil ama tam da depresyon denecek kadar dramatik değil.. Neredeyse kolektif sıkıntılı, dertli bir iç ses sürekli konuşuyor. İnsanlar çalışıyor, konuşuyor, gülüyor, story atıyor, tatil yapıyor; ama bunların hiçbiri eskisi gibi bir şey hissettirmiyor. Hayat açık büfe gibi duruyor ama iştah yok. Bu hâlin adı literatürde iki kavram arasında salınıyor: anhedoni ve languishing. Biri klinik psikiyatrinin soğuk laboratuvar ışıkları altında tanımlanmış, diğeri pozitif psikolojinin “iyi hissetmiyorsun ama hasta da değilsin” diye kibarca omzuna dokunan eli. İkisi birlikte dolaşıma girdiğinde ortaya çıkan şey ise modern çağın ruh hâli: ne çökmüş, ne iyileşmiş, ne umutlu, ne tamamen vazgeçmiş; sadece tuhaf biçimde keyifsiz.
Anhedoni, teknik olarak haz alma kapasitesinin azalması ya da kaybı demek. Sevdiğin şeyleri yapıyorsun ama beynin “teşekkürler, almayayım” diyor. Kahve içiyorsun, tadı var ama anlamı yok. Müzik dinliyorsun, kulağına geliyor ama içine girmiyor. Sosyal psikolojinin diliyle söylersek: ödül sistemi çalışıyor gibi yapıyor ama fişi yarım takılı. Bu durum uzun yıllardır depresyonun çekirdek belirtilerinden biri olarak tanımlanıyor; fakat pandemiyle birlikte anhedoni, depresyonun VIP salonundan çıkıp ekonomi sınıfına indi. Yani sadece “klinik” vakalarda değil, işine giden, çocuğunu okula bırakan, Zoom’da toplantıya giren milyonlarca insanda dolaşan bir hâle geldi. Çünkü pandemi, beynin ödül sistemini besleyen şeyleri sistematik olarak kesti: sosyal temas, öngörülebilir gelecek, güvenlik hissi, küçük ama düzenli hazlar. Üstüne bir de kronik stres ekledi. Beyin böyle durumlarda çok rasyonel davranır: “Eğlenmek lüks, hayatta kalmaya odaklan.” Sonra hayatta kalma modu kapanmaz, çünkü dünya bir türlü “tehlike geçti” sinyali vermez. Hepimizi şok eden karantina yaşamından sonra gezegenin her yerinde olan bitenler de bu sinyalin kapanmasını engelledi. Bozulan ekonomi, savaşlar, soykırım, gösterilen çabaya karşın çözümün olmaması, masumların ölümü... Hiç biri kolay değil...
Languishing ise daha kibar ama daha sinsidir. Depresyon değildir; çünkü yataktan çıkıyorsundur. Anksiyete değildir; panik atak geçirmiyorsundur. Ama iyi de değilsindir. Günler birbirine benzer, zaman akar ama iz bırakmaz. Psikolojide buna bazen “düşük yoğunluklu mutsuzluk” gibi masum tanımlar verilir; ama pratikte yaşanan şey şudur: hayat vitesi boşa atmıştır, motor çalışıyordur ama araba ilerlemez. Languishing’in pandemi sonrası bu kadar konuşulmasının nedeni, insanların büyük bir kısmının tam olarak bu gri alana düşmesidir. Ne yardım isteyecek kadar kötü, ne de kendi kendine toparlanacak kadar iyi. Modern sistemler bu hâli sever; çünkü üretkenlik tamamen çökmez, ama isyan da çıkmaz. İnsanlar sürünür ama kopmaz. Zaten kelimenin kökü de bunu söyler: sürünmek, solmak, askıda kalmak. Tebessümlerimiz gizli bir el tarafından hortumlandı. Bence son yüzyılın en büyük vurgunu...
Bu iki hâlin hâlâ geçerli olmasının nedeni pandeminin bitmemesi değil; pandeminin bitmiş sayılmasına rağmen etkilerinin bitmemesidir. Pandemi bir olay değildi, bir süreçti. O süreçte bedenler enfeksiyonla, zihinler belirsizlikle, toplumsal yapılar güvensizlikle tanıştı. Sonra herkes “normal” kelimesini ağzına aldı ama kimse normalin nereye taşındığını söylemedi. Eski normal yok oldu, yenisi ise henüz kurulmadı. İnsan beyni belirsizliği sevmez. Belirsizlik uzadıkça, ödül sistemini kısar. “Nasıl olsa her şey geçici” hissi kalıcı hâle gelince, keyif duygusu da geçici ilan edilir. Yeni normal derken, artık kesintisiz yeni bir keyifsizlikle tanıştık.
Bir de işin biyolojik tarafı var ki burada romantik açıklamalar işe yaramaz. Uzun süreli stres, kortizol sistemini bozar. Uyku kalitesi düşer, dikkat parçalanır, beden sürekli “tetikte” kalır. Bu hâl aylarca, yıllarca sürdüğünde beyin, ödül sinyallerine duyarsızlaşır. Bazı çalışmalarda COVID geçirmiş bireylerde, özellikle uzun COVID yaşayanlarda, depresif belirtiler ve anhedoni benzeri semptomların aylarca sürdüğü gösterildi. Ama mesele sadece virüsü geçirenler değil. Virüsü geçirmeyenler de kolektif bir stres havuzunda yüzdü. Yani bu biraz pasif içicilik gibi: sigarayı sen içmesen bile dumanı soludun.
Davranışsal taraf daha da acımasız. Pandemiyle birlikte hayatın merkezi ekran oldu. Ekranlar hızlı, parlak ve sürekli uyarıcı sundu. Dopamin geldi ama küçük dozlarda, sık sık ve yüzeysel. Bu da derin tatmin devrelerini köreltti. Sonuç: çok şey yapıyorsun ama hiçbir şey seni “doyurmuyor.” Bir noktadan sonra insanlar keyfi kovalamaktan vazgeçti; çünkü kovalamak yorucu. Languishing tam da burada yerleşti: “Bir şeyler yapıyorum ama niye yaptığımı bilmiyorum.” Anhedoni ise bunun daha ileri aşaması: “Zaten yapsam da bir şey hissetmiyorum.”
Bütün bunların üzerine bir de ekonomik ve toplumsal gerçeklik bindi. Pandemi sonrası dünya, kısa bir toparlanma masalının ardından kalıcı bir kriz rejimine geçti. Enflasyon, barınma krizi, gelir adaletsizliği ve güvencesiz çalışma artık “olağanüstü hâl” değil, yeni standart. İnsanların zihni sürekli hesap yapıyor: kira, gıda, sağlık, gelecek. Beyin bu hesap modundayken keyif üretmez. Çünkü keyif, güvenli artıktan çıkar; artığın olmadığı yerde haz da lüks olur. Ekonomi sadece cüzdanı değil, sinir sistemini de yorar. İnsanlar artık gelecek planı yapmıyor; sadece hasarsız çıkmaya çalışıyor. Bu da anhedoniyi kişisel bir sorun olmaktan çıkarıp yapısal bir belirtiye dönüştürüyor.
Siyaset ise bu keyifsizlik hâlinin üstüne ekstra bir ağırlık bindirdi. COVID sonrası dünya, demokratik gerileme, otoriterleşme, kutuplaşma ve sürekli kriz diliyle yönetilmeye başladı. Sürekli “olağanüstü” ilan edilen bir dünyada, insan zihni normale dönemez. Siyaset, güven üretmesi gerekirken belirsizliği büyüttü. Her gün yeni bir tehdit, yeni bir düşman, yeni bir kriz başlığı. Beyin bunu şöyle okur: “Rahatlama yok.” Sürekli alarm hâlinde yaşayan bir topluma “neden keyif almıyorsun?” diye sormak, yanmakta olan bir evde estetik zevk aramak gibidir.
Ve sonra Gazze. Dünyanın gözünün önünde, gerçek zamanlı akan bir yıkım. Sosyal medyada filtrelenmeden, montajlanmadan, estetize edilmeden izlenen bir felaket. İnsan zihni, bu kadar yoğun ve sürekli şiddet görüntüsünü sindirecek şekilde evrimleşmedi. Bir yanda günlük hayatına devam etmen bekleniyor, diğer yanda canlı yayında bir halkın yok oluşunu izliyorsun. Bu çelişki, keyif duygusunu ahlaki olarak da zehirliyor. Kahveni yudumlarken, müzik dinlerken, eğlenirken bir iç ses fısıldıyor: “Bu kadar acı varken sen nasıl keyif alıyorsun?” Bu sadece bireysel bir suçluluk değil; kolektif bir ahlaki yarılma. Anhedoni burada sadece nörobiyolojik değil, etik bir hâle geliyor. Keyif almak ayıp, keyif alamamak ise bir tür vicdan kanıtına dönüşüyor.
Savaşlar, sadece bombaların düştüğü yerleri değil, onları izleyenlerin sinir sistemini de yıpratıyor. Ukrayna’dan Gazze’ye, Orta Doğu’dan Afrika’ya uzanan çatışmalar zinciri, dünyanın güvenli bir yer olduğu fikrini kökten sarstı. İnsan beyni güvenlik algısı olmadan haz üretemez. Bu yüzden yaşananlar bireysel bir tükenmişlik değil, küresel bir sinir sistemi yorgunluğu. Herkes biraz donuk, biraz hissiz, biraz mesafeli. Bu hissizlik çoğu zaman “duyarsızlık” diye yaftalanıyor ama aslında aşırı yüklenmenin sonucu. Çok fazla acı, çok az mola. Ve bazen de bunların ardından gelen aşırı duyarlılık... Ancak onun da süresi kısa ve yönü hızla değişiyor.
Anhedoni ile languishing arasındaki farkı anlamak önemlidir ama onları birbirinden steril biçimde ayırmak mümkün değil sanırım. Languishing zemini hazırlar, anhedoni yerleşir. Anhedoni uzadıkça languishing kronikleşir. İkisi birlikte, son çağın insanını tanımlar: işlevsel ama keyifsiz, sosyal ama kopuk, bilgili ama isteksiz. Ve evet, bu durum yaygındır. Ama yaygın olması masum olduğu anlamına gelmez. Yaygın olan şey bazen sadece daha iyi gizlenmiştir.
Bu hâli yaşayan bireylere sürekli “kendine iyi bak”, “pozitif düşün”, “şükret” demek, psikolojik cehaletin wellness ambalajıdır. Çünkü sorun bireyin yeterince mutlu olmaması değil; sistemin uzun süredir kimseye mutlu olacak bir zemin sunmamasıdır. Bir de tabi "mutluluk" denen aslında nedir? İnsanlara “keyif al” demek, susuzluğun ortasında “ıslan” demek gibidir. Anhedoni bir karakter kusuru değil, biyolojik, toplumsal ve politik bir adaptasyondur. Languishing tembellik değil, kronik belirsizlik, ekonomik baskı ve ahlaki yarılmaya verilen makul bir tepkidir. Çıkış var mı? Var ama kişisel gelişim rafında değil. Çıkış, ödül sisteminin sevdiği şeyleri yeniden inşa etmekte: ritim, beden, gerçek temas, anlamlı üretim ve politik olarak uyanık ve psikolojik olarak parçalanmamış bir bilinç hâli. Hepsi aynı cümlede çok yorucu, biliyorum. Büyük mutluluk projeleri değil; küçük ama düzenli “hayattayım” kanıtları. Ve belki de en rahatsız edici gerçek şu: bazı insanlar için bu hâl geçici, bazıları içinse çağın kalıcı ruh hâli. 2026 hâlâ bunu konuşuyor olmamız tesadüf değil. Çünkü pandemi bir travma yarattı, savaşlar ve krizler bu travmayı derinleştirdi, ama onu kapatacak bir toplumsal yas süreci hiç yaşanmadı. Herkes “devam” dedi, kimse “durup ne oldu bize” demedi.
Sonuçta anhedoni ve languishing, bireysel psikoloji terimleri gibi dursa da aslında küresel bir hikâye anlatıyor: Bu çağ insanı hayatta ama keyfi askıda. Ve belki de en dürüst cümle şu: Sorun, senin hiçbir şeyden keyif alamaman değil; dünyanın uzun süredir keyif verecek bir hâli olmaması. Peki o zaman insan anlamlı üretim yapıp politik olarak uyanık ve psikolojik olarak parçalanmamış bir bilinç hâlini edinebilir mi?