Amerikan Rüyası Kâbusa mı Döndü?
Trump’ı “garip bir karakter” diye açıklamak, depremi “yer sallandı” diye açıklamak gibi. Doğru ama komik derecede yetersiz. Trump, Amerika’nın bir semptomu; hatta daha kötüsü: Amerika’nın kendi kendine anlattığı masal ile yaşadığı gerçek arasındaki fark büyüyünce ortaya çıkan bir yan ürün. Ürün dağıtımı da başarılı bu arada. Dünyanın dört bir yanına, kıtalararası dev hizmet 🙃
Amerika’nın “özgürlük ülkesi” anlatısı iki katmanlıydı. Birinci katman parlaktı: fırsat eşitliği, girişimcilik, bireysel haklar, “kendini var etme”. Oraya ayak bastığın anda hayallerin gerçek olacakmış gibi... İkinci katman ise sessizdi: sınıf bariyerleri, ırkçılık, yerinden edilme, sendika kırımları, “kaybedenin suçu” ideolojisi. Bu iki katman uzun süre birlikte yürüdü çünkü büyüme vardı, doların imparatorluk ayrıcalığı vardı, “gelecek daha iyi olacak” hissi vardı. Ne zaman ki o his çöktü, masal çıplak kaldı. Çıplak masal da insanı üşütür; üşüyen insan soba arar, soba yoksa günah keçisi yakar. Sonra bir bakar kendisi yanmış.
Trump’ın yükselişi için üç büyük kırılmayı birlikte düşünmek gerekiyor: ekonomik düzen, kültürel statü kayması, epistemik kriz (yani “neye inanacağımızı bilmeme” hâli).
Birincisi ekonomi. Amerika, özellikle 1970’lerin sonu ve 1980’lerle birlikte, “vatandaş refahı” fikrinden “piyasa verimliliği” fikrine agresif bir kayış yaptı.. Bu kayışın sonuçlarını bir Excel tablosu gibi değil, bir insan bedeni gibi düşün: Kaslar zayıflar, bağışıklık düşer, stres hormonu kronikleşir. Eğitim pahalılaştı, sağlık sistemi bir korku filmi gibi çalıştı, konut krizi büyüdü, iş güvencesi eridi. İnsanlara “özgürsün” denirken pratikte şu söylendi: “İstediğin kadar özgür ol; ama hastalanırsan batarsın, okursan borçlanırsın, işini kaybedersen yalnızsındır.” Burada kritik olan şey sadece yoksullaşma değil; aşağı doğru hareketlilik ve gelecek beklentisinin kaybı. İnsanlar “biraz zorlanıyorum” diye değil, “çocuklarım benden kötü yaşayacak” diye paniğe kapılır. Tanıdık geliyor mu bu kaygı? Bu panik, rasyonel çözüm aramaz; kontrol hissi arar. Trump, “kontrol” kelimesini vaat olarak değil, duygu olarak sattı: “Ben güçlü adamım, ben düzen kurarım, ben ‘kazandırırım’.”
İkincisi kültürel statü kayması. Amerika’da bazı gruplar için (özellikle beyaz işçi sınıfı erkekler gibi) toplumsal hiyerarşideki “otomatik üstünlük” hissi azalmaya başladı. Bu azalma eşitlik açısından iyi bir şey olabilir; ama psikolojik olarak bazı insanlar bunu “hakların genişlemesi” değil “benden çalınıyor” diye okur. Eşitliği sıfır toplamlı oyun sanmak, popülizmin ana yakıtıdır. Trump bu yakıtı çok iyi kokladı. “Ülke elden gidiyor” duygusunu, “senin elinden alıyorlar” diline çevirdi. Bu cümleler ekonomiyle birleşince bomba olur: Hem cebin yanar, hem gururun. Ateş seni çağırmaz bile sen ateşe koşarsın.
Üçüncüsü epistemik kriz. Yani “gerçek” dediğimiz şeyin dağılması. Eskiden insanlar aynı haberleri izler, aynı gazeteleri okur, aynı ortak zeminde tartışırdı. O zemin kusurluydu ama ortaktı. Sosyal medya ve parçalanmış medya düzeniyle birlikte ortak zemin eridi. Artık aynı ülkede yaşayan insanlar aynı evrende yaşamıyor. Trump bu ortamda bir politikacı gibi değil, bir algoritma fenomeni gibi çalıştı: dikkat ekonomisini sezgisel olarak kullandı. Skandal üretmek, hakaret etmek, gündemi sürekli kırmak… Bunlar “ayıp” değil, “daha çok görünürlük” demekti. Geleneksel siyaset, “cümle kurarım, savunurum” oyunuydu. Trump, “sahneyi yıkarım, herkes bana bakar” oyununa geçti.
Bu üç kırılma birleşince şu tablo ortaya çıktı: İnsanlar ekonomik olarak sıkışmış, kültürel olarak tehdit altında hisseden, epistemik olarak neye inanacağını bilmeyen bir hâle geldi. Bu hâl, karmaşık çözümleri sevmez. Bu hâl, “vergi politikası” değil, “düşman listesi” ister. Çünkü düşman listesi zihni rahatlatır. Dünya karmaşık olmaktan çıkar; iyi-kötü olur. Karmaşayı azaltan her anlatı bağımlılık yapar. Trump’ın dehası (evet, rahatsız edici ama bazen doğru kelime bu) şuydu: Bu insanların ihtiyacını programla değil, kimlikle karşıladı. Onlara bir siyasi paket değil, bir “biz” duygusu verdi. “Ben size benziyorum” demedi; “Ben sizin intikamınızım” dedi. İntikam duygusu, adalet duygusunun çarpık kardeşidir: Adalet “sistem düzelmeli” der; intikam “birinin canı yansın” der. Sistem düzeltmek zor; birinin canını yakma fantezisi kolaydır.
Bir de şu var: Trump sadece “muhafazakârların” seçimi değildi. Bir kısmı için Trump, düzenin ikiyüzlülüğüne karşı bir çekiçti. “Politik doğruculuk” (bazen gerçekten kibirli bir dille) insanların ağzını kapatan bir sopa gibi algılandı. Bazı seçmenler Trump’ı “doğru lider” diye değil, “bu sahte nezaket düzenini yıksın” diye destekledi. Yani Trump’ın kabalığı, bazıları için kusur değil, fonksiyondu. “En azından rol yapmıyor” hissi. Halbuki rol yapmamak da bir roldür; ama o anda işe yaradı.
Özgürlük meselesine geri dönelim. Amerika’da özgürlük çoğu zaman “devlet benden uzak dursun” diye tarif edilir. Bu, güzel bir fikir gibi durur; ama bir yan etkisi vardır: Devlet uzak durunca boşluğu genelde şirketler doldurur. Şirketler doldurunca özgürlük, tüketim kapasitesine bağlı hâle gelir. Tüketemeyen kişi “özgür” değildir; “seçenekleri olan” kişi özgürdür. Bu da Trump gibi figürlerin işine yarar çünkü “özgürlük” kelimesi, herkesin alkışladığı ama herkesin farklı anladığı bir sihirli sözcüktür. Trump o sözcüğü, “benim tarafım kazanacak” anlamına bağladı.
Trump’ın seçilmesinde Demokrat Parti’nin ve genel olarak liberal merkezin payını da es geçmeyelim: Uzun yıllar boyunca “kültürel ilerleme” ile “ekonomik güvence” arasındaki bağ zayıf kaldı. İnsanlara, haklı olarak, daha kapsayıcı bir dil sunuldu; ama aynı anda ekonomik güvencesizlik büyüdü. Birçok seçmen, “bana değer veriyorsunuz ama hayatım düzelmiyor” hissini yaşadı. Bu his, kimlik savaşlarına iyice kilitlenen bir ortamda, Trump’ın “ben sizin hayatınızı düzelteceğim” iddiasına açık kapı bıraktı—iddianın gerçekçi olup olmaması ikinci planda. İnsan böyle durumlarda rasyonel seçimler yapamıyor.
Trump’ın en korkutucu tarafı şu: O, Amerika’nın “istisna” olduğunu söyleyen miti tersinden doğruladı. Amerika gerçekten istisna; ama bazen iyi anlamda değil. Dünyaya demokrasi dersi veren bir ülkenin içinde, kendi vatandaşının sistemle bağının bu kadar zayıflaması, kurumlara güvenin bu kadar düşmesi, “güçlü adam” arzusunun bu kadar normalleşmesi… Bu, “özgürlük ülkesi” masalının altındaki kırılganlığı gösteriyor.
Son bir katman: Trump aynı zamanda bir dönüşüm ritüeli gibi çalıştı. İnsanlar değişen dünyada kendilerini kaybedince, geçmişin netliğine dönmek ister. “Eskiden işler böyle değildi.” Trump, bu nostaljiyi siyasete çevirdi. Nostalji çoğu zaman tarih değildir; duygudur. Ve duygu, sandıkta veriyle kavga eder, genelde kazanır. Trump’ı seçen yol, “Amerika delirdi” diye başlamadı. Yıllar boyunca biriken güvencesizlik, statü kaybı, bilgi kirliliği ve kurumsal güvensizlik, sonunda bir figürde kristalleşti. Trump o kristaldi; ışığı kırdı, rengi büyüttü, göz aldı. Göz alan şey bazen gerçeğin kendisi değil, gerçeğin çıplak halidir.
İşin en acı tarafı: Bu hikâye sadece Amerika’nın hikâyesi değil. Modern toplumlarda aynı üçlü kriz (ekonomi–statü–gerçek) bir araya geldiğinde, Trump benzeri figürler bir “istisna” değil, bir “olasılık” oluyor. Ve olasılık, yeterince uzun süre ihmal edilirse, kader gibi görünmeye başlıyor.
Ben böyle kaderin...