Son İhaleyi Alan Işıkları Kapatsın

Paylaş
Son İhaleyi Alan Işıkları Kapatsın

Diktatörlerin ortak bir meslek hastalığı var. Devletin tapusunu üzerlerine aldıklarını sanıyorlar. Bir süre sonra bütçeyi aile hesabı, kamu kurumlarını insan kaynakları departmanı, vatandaşı da bütün bu masrafları karşılamakla görevli sinir bozucu bir muhasebeci olarak görmeye başlıyorlar. Vatandaş “Para nereye gitti?” diye sorunca da ne kadar alıngan olduklarını anlıyoruz. Ne münasebet! Ev sahibine hesap mı soruyorsun? Tatlım, üzgünüm ama kiracısın.

Bu düzenin akademik literatürde isimleri var. Kamu gücünün özel çıkarlar için kullanılması yolsuzluk; kuralların ve kurumların belirli çıkar gruplarına hizmet edecek biçimde yönlendirilmesi ise devletin ele geçirilmesi, yani state capture. İkincisinde mesele yalnızca kasadan para eksilmesi değildir. Kasanın anahtarını, denetçisini ve kullanım talimatını aynı çevrenin kontrol etmesidir. Soygunun ileri seviyesinde kapıyı kırmanıza gerek kalmaz; kapının hangi akrabanıza açılacağını mevzuata yazarsınız.

Dünya Bankası, devletin ele geçirilmesini ekonomik etkisi en ağır olabilen yolsuzluk biçimleri arasında değerlendiriyor.

Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali’nin çevresi bunun oldukça gelişmiş bir örneğini kurmuştu. Rijkers, Freund ve Nucifora’nın araştırması, aileyle bağlantılı şirketlerin düzenlemelerden nasıl yararlandığını ortaya koydu. Dünya Bankası’nın aktardığı bulguya göre bu şirketler, ülkenin özel sektör net kârının yaklaşık yüzde 21’ini elde ediyordu. Adamlar aile işletmesi kurmamış; ülkeyi aile işletmesinin içine yerleştirmişler. Başkaları girişimci oluyor, bunlar giriş kapısının sahibi oluyordu.

Sonra ne oldu? Bin Ali, kitlesel protestoların ardından 14 Ocak 2011’de Suudi Arabistan’a kaçtı. Yirmi dört yıllık iktidarın sonunda makamın ülkeye hizmet etmek için geçici bir görev olduğunu, kendisi için de geçerli olabilecek bir “çıkış” bulunduğunu öğrendi. Fakat onun gitmesiyle çıkar ağlarının bütün izleri ortadan kalkmadı. Dünya Bankası’nın sonraki değerlendirmeleri, rejim değişikliğinin devletin ele geçirilmesini kendiliğinden sona erdirmediğine dikkat çekti. Patron çıktı diye şirket kapanmıyor; bazen sadece kaşe değişiyor.

Otoriter iktidarların içeride nasıl çürüdüğüne de bakmak lazım. Çünkü dışarıdan gördüğünüz o birlik ve beraberlik fotoğrafında herkes birbirine sarılmıyor. Bazıları üst araması yapıyor. Siyaset biliminde buna patronaj deniyor: Siyasi destek karşılığında kaynak, makam ve imkân dağıtılması. Bizim anlayacağımız hâliyle, devletin bazı çevreler için açık büfeye dönüşmesi. Vatandaş kapıda fiyat soruyor, içeridekiler üçüncü tabağa geçmiş. Üstelik hesabı kapıdaki ödeyecek.

Bu sistemde “Bu işi yapabilir mi?” sorusu zamanla önemini kaybeder. “Kimin adamı?” diye sorulur. CV dediğin de gereksiz bir ayrıntıdır zaten. Soyadını yaz, referans bölümüne bayramda kimin elini öptüğünü ekle. Yirmi yıllık tecrüben yok ama doğru kişinin kayınbiraderisin. Daha ne olsun? Memleketi yabancıya mı vereceğiz?

Yalnız bu düzenin masrafı büyüktür. Beslenecek çevre genişler, beklentiler artar. Dün makamla memnun olan bugün ihale ister. İhaleyi alan arsa ister. Arsayı alan imar ister. Bir noktadan sonra kahvaltıya davet ettiğin akrabaya üç öğün yemek hazırlamaya dönüşür. Yumurtayı getiriyorsun, tavuğun tapusunu istiyor.İktidarın çevresinde biriken herkesin ihtiyacı da “memleket meselesi” olduğu için masrafın sonu gelmez. Vatandaşın maaşı enflasyonu artırır. Kendilerinin aldığı her şey ise istihdam yaratır. Allah’ın hikmeti, yoksulun aldığı peynir ekonomiyi bozuyor; bunların aldığı üçüncü villa ekonomiye can veriyor.

Ama pasta herkese yetmeyebilir. Ya da pasta büyürken en tepedekiler tabağı büyütür. Eski ortakların payı azalır, yeni gözdelere daha çok gider. İşte o zaman yıllardır görülmeyen bazı ilkeler aniden ortaya çıkar. Şeffaflık, liyakat, adalet… Meğer hepsi varmış. İhale başka şirkete gidince adamın içinde Montesquieu uyanıyor.

Dün “Devletimizin yanındayız” diyen, bugün “Kurumsal yapıda ciddi sorunlar var” demeye başlar. Sorunların başlangıç tarihi de çok nettir: Kendisinin yönetim kurulundan çıkarıldığı salı günü. Bu yüzden içerideki iktidar savaşları her zaman fikir ayrılığından çıkmaz. Bazen tartışma, kamu kaynağının hangi grubun kontrolünde kalacağıdır. Birbirlerine ideolojik eleştiri yapıyor gibi görünürler; dikkatli dinleyince pos cihazının sesi gelir.

Kadrolar da yalnızca iş yapmak için istenmez. Rakip grup yerleşmesin diye istenir. Bir kuruma beş kişi atanacaksa, kurumun neye ihtiyacı olduğu altıncı sırada konuşulur. Önce bizim iki, sizin iki, büyüğümüzün bir… Kurum çalışmıyor mu? Bir basın müşaviri daha alalım, çalışıyormuş gibi anlatsın. Böyle böyle sadakat, yeterliliğin yerini alır. İşini bilen ama itiraz eden insan gider; hiçbir şey bilmeyen ama başını doğru açıyla sallayan kalır. Sonra herkes şaşırır: “Bu kurum neden çöktü?” Çünkü müdür seçmediniz. Alkışa hareket sensörü taktınız. Kötü haberi söyleyenin cezalandırıldığı yerde lidere yalnızca iyi haber ulaşır. Ekonomi mükemmeldir, halk çok mutludur, bütün projeler şahlanmaktadır. Adam market fiyatını bile sunumdan öğreniyorsa elbette ülkede sorun görmez. Domatesin kilosunu söyleyeni görevden almışsınız; yerine domatesin millî duruşunu anlatan biri gelmiş.

Bir süre sonra lider kendi propaganda yayınlarını gerçek hayat sanabilir. Herkes onu seviyor, herkes ona inanıyor, herkes bir dönem daha istiyordur. Ankete katılanların tamamı kendisinin atadığı insanlar. Araştırma şirketinin adı da Özel Kalem. Fakat içerideki kavga yalnızca daha fazla kazanmakla ilgili değildir. Bir noktadan sonra kazanılanı korumak da mesele olur. İmtiyazlar incelenirse ne olacak? Eski kararlar soruşturulursa kim kimi koruyacak? Yeni gelen, hangi grubun dosyasını açacak? Dışarıdan dava arkadaşlığı gibi görünen ilişkinin içinde karşılıklı korku da bulunabilir. Adam dostunu kaybetmekten üzülmüyor; dostunun bildiklerini kaybetmekten korkuyor. Fotoğraflarda omuz omuzalar ama arşivleri ayrı yerde tutuyorlar.

Liderin zayıflaması veya yerine kimin geçeceğinin belirsizleşmesi bu kavgayı büyütebilir. Herkes devletin geleceğini düşündüğünü söyler. Ne tesadüftür ki devletin geleceği hep kendisinin başa geçmesini gerektirir. Ülkeyi kurtarmaya aday çoktur; görevi bağımsız denetçiye bırakmaya gönüllü çıkmaz.

Sonra iktidarın sonsuza kadar sürmeyebileceği düşüncesi dolaşmaya başlar. İşte o zaman bazı sadakatler yeniden hesaplanır. Dün “Sonuna kadar arkasındayız” diyenler, sonun nerede olduğuna bakar. Ön sırada görünmek için birbirini ezenler, bu defa fotoğrafa yanlışlıkla girmiş gibi davranır.

“Ben zaten o toplantıda yoktum.”

Fotoğrafın var.

“Fikir olarak yoktum.”

Bir bakarsınız yılların kudretli ismi kendisini teknik personel ilan etmiş. Talimat vermemiş, uygulamamış, bilmiyormuş. Yirmi yıl devleti yönettiğini anlatan adamın yetkisi bir gecede fotokopi çekmeye düşmüş.

Elbette her iç kavga iktidarı yıkmaz. Lider rakiplerini tasfiye edebilir, kaynakları yeniden dağıtabilir, ortaklarını yeniden yanına çekebilir. Bu yüzden her küslüğü çöküş diye alkışlamak olmaz. Bazen duyduğunuz büyük gürültü rejimin yıkılması değil, sofraya ek masa açılmasıdır.

Ama patronajla ayakta duran bir düzen, ortaklarını memnun etmekte zorlandığında kendi ağırlığını taşımakta da zorlanabilir. Halka yıllardır sabır öğütleyenler, kendi payları azalınca bir anda sabırsızlaşır. Vatandaşa “Şükredin” diyenin hakedişi iki hafta geciksin; içinde sendika kurulur.

Bu düzenlerde kemer sıkmanın asıl siyasi krizi, kemerin ilk kez iktidar sofrasına oturan birinin beline denk gelmesidir.

Romanya’da Nikolay Çavuşesku’nun iktidarı ise Aralık 1989’daki ayaklanma sırasında çöktü. 22 Aralık’ta eşiyle birlikte Bükreş’ten helikopterle kaçtı. Yıllarca ülkenin üstünde olduğunu düşünen birinin, sonunda gerçekten ülkenin üstünde ama kalacak yer arayarak dolaşması, tarihin oldukça acı bir ironisidir. Buradan çıkarılacak ders şiddetli sonları alkışlamak değildir. Devlet televizyonunda görünmekle toplumun desteğine sahip olmak arasındaki farkı anlamaktır. Ekranı doldurabilirsiniz; meşruiyeti aynı yöntemle dolduramıyorsunuz. Halkın içi daha değişik duygularla doluyor.

Şili’de Augusto Pinochet’nin önüne ise sandık çıktı. 1988 referandumunda “Hayır” yüzde 54,7 aldı; süreç seçimlere ve Mart 1990’da başkanlığı devretmesine uzandı. Yani tarihin her çıkış kapısında helikopter beklemiyor. Bazen örgütlenen yurttaşlar, muhalefet ve korunan oylar bekliyor. Kendisine sekiz yıl daha isteyen bir yöneticiye halkın verdiği yanıt gayet anlaşılırdı: Uzatma kablosunu çekiyoruz.

Ama “Tarih sonunda hepsini siler” diyerek rahatlamak da fazla iyimser. Filipinler’de Ferdinand Marcos’un iktidarı 1986’daki halk hareketiyle sona erdi; ardından ailesinin ve yakınlarının hukuka aykırı edinilmiş servetini geri almak için özel bir komisyon kuruldu. Buna rağmen oğlu Ferdinand Marcos Jr., 2022’de seçilerek başkan oldu. Demek ki tarih bazen silgi kullanmıyor; aynı dosyayı “yeni sürüm” diye yeniden açıyor. Toplumsal hafızanın boş bıraktığı yere aile albümü yerleşebiliyor. Toplumsal hafızanın nasıl amnezi kurbanı olduğunu da çok iyi anlamak lazım

Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye Raporu, yolsuzluk soruşturmaları, kovuşturmaları ve mahkûmiyetlerindeki sicilin ciddi biçimde iyileştirilmesi gerektiğini belirtiyor. Kamu ihalelerinde artan istisnalara, şeffaflık sorunlarına ve pazarlık usulünün aşırı kullanımına dikkat çekiyor. Rapora göre 2024’te kamu alımları piyasasının değer olarak yalnızca yüzde 39,7’si adil rekabete açıktı. Bu, kalan bütün işlemlerin yolsuzluk olduğu anlamına gelmez; kamu parasının ne kadar geniş bir bölümünde rekabetin sınırlandığını gösterir. Kamu parası söz konusu olduğunda “Bize güvenin” bir denetim yöntemi değildir. Muhasebe programına “niyetimiz halis” yazınca bilanço düzelmiyor.

Human Rights Watch’ın 2026 Türkiye değerlendirmesi de muhalefete yönelik baskıların siyasi örgütlenme özgürlüğünü ve serbest, adil seçimleri tehdit ettiğini söylüyor. Böyle bir ortamda mesele yalnızca ne kadar para harcandığı değildir; o paranın hesabını sorabilecek kurumların ve insanların ne kadar özgür olduğudur. İktidarın itibarı için kamu harcaması savunulurken vatandaşın itirazı tehdit gibi görülüyorsa, ortada tuhaf bir hizmet anlayışı vardır: Hesabı müşteri ödüyor, şikâyet ettiğinde restorandan müşteri atılıyor.

Kamu kaynaklarının hoyratça kullanımındaki asıl küstahlık da budur. Yurttaşın ödediği vergiyle finanse edilen bir hizmet, iktidarın kişisel hediyesi gibi sunulur. Vatandaş hem kasaya para koyar hem açılışta alkışlamak zorunda bırakılır. Kendi paranla alınan pastanın mumunu başkası üflüyor, sana da minnettar olmanı söylüyor. Üstelik bir sonraki faturada pastanın tanıtım filmi de var.

Peki bu yönetimler nasıl gider? Tek bir tarif yok. Tarihsel örnekler; kitlesel itirazın, seçimlerin, ekonomik ve siyasi krizlerin, iktidar içindeki çözülmelerin farklı birleşimlerini gösteriyor. Yolsuzluğun görünür olması da tek başına otomatik bir son üretmiyor. Bilginin dolaşması, insanların örgütlenebilmesi ve hesap sorma mekanizmalarının işlemesi gerekiyor. Tarih, vatandaşın yerine muhalefet yapmıyor. “Nasıl olsa giderler” diye beklemek, tahliye kararını evin rutubetinden beklemek gibi.

Daha önemlisi, liderin gitmesiyle demokrasinin gelmesi aynı olay değildir. Geddes, Wright ve Frantz’ın otoriter rejim geçişleri araştırması bu ayrımı açıkça kuruyor: Bir otokrasinin çöküşü, başka bir otokrasinin kurulmasıyla da sonuçlanabilir. Koltuğun üzerindeki insan değişirken koltuğun sınırsız yetkileri korunursa, yeni gelenin karakterine güvenerek ülke yönetmiş olursunuz. Devlet düzeni için oldukça pahalı bir kişilik testi.

Bu yüzden gerçek bir demokratik hesaplaşma; bağımsız yargı, açık ihale, güçlü denetim, özgür basın ve kamu kaynaklarının hukuka uygun biçimde geri kazanılmasıyla ölçülür. Adil yargılama da bunun parçasıdır. Çünkü mesele birilerinin keyfî gücünü başkasına teslim etmekse, yapılan şey rejim değişikliği değil, nöbet değişimidir.

Bu adamlar tarihe büyük görünmek için girerler. Fakat geride bıraktıkları belgelerde büyüklük çoğu zaman başka sütunlarda çıkar: borç, kayıp, imtiyaz, israf.

Devleti kendi malı sananlara verilecek en güçlü cevap, o malın gerçek sahibinin hesap sormasıdır. Alkış sadece temiz hesap dökümlerine verilecek.

Devamını oku

İoanna Kuçuradi: Düşünmek Diye Bir Şey Vardı

İoanna Kuçuradi: Düşünmek Diye Bir Şey Vardı

İoanna Kuçuradi artık aramızda değil. Bir filozof öldüğünde arkasından genellikle “çok değerli bir düşünürümüzü kaybettik” denir. Sonra doğum tarihi yazılır, aldığı ödüller sıralanır, birkaç fotoğraf paylaşılır ve hayat kaldığı yerden devam eder. Kuçuradi söz konusu olduğunda bana biraz haksızlık gibi geliyor bu. Çünkü onun asıl meselesi ne kadar çok şey

Daphne Emiroğlu tarafından
18 Yaşına Kadar Sus, Sonra Bize Oy Ver

18 Yaşına Kadar Sus, Sonra Bize Oy Ver

Fransa’da lise öğrencileri yaklaşık iki haftadır sokakta. Öğretmen eksikliğini, kalabalık sınıfları, okulların fiziki koşullarını ve eğitim sistemindeki sorunları protesto ediyorlar. Paris’ten Lyon’a, Rennes’den Strasbourg’a kadar birçok kentte lise öğrencileri dersleri boykot ediyor, okul önlerinde toplanıyor. İçlerinden birinin taşıdığı pankart bütün meseleyi tek cümlede özetliyor: “Size

Daphne Emiroğlu tarafından