Meşru bir smoothie hazırladım, içer misiniz?

Paylaş
Meşru bir smoothie hazırladım, içer misiniz?

Bu yazı, 140 Journos YouTube kanalında yayımlanan “Miras Davası” başlıklı bölümü izlemeyen, izlemeyi düşünmeyen, izleyen ya da yarıda bırakmış olanlar için yazıldı. Çünkü burada ele alınan mesele, belirli bir video içeriğinden çok daha geniş bir problemle ilgili: Türkiye’nin tarihinin, travmalarının ve kurucu figürünün “politik psikoloji” diliyle yeniden paketlenerek bugünün siyasal düzenine anlam ve meşruiyet kazandırma çabası. Bu nedenle metin, belgeselin sahnelerine ya da kronolojisine değil; kurduğu anlatıya, seçtiği kavramlara ve bu kavramların neyi görünür kılıp neyi görünmez bıraktığına odaklanıyor. Amaç bir “izledim–beğenmedim” değerlendirmesi değil; izlenmese bile anlaşılabilecek bir anlatı eleştirisi yapmak.

Bu anlatı kendisini ne olarak sunuyor, emin değilim; ama yaptığı şey, geçmişi bugünün siyasal ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemek. Atatürk burada tarihsel bir özne olarak ele alınmıyor; parçalanabilir, yeniden paketlenebilir bir sembole indirgeniyor. Politik psikoloji kavramları, toplumu anlamak için değil; bugünün iktidar ilişkilerini kaçınılmaz göstermek için kullanılıyor. Ortaya çıkan şey bilgi üretmek değil, izleyiciyi belirli bir sonuca alıştırmak.

Girişi "politik psikoloji" ile yapıyor. Politik psikoloji, siyasal davranışların rasyonel tercihlerle değil; korku, travma, kimlik, aidiyet ve tehdit algısıyla şekillendiğini inceleyen bir alandır. Seçmenlerin, liderlerin ve toplumların neden belirli anlatılara yöneldiğini, neden bazı figürleri idealleştirip bazılarını şeytanlaştırdığını anlamaya çalışır. Bu alanın temel varsayımı şudur: İnsanlar siyasette çoğu zaman “doğruyu” değil, kendilerini daha güvende hissettiren hikâyeyi seçer. Bu nedenle politik psikoloji, lider kültleri, travma anlatıları, “biz ve onlar” ayrımı, kriz dönemlerinde otoriteye yönelim gibi olgularla ilgilenir. Ancak politik psikoloji, yalnızca açıklayıcı bir araç değildir; yanlış kullanıldığında meşrulaştırıcı bir dile dönüşebilir. Analiz etmek yerine normalize eden, anlamak yerine kabullendiren bir işlev görebilir. Kavramlar açıklamak için değil, önceden verilmiş siyasi sonuçları “bilimsel” göstermenin aracı hâline getirilebilir.

Ayrıca bölümün “politik psikoloji” gibi teknik bir başlıkla açılıp, kendisini “kitapçıyım” diye tanımlayan bir figürle kurulması masum bir tercih olarak görmedim. Bölüm çekilirken harıl harıl bir kitapçı arandı da, ülkede tek kitapçı mı kaldı? Akademik bir alanın girişinde, uzmanlığı ve yöntemi belirsiz bir sesin konumlandırılması, izleyiciye uzmanlık izlenimi verip hesap verilebilirliği askıya alan bilinçli bir editoryal karardır. En provokatif metaforun (“Recep Tayyip Atatürk”) bu kişiye söyletilmesi de aynı amaca hizmet eder: Tepki çekeceği bilinen iddia, kurumsal ağırlığı olmayan bir ağızdan verilir; belgesel böylece hem dikkat toplar hem de eleştiri geldiğinde “kişisel yorum”a sığınır. Bu, analiz üretmek değil; algı çapasını en düşük maliyetli sesle çakmaktır. Politik psikoloji burada açıklayıcı bir araç olarak değil, izlenirlik ve meşruiyet transferi için kullanılan bir ambalajdır.

Merkezde kurulan temel hikâye basit: Türkiye’nin kurucu travması işgal travmasıdır; bu travma güçlü lider ihtiyacını doğurmuştur; Atatürk bu ihtiyacın tarihsel karşılığıdır; bugün de benzer bir psikoloji işlemektedir. Bu zincir ilk bakışta tutarlı görünür. Ancak bu tutarlılık, analitik bir berraklıktan değil; çok sayıda siyasal tercihin psikoloji diliyle örtülmesinden doğar. Bu çerçevede travma, açıklanan bir olgu olmaktan çıkar; meşruiyet üreten bir araca dönüşür. Toplum sürekli tehdit altındaki bir beden olarak tarif edilirken, devlet bu bedenin sert ama zorunlu koruyucusu gibi sunulur. Güvenlikçi siyaset, baskı, otoriterlik ve itaat birer tercih değil; tarihin ve psikolojinin doğal sonucu haline getirilir. Böylece bugünün iktidar ilişkileri sorgulanmaz, yalnızca anlaşılır kılınır.

Atatürk figürü bu anlatıda kritik bir rol oynar. Kurucu lider, kendi tarihsel bağlamından koparılıp kriz anlarında başvurulan bir meşruiyet rezervine çevrilir. “Devletin Atatürk’ü” ile “halkın Atatürk’ü” ayrımı da bu noktada devreye girer. Ancak bu ayrım gerçek bir çatışmayı değil, gerçek çatışmanın üzerini örten bir sis perdesini temsil eder. Devlet soyutlanır, iktidar ilişkileri görünmezleşir; geriye yalnızca semboller kalır. Semboller üzerinden yürütülen siyaset hesap sormaz. Çünkü semboller eleştirilmez, sorumluluk taşımaz. Bu yüzden Atatürk’ün bu şekilde kullanımı onu yüceltmez; onu işlevselleştirir. Her dönemin ihtiyacına göre yeniden doldurulan bir kabın içine yerleştirir. Böylece geçmiş korunmuş olmaz; bugünün siyasal yetersizliği gizlenir.

Bu anlatı yalnızca iktidara değil, muhalefetsizliğe de hizmet eder. Eğer her şey tarihsel travmaların ve kolektif psikolojinin kaçınılmaz sonucuysa, siyasal özne olmanın, alternatif üretmenin, yeni bir toplumsal sözleşme kurmanın anlamı kalmaz. Geriye yalnızca geçmişin sembollerine tutunmak kalır. Atatürk bu noktada bir gelecek fikrinin değil, geleceksizliğin simgesine dönüşür. Oysa Atatürk’ün tarihsel önemi, kriz anlarında sığınılan bir ikon olmasından değil; kendi döneminin koşulları içinde siyasal irade üretmiş bir özne olmasından gelir. Bu irade, bugün sembolleştirilip tüketildiğinde, geçmişle hesaplaşılmış olmaz; yalnızca bugünün meşruiyet ihtiyacı karşılanır. Bu yüzden mesele Atatürk’ü sevmek ya da sevmemek değildir. Mesele, Atatürk’ü tarihsel bir özne olarak mı ele aldığımız, yoksa bugünün siyasal açmazlarını örtmek için kullanılan bir araç haline mi getirdiğimizdir. Politik psikoloji burada toplumu anlamak için değil, bugünü açıklanamaz olmaktan kurtarmak için devreye sokuluyorsa, ortaya çıkan şey belgesel değildir.

Sonuç olarak ,ortaya çıkan şey, geçmişin travmalarından ve sembollerinden yapılmış bir meşruiyet karışımıdır.

Devamını oku

最後の公共事業を受注した人、電気を消しておいて

最後の公共事業を受注した人、電気を消しておいて

独裁者には共通の職業病がある。国の登記名義が自分になったと思い込むことだ。しばらくすると、国家予算は家族の銀行口座、公的機関は自分たちの人事部、国民はその経費を全部負担する、口うるさい経理担当に見えてくる。国民が「お金はどこへ消えたんですか」と尋ねると、彼らがどれほど傷つきやすいかがわかる。なんて失礼な! 大家に収支報告を求めるつもり? 悪いわね、あなた、借家人なのよ。 学術の世界には、この仕組みにちゃんと名前がある。公的な権力を私的な利益のために使うのが「腐敗」。制度や規則を特定の利益集団に奉仕するようにねじ曲げるのが、**国家の私物化、つまり「国家捕獲(ステート・キャプチャー)」**だ。後者では、金庫から金が減ることだけが問題なのではない。金庫の鍵も、監査人も、取扱説明書も、同じ連中が握っていることが問題なのだ。強盗も上級コースに進めば、ドアを蹴破る必要はなくなる。どの親戚にドアを開けるか、法律に書き込めばいい。 世界銀行は、国家捕獲を、経済的損失がとりわけ大きくなりうる腐敗の形態の一つと位置づけている。 チュニジアでは、ジン・エル・アビディン・ベンアリの周辺が、そのかなり高

Daphne Emiroğlu tarafından
Son İhaleyi Alan Işıkları Kapatsın

Son İhaleyi Alan Işıkları Kapatsın

Diktatörlerin ortak bir meslek hastalığı var. Devletin tapusunu üzerlerine aldıklarını sanıyorlar. Bir süre sonra bütçeyi aile hesabı, kamu kurumlarını insan kaynakları departmanı, vatandaşı da bütün bu masrafları karşılamakla görevli sinir bozucu bir muhasebeci olarak görmeye başlıyorlar. Vatandaş “Para nereye gitti?” diye sorunca da ne kadar alıngan olduklarını anlıyoruz. Ne münasebet!

Daphne Emiroğlu tarafından
İoanna Kuçuradi: Düşünmek Diye Bir Şey Vardı

İoanna Kuçuradi: Düşünmek Diye Bir Şey Vardı

İoanna Kuçuradi artık aramızda değil. Bir filozof öldüğünde arkasından genellikle “çok değerli bir düşünürümüzü kaybettik” denir. Sonra doğum tarihi yazılır, aldığı ödüller sıralanır, birkaç fotoğraf paylaşılır ve hayat kaldığı yerden devam eder. Kuçuradi söz konusu olduğunda bana biraz haksızlık gibi geliyor bu. Çünkü onun asıl meselesi ne kadar çok şey

Daphne Emiroğlu tarafından