Büyüyünce Ne Olacaksın?

Büyüyünce Ne Olacaksın?

Bildiğiniz bir çocuk odasıydı.
Kız çocuğu odası. Süslü, püslü, biraz da dağınık. Bebekler, Barbieler, oyuncak ev. Porselen bir yemek takımım vardı. Çok severdim. Sürekli yıkardım. Minicik fincanları, kulpları kırılacakmış gibi ince, sanki gerçek bir hayatın provasıydı hepsi. Duvarda iki resim asılıydı. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bana aldığı iki resim. Bizimkilerin arkadaşıymış. Bir de Atatürk’ün fotoğrafı.
Ne işi vardı bir çocuğun odasında? Devlet dairesi miydi benim odam?

Dedem bir gün fotoğrafı gösterip,
“Onun kadar akıllı ol,” demişti.
“Çok oku.”

Belki de o gün başladı her şey. Belki bu yüzden yıllardır okuyorum. Atatürk’ün okuduğu kitapların sayısını ilk duyduğumda dudağım uçuklamıştı. O günden beri içimde tuhaf bir acele var. Neyse… Hâlâ yetişmeye çalışıyorum. Yetişmeye çalıştıkça geç kalıyormuşum gibi bir his.

Yıllar geçtikçe bir insanın zihni daha çok parlar mı? Onun zihni öyle. Her güne yeniden başlıyormuş gibi, her sabah dünyayı yeniden kurabilecek bir berraklık… İnsan, dehanın seviyesine hayret ediyor. Bir bardağı yerinden alıp başka bir yere koyamayanların Atatürk eleştirilerine kulak asmamak lazım. Öyle bir öngörü, öyle bir akıl ki; “Köylü milletin efendisidir” diyebilen, bunu romantik bir cümle olarak bırakmayıp hukuka, hayata, yapıya dönüştüren bir zihin. Böyle bir mirasa hoyratça davranılamaz. Köylüyü efendi yapmak istemeyenler utansın.

Sanırım biz ve bizden öncekiler, bırakılan bu zekâ mirasını tam olarak hazmedemedik. Bugün bambaşka bir toplum olabilirdik. Sanattan anlayan, düşünceyle barışık, çözüm üretebilen, istikrarlı… Ama Ortadoğu’nun bitmeyen dramı paçalarımıza dolandı. Nasıl oldu, nerede kırıldı bilmiyorum. Aslında biliyorum, neredeyse her kırılımı anlatırım ama üşeniyorum. Biraz da duygusalım bugün. Atatürk’ün zihnini biraz olsun kavradığımda, sanki iş işten geçmişti.

Avantajlarla doğmuş bir çocuğu, iyi büyütemedik. Parkta oynaması gerekirken, ceza verdik, et yemesi gerekirken pirinç ununu bastık gırtlağına, bale seyretmesi gerekiyordu, mahalledeki kavgayı seyretti, oturup kitap okuması gerekiyordu parka gönderdik, düşünmesi gerekiyordu, ondan başka herkesin daha iyi düşündüğüne inandırdık, iki laf edecek oldu, ağzına fırıncı küreği ile vurduk. Zamanla, yavaş yavaş, usanmadan çocuğu zorluklarla büyüttük. Koca bir çocuğumuz var şimdi ama kafası çok karışık...

Neyse… Bunları yazmayacaktım.

Küçükken Atatürk’ün o fotoğrafını canlı sanırdım. Yatmadan önce ona el sallardım.
“Atatürk, hadi sen de uyu. Sabah görüşürüz.”

Çocuk olmak güzeldi. Dünya henüz bu kadar ağır değildi. Odam çok güvenliydi. Barbie ve Atatürk arkadaştı benim odamda.

Sonra bir gün, aslında yaşamadığını öğrendim, çok ağladım. Anıtkabir’e götürdüler beni. Orada ciyak ciyak ağlayarak rezil ettim bizimkileri.
İşin özü şu: Sanata, araştırmaya, okumaya, yazmaya olan merakımın temelinde Atatürk var. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna uzun süre gururla “Atatürk” dedim. İlkokulda fikrimi değiştirip manikürcü olmaya karar verdim. Kariyer planlamam erken yaşta dağıldı.

Dedem savaşları oyuncak askerlerle, haritanın üstünde anlatırdı. Cepheler masanın üzerinde ilerlerdi. Hayranlıkla izlerdim. Atatürk’ü pusula kabul eden bir ailede büyüdüm. Ama bu, etiketli bir bağlılık değildi. Ne “Atatürkçü” diye tarif edilen türdendi ne de Kemalist. Bana şunu öğrettiler: “-ist” eki, düşünceyi taraftarlığa indirger. Ve sonunda “-ist” olan hiçbir kelime, Atatürk’ün zihniyle tam olarak örtüşmez. -Çü'den de uzak dur demişlerdi. Yanılmamışlar. Kendini aşabilen bir lidere denk gelen bu topraklar gerçekten çok şanslıymış. Gururla söylemek isterim ki -istlere mesafem Atatürk'e benzer.

Bazen “Şimdi olsa ne yapardı?” diye düşünüyorum. Hemen vazgeçiyorum. Çünkü zaten yapacaklarını yapmış, söyleyeceklerini söylemiş, yolu çizmiş bir akıldan söz ediyoruz. Ve söylediklerinin, yıllar geçtikçe bir bir gerçekleştiğine tanıklık ediyoruz. Bu tanıklık böğrüme taş gibi oturuyor.

Aslında Atatürk'ün zihin yapısını çalışıyorum ve Türkiye'de bu zihin yapısının neden taşınamadığını. Biraz doldum. Oldukça doluyum. Onu da yazacağım.

Read more