Bir Dehaya Neden Yetişemezsin?

Bir Dehaya Neden Yetişemezsin?

Bazı zihinler dünya nüfusu içinde çok ender bulunur. Kalabalıkların arasına saklanmış gizli bir hazine gibidirler. Tarih, nadiren bu hazinelerden birine ev sahipliği yapar. Bizim tarihimiz de onlardan birine sahiptir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün zihinsel kapasitesini “yüksek zekâ” gibi muğlak bir kavramla açıklamak yetersizdir. Çünkü çok zeki olmak, tek başına hiçbir şeyi garanti etmez. Burada söz konusu olan, tekil bir IQ başarısı değil; çoklu bilişsel sistemlerin eş zamanlı, dengeli ve disiplinli biçimde çalışabildiği nadir bir zihinsel organizasyondur.

Gerçekçilikle romantizmin ayrıldığı bir zihin

Atatürk hayal kurmaktan kaçınmaz; fakat hayali asla veri yerine koymaz. Duygusal coşku onun için bir araçtır, pusula değil. Bu nedenle hem askerî hem siyasi kararlarında “olması gereken” üzerinden değil, “olan” üzerinden düşünür. Bu yaklaşım onu romantik milliyetçilikten ayırır. Ulusu yüceltir ama gerçekle kavga ettirmez.

Bu zihinsel yapı, modern bilişsel bilimlerde üst düzey yürütücü işlevler (executive functions), zamana yayılan düşünme, gecikmiş haz toleransı, metabiliş ve bilişsel esneklik gibi kavramlarla açıklanır.

Yürütücü işlevler: Karar veren zihnin omurgası

Nöropsikolojiye göre karmaşık, uzun vadeli ve çok değişkenli kararlar alabilme becerisi, beynin özellikle prefrontal korteks işlevleriyle ilişkilidir. Bu bölge;

  • planlama
  • önceliklendirme
  • dürtü kontrolü
  • sonuç öngörüsü
  • alternatif senaryo üretimi

gibi becerilerden sorumludur.

Atatürk’ün zihnini ayıran temel özelliklerden biri, bu yürütücü işlevlerin duygusal merkezler (özellikle amigdala) tarafından sürekli sabote edilmemesidir. Bu, onun duygusuz olduğu anlamına gelmez. Aksine, duyguyu tanır ama karar verme sürecinde geçici olarak askıya alabilir. Tıpta bu durum “üstten aşağıya bilişsel kontrol” (top-down control) olarak tanımlanır. Günümüz toplumlarında nadirdir; çünkü özellikle kriz anlarında anlık duygusal tepkiler baskın hâle gelir. Atatürk’te ise kriz, düşünmeyi durdurmaz; keskinleştirir.

Zamana yayılan düşünme

Atatürk’ün belki de en ayırt edici özelliklerinden biri, kısa vadeli zaferlerle yetinmemesidir. Bir hamleyi yaparken on, hatta yirmi yıl sonrasını düşünür. Hukuk, eğitim, tarım, ekonomi… Hepsinde aynı refleks vardır:
“Bu bugün işe yarar mı?” sorusundan önce,
“Bu yarın neye dönüşür?” sorusu gelir.

Bu nedenle devrimleri tekil değil, eş zamanlı ve zincirleme biçimde hayata geçirir. Harf devrimi tek başına değildir; arkasında eğitim reformu, matbaa, okur-yazarlık ve zihinsel eşik vardır. Bu yaklaşım, reform değil, sistem mühendisliğidir.

Gecikmiş haz toleransı

Buradan gecikmiş haz toleransına geliyoruz. Davranış bilimlerinde “gecikmiş haz” (delayed gratification), bireyin kısa vadeli ödülleri uzun vadeli kazanımlar uğruna erteleyebilme becerisini ifade eder. Stanford Marshmallow Deneyi’nden bu yana iyi bilinen bir kavramdır.

Atatürk’ün zihni bu açıdan istisnaidir. Çünkü:

  • popülerliği feda edebilir,
  • kısa vadeli alkışı reddedebilir,
  • anlaşılmama pahasına doğru bildiğini savunabilir.

Bu, bireysel düzeyde yüksek frustrasyon toleransı gerektirir. Nörobiyolojik olarak dopamin sisteminin anlık tatmin yerine hedefe yönelik düzenlenmesiyle ilişkilidir. Toplumların büyük kısmı bu beceriyi bireysel ölçekte bile geliştiremezken, Atatürk bunu kolektif ölçekte talep etmiştir. Onu çağının önüne geçiren şey tam olarak budur.

Bilgiye mutlak saygı, otoriteye mesafe

Atatürk için bilgi kutsaldır; fakat bilgiyi taşıyan kişi asla kutsal değildir. Bu ayrım kritiktir. Kendini bile eleştirilebilir bir konumda tutar. Okur, not alır, altını çizer, karşılaştırır. Batı’dan aldığı hiçbir şeyi olduğu gibi taklit etmez; bağlamına göre söker, yeniden kurar. Bu nedenle “Batıcı” değil, analitik adaptasyoncudur.

Metabiliş: Kendi düşüncesini izleyebilen zihin

Metabiliş, bireyin kendi düşünme süreçlerinin farkında olmasıdır. “Ne düşündüğümü düşünüyorum” hâlidir. Bu beceri olmadan eleştirel akıl kurulamaz. Atatürk’ün sürekli not alması, karşılaştırması ve revize etmesi; yalnızca çok okuduğunu değil, okuduklarını izlediğini gösterir.

Metabilişsel birey:

  • yanılabileceğini bilir,
  • fikrini revize edebilir,
  • kararlarını kutsallaştırmaz.

Bu nedenle Atatürk’ün zihni dogmatik değildir. Dogma, metabiliş yoksunluğunun ürünüdür. Kendi düşüncesini izleyemeyen zihin, ona tapmaya başlar.

Din ile metafiziği ayırabilmesi

Atatürk dine savaş açmaz; dogmaya açar. İnancı bireysel alana iterken, kamusal aklı metafizikten arındırır. İnançla yönetim arasına kalın bir çizgi çeker. Çünkü zihni şunu bilir: Metafizik hesap vermez; hesap vermeyen şeyle kamusal düzen kurulamaz.

Bilişsel esneklik ve -ist’lere mesafe

Bilişsel esneklik, yeni bilgi karşısında zihinsel pozisyon değiştirebilme kapasitesidir. Atatürk’ün zihni sabitlenmez. Bu yüzden “-ist”lerle arasına mesafe koyar. Bir ideoloji inşa eder ama kendisini onun içine gömmez. Onun için Kemalizm bir sonuç değil, hareket hâlindeki bir yöntemdir. Kendisi bir varış noktası değil, bir yoldur.

Sabitlenen zihin tehdit algılar; esnek zihin veri algılar. Otoriter dönemlerde bilişsel esnekliğin düşmesinin nedeni budur. Korku sürekli aktiftir. Atatürk’ün zihni korku siyasetiyle bağdaşmaz. Nörobiyolojik olarak da bağdaşamaz.

İlke temelli ahlak

Atatürk’ün zihninde ahlak ve akıl birlikte çalışır. Lawrence Kohlberg’in ahlaki gelişim kuramına göre bu, ilke temelli etik düzeyidir. Yani davranışlar sonuçtan çok ilkeye göre belirlenir. Bu düzey, çoğu yetişkinin dahi ulaşamadığı bir ahlaki biliş seviyesidir.

İlke temelli ahlak bireyi yalnızlaştırır. Çünkü kalabalıklar çoğu zaman sonuç odaklıdır. Bu nedenle Atatürk’ün zihni, hem bilişsel hem etik olarak yüksek yalnızlık toleransı gerektirir. Ama tam da bu nedenle boynu ve beli hiçbir şey karşısında bükülmez.

Stres altında bilişsel berraklık

Atatürk’ün stres düzeyinin çok yüksek olduğu açıktır. Hayat hikâyesi bir ülkenin kurtuluş ve kuruluş süreciyle birlikte ilerler. Tıbbi literatüre göre stres çoğu bireyde bilişsel kapasiteyi düşürür. Ancak bazı bireylerde, özellikle yüksek yürütücü işlev kapasitesine sahip olanlarda, stres performansı artırabilir. Buna challenge response denir.

Atatürk’ün savaş ve kriz anlarında sergilediği zihinsel berraklık bu profile uyar. Stres altında dağılan değil, odaklanan bir zihin. Bu biyolojik bir mucize değil; yıllar süren zihinsel disiplinin sonucudur.

Toplumu yetişkin bir özne olarak görmek

Atatürk halkı idealize etmez ama küçümsemez de. “Halk anlamaz” kolaycılığına sığınmaz. Eğitimin hukukla birlikte ilerlemesinin nedeni budur. Zihninde halk edilgen bir kitle değil, potansiyel bir öznedir. Köylüyü “efendi” ilan etmesi bir iltifat değil, bir sorumluluk yüklemesidir.

Kendini aşabilen liderlik

Atatürk’ün zihni kendi yokluğunu da planlar. Bu nadir görülen bir liderlik biçimidir. Kendi varlığına bağımlı bir sistem kurmaz. Kurumlara, ilkelere ve akla yatırım yapar. Çünkü bilir ki kişi ölür, zihin miras kalır.

Peki şimdi şuna bakalım... Çoğunluğumuzun gurur duyduğu bu zihni biz gerçekten anladık mı? Türkiye bu zihni taşıyabildi mi?

Bu Zihin Neden Toplum Tarafından Taşınamadı?

Mustafa Kemal Atatürk’ün zihni, yalnızca bireysel olarak nadir değil; toplumsal olarak da zor taşınır bir zihin. Çünkü bu zihnin çalışabilmesi için yalnızca liderin değil, toplumun da belirli bilişsel ve ahlaki eşikleri aşmış olması gerekiyor. Türkiye’de sorun, bu zihnin hiç anlaşılmaması değil; sürdürülebilir kılınamamasıdır.

Birinci neden zihinsel konfor ihtiyacıdır.
Atatürk’ün zihni sürekli sorgulayan, rahatsız eden, durmayan bir akıldır. Toplumlar ise bir noktadan sonra cevap ister; yöntem değil. “Doğru nedir?” sorusuna hızlı, sade ve değişmez yanıtlar ararlar. Oysa Atatürk, cevap değil düşünme biçimi bırakmıştır. Bu, kısa vadede güven vermez. Uzun vadede özgürleştirir ama o aralıkta ciddi bir belirsizlik yaratır. Toplumlar belirsizlikten hoşlanmaz.

İkinci neden figürleştirme ve kutsallaştırmadır.
Atatürk’ün aklı, zamanla bir düşünce sistemi olarak değil; bir semboller bütünü olarak korunmaya çalışıldı. Fotoğraflar, törenler, sloganlar… Bunlar hafızayı canlı tutar ama düşünceyi çalıştırmaz. Oysa düşünce ancak tartışıldığında, eleştirildiğinde ve dönüştürüldüğünde yaşar. Kutsallaştırılan fikir donar. Donan fikir, taşınamaz.

Üçüncü neden kurum yerine kişi bağımlılığıdır.
Atatürk’ün en büyük çabası, kişilere değil kurumlara dayalı bir yapı kurmaktı. Hukuk, eğitim, liyakat bu yüzden merkezdeydi. Ancak siyasal kültür hızla tekrar “adamcılığa” kaydı. Kurallardan çok kişi konuşur hâle geldi. Oysa bu zihin, kişinin değil sistemin işlemesine dayanır. Kişi gittiğinde aklın da askıya alınması, bu zihnin doğrudan inkârıdır.

Dördüncü neden sabırsızlıktır.
Atatürk’ün zihni zamana yayılır. Toplum ise sonuç ister. Eğitim gibi, hukuk gibi alanlar sabır ister. Sabır yoksa popülizm yükselir. Popülizm, bu zihnin doğal düşmanıdır. Çünkü popülizm kısa vadeli haz üretir; Atatürk’ün zihni ise gecikmiş haz üzerine kuruludur. Hazdan uyandığın gün birbirine bakıp "Bunlar nasıl oldu?" diye sorarsın..

Beşinci ve en belirleyici neden korkudur.
Bu zihin korkuyla çalışmaz. Oysa korku, özellikle otoriterleşen toplumlarda ana düzenleyici duygu hâline gelir. Korkan birey sorgulamaz, eleştirmez, risk almaz. Atatürk’ün zihni ise tam tersine, yanlış yapma pahasına düşünmeyi şart koşar. Korku arttıkça bu zihnin taşıyıcıları ya susar, ya yalnızlaşır, ya da sistem dışına itilir.

Sonuç olarak toplum, bu zihni reddetmedi; taşıyamadı. Çünkü bu akıl, edilgen yurttaş değil, aktif özne ister. Türkiye’nin uzun vadede zorlandığı yer tam olarak bence burası

Peki her şeyin güzel olması mümkün mü?

Şimdi diyete başlarmış gibi kendimize bir söz versek, böyle bir zihne ulaşma ya da onu benimseme şansımız var mı? Bence var... Bir çoğumuz için var. Hatta bir kısmımız zaten kısmen bu şekilde. Ancak yine de bu zihne ulaşmanın, bu zihni benimsemenin bir reçetesi var. Bu zihni “benimsemek” bir duygu meselesi değildir. Bir zihinsel disiplin meselesidir. Ve disiplin, niyetten çok alışkanlıkla kurulur.

İlk adım gerçeklik disiplinidir.
Birey, hoşuna gidenle doğru olanı ayırmayı öğrenmedikçe bu zihin kurulamaz. Günlük hayatta bu, okuduğu bir haberi, savunduğu bir fikri, ait olduğu bir grubu sorgulayabilme cesaretidir. “Buna inanıyorum” cümlesi, “bu doğru” demek değildir. Bu ayrımı yapabilen zihin güçlenir.

İkinci adım zamansal düşünme kasını geliştirmektir.
Kısa vadeli tatmini bilinçli olarak erteleyebilmek gerekir. Hızlı onay, hızlı öfke, hızlı yargı… Bunların hepsi bu zihnin düşmanıdır. Okurken, yazarken, karar alırken aceleyi reddetmek bile bu kası çalıştırır. Uzun vadeli düşünme öğrenilen bir beceridir; doğuştan gelmez.

Üçüncü adım otoriteyle mesafedir.
Kim söylüyor sorusu yerine, nasıl temellendiriyor sorusunu sormak. Sevilen insanları da eleştirebilmek. Kızılan insanları da anlamaya çalışmak. Ve en zoru: kendi düşüncesini nihai doğru sanmamak. Bu yapılmadığında akıl değil, aidiyet çalışır.

Dördüncü adım metabilişi bilinçli olarak geliştirmektir.
Kendi düşüncesini izleyebilen birey, yanılabileceğini kabul eden bireydir. Not almak, karşılaştırmak, fikrini yazıya dökmek ve zamanla ona geri dönmek bu yüzden önemlidir. Düşünceyi dışsallaştırmak, onu denetlenebilir kılar.

Beşinci adım etik omurgayı yapı hâline getirmektir.
“İşe yarıyorsa doğrudur” anlayışı kısa vadede kazandırır ama zihni bozar. İlke temelli etik ise kaybettiriyor gibi görünse bile zihni temiz tutar. Bu temizlik olmadan eleştirel akıl uzun süre ayakta kalamaz. Bir noktada eleştirmemizin zaruret olduğu ama mümkün olmadığı bir yere ayağımız takılabilir.

Altıncı adım korkuyla bilinçli ilişki kurmaktır.
Bu zihin korkusuz değildir; korkuyu yönetir. Yanlış yapabileceğini, yalnız kalabileceğini, dışlanabileceğini kabul etmeyen birey özgür düşünemez. Cesaret, korkunun yokluğu değil; korkuya rağmen düşünmeye devam edebilme hâlidir.

Ve son olarak: seyirci olmamayı seçmek.
Atatürk’ün zihni izleyen değil, katılan birey ister. Her şeyi devletten, liderden, sistemden beklemeyen; küçük de olsa sorumluluk alan bireyler olmadan bu akıl toplumsal düzeyde yaşayamaz. "Atam atam sen kalk da ben yatam" değildir asıl mesele.

Atatürk’ün zihni bir miras değildir.
Bir ezber hiç değildir.
O, her gün yeniden kurulan bir emek biçimidir. Sürekli yürümemiz gereken bir yoldur. Miras saydığımız her şey, bu düşünce sisteminin ürünleridir aslında. Ve bir zihin bunu yapabiliyorsa, başka zihin de yapar.

Toplumlar bu emeği vermekten vazgeçtiğinde, akıl geride kalır.
Bireyler bu emeği vermeye devam ettiğinde ise, zihin yaşar.

Asıl soru şudur:
Bu zihni taşımak isteyen kaç kişi var ve onlar nefes alabilecek alan bulabiliyor mu? En rahatsız edicisi de şu, toplum bu zihinlerle karşılaştığında ne yapıyor?

Kaynakça çok uzun. Atatürk zihninin "bilgiye karşı mutlak saygı, otoriteye mesafe, metabiliş” üçlüsüne denk geliyor. Selam olsun.

Atatürk, düşünce ve yöntem

  • Atatürk, M. K. (1938). Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
    Zamansal düşünme, sistem kurma, kurum vurgusu için temel metin.
  • Mango, A. (1999). Atatürk: The Biography of the Founder of Modern Turkey. London: John Murray.
    Analitik liderlik, karar alma, Batı’yla ilişki biçimi.
  • Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris.
    Toplumsal bağlam, neden sürdürülemediği.
  • Lewis, B. (1961). The Emergence of Modern Turkey. Oxford: Oxford University Press.
    Sekülerlik, din–akıl ayrımı, modernleşme.

Bilişsel bilimler & nöropsikoloji

  • Miller, E. K., & Cohen, J. D. (2001). An integrative theory of prefrontal cortex function. Annual Review of Neuroscience, 24, 167–202.
    Yürütücü işlevler, karar alma, prefrontal korteks.
  • Diamond, A. (2013). Executive functions. Annual Review of Psychology, 64, 135–168.
    → Metindeki planlama, dürtü kontrolü, sonuç öngörüsü.
  • Arnsten, A. F. T. (2009). Stress signalling pathways that impair prefrontal cortex structure and function. Nature Reviews Neuroscience, 10(6), 410–422.
    Stres altında bilişsel performans / challenge response.

Gecikmiş haz & davranışsal ekonomi

  • Mischel, W., Shoda, Y., & Rodriguez, M. L. (1989). Delay of gratification in children. Science, 244(4907), 933–938.
    Gecikmiş haz toleransı (Marshmallow Deneyi).
  • Duckworth, A. L., & Gross, J. J. (2014). Self-control and grit. Psychological Science, 25(2), 319–325.
    Uzun vadeli hedefler, frustrasyon toleransı.

Metabiliş & eleştirel akıl

  • Flavell, J. H. (1979). Metacognition and cognitive monitoring. American Psychologist, 34(10), 906–911.
    Metabilişin kurucu metni.
  • Kuhn, D. (1999). A developmental model of critical thinking. Educational Researcher, 28(2), 16–25.
    Eleştirel akıl, düşüncenin izlenmesi.

Ahlak, etik ve ilke temelli karar alma

  • Kohlberg, L. (1981). Essays on moral development, Vol. I: The philosophy of moral development. San Francisco: Harper & Row.
    İlke temelli etik (evre 5–6).
  • Haidt, J. (2001). The emotional dog and its rational tail. Psychological Review, 108(4), 814–834.
    Duygu–akıl ilişkisi, ahlaki muhakeme.

Otorite, korku ve toplum

  • Arendt, H. (1961). Between Past and Future. New York: Viking Press.
    Otorite, gelenek, düşünme sorumluluğu.
  • Fromm, E. (1941). Escape from Freedom. New York: Farrar & Rinehart.
    Korku, özgürlükten kaçış, bireysel sorumluluk.
  • Bauman, Z. (1991). Modernity and Ambivalence. Cambridge: Polity Press.
    Belirsizlik, sabırsızlık, modern toplum.

Read more