Cehaletin Konforunda Kadın Olmanın İncelikleri
Bu bir nezaket metni değil. Bu bir teselli de değil. Bu, özellikle Türkiye bağlamında, okumayan, araştırmayan, düşünmeyen; politik ve toplumsal meselelere “bana ne” konforuyla bakan; buna rağmen kendini güçlü, bilinçli ve hatta ilerici zanneden kadınlara dair katmanlı bir yüzleştirme denemesi. Bu konuyu sıkça ve derinlikli düşünüyorum. Çünkü şu soru yakamı bırakmıyor: Bir kadın, kendisini şekillendirmeye ant içmiş bir sistemin içinde, sistemin arzuladığı davranışları nasıl olur da farkına bile varmadan, üstelik büyük bir gönüllülükle kendi eliyle üretir?
Ataerkilliğin bu kadar baskın olduğu bir toplumda, kadınların kendini geliştirmesinin tarihsel olarak zorlaştırıldığı doğru. Buna kimsenin itirazı yok. Ama buradan otomatik bir mağduriyet payesi üretip zihinsel tembelliği masumlaştırmak bambaşka bir şey. Bu yazıyla tam oraya çarpacağım; ya da tepeye tırmanırken ayağım kayacak ve münasip yerimin üstüne oturacağım. Bastırılmak, otomatik olarak düşünmemeyi meşrulaştırmaz. Tam tersine, bastırılan gruplar için düşünmek bir lüks değil, hayatta kalma aracıdır. Okumamak bir kader değildir. Okumamak bir tercihtir. Ve her tercih gibi bunun da politik sonuçları vardır.
Türkiye’de “güçlü kadın” anlatısı tuhaf bir şekilde daraltıldı. Güç, ya maaş bordrosuna bağlandı ya da evlilik cüzdanına. Meslek sahibiysen güçlüsün; iyi bir eş bulduysan güçlüsün; çocuk yaptıysan, hele bir de buna “annelik kariyeri” adını taktıysan, neredeyse Marvel evrenine giriş bileti alıyorsun. Peki zihinsel kaslar? Onlar opsiyonel. Hatta sakıncalı. Çünkü düşünmek huzur kaçırır. Okumak soru doğurur. Sorular düzeni bozar. Düzeni bozulan kadın ise makbul değildir.
Tam bu noktada tuhaf bir çelişki belirir: Ataerkil düzenin kadına biçtiği rolleri eleştirdiğini söyleyen ama o rollerin zihinsel altyapısını zerre kadar sorgulamayan bir kadın profili. Kadın özgürleşmesini; tüketim özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, estetik müdahale özgürlüğü ve Instagram filtreleriyle karıştıran bir bilinç. Kitap kapağını dekor, alıntıyı süs, fikri ise tehdit olarak gören bir yaklaşım. Üstelik “kadın” konusu açıldığında, hiçbir zahmet çekmeden eril aklını devreye sokup başka kadınları linç edebilen bir yüzeysellik. Ataerkilliğe karşıyım deyip, ataerkilliğin en çalışkan stajyerliğini yapan bir zihniyet.
Okumayan kadın neden okumaz? Zaman yok bahanesi başrolde. İlginçtir; aynı kadın saatlerce dizi izleyebilir, influencer takip edebilir, indirim kovalayabilir, ilişki analizleri yapabilir, doğum haritası ezberleyebilir. Zaman vardır; öncelik yoktur. Okumak, düşünmek ve araştırmak “fazla ciddi” bulunur. Çünkü ciddiyet yüzleşme demektir. Yüzleşme ise konfor alanını yakar. Hatta okuma ve düşünme eylemine niyetlenenler, her şey biraz karmaşık görünmeye başladığında hızla vazgeçer. Oysa karmaşık olan meseleler değil, zihnin henüz basit bağlamlar kuracak kadar bile gelişmemiş olmasıdır. Ama bunu kabul etmek yerine, konuların “çok ileri” olduğu söylenir. Böylece geri kalmışlık, entelektüel bir pozisyon gibi pazarlanır.
Bir diğer savunma hattı tanıdıktır: “Ben politik değilim.” Türkiye gibi her şeyin politik olduğu bir ülkede bu cümle apolitiklik değil, statükoya sessiz onaydır. Politik olmamak, mevcut güç ilişkilerinin işine yarar. Kadın politikadan uzak durdukça, bedelini yine kadın öder. Ama bunu konuşmak yerine “negatif enerji” denir, konu kapatılır. Son on yılda süslü püslü kadınlar üzerinden, “pozitif enerji” adı altında zihni pamuk şekerine çeviren sayısız yöntem gördük. İçinde akıl, tarih ya da bağlam barındırmayan bu yöntemler kadınlar arasında hızla yayıldı. Çünkü düşünmek yorucuydu; hissetmek ise kolay.
Akademik çalışmalar, eleştirel düşünce becerisinin yalnızca eğitimle değil, kültürel alışkanlıklarla da şekillendiğini gösteriyor. Okuma pratiği olmayan bireylerde, karmaşık toplumsal ilişkileri basit ahlak hikâyelerine indirgeme eğilimi yüksek. Türkiye’de bu durum kadınlar için özellikle teşvik edilir: “Çok bilme, çok sorgulama, ayıp olur, itici olur, erkekleri korkutursun.” Bu telkinler zamanla içselleştirilir ve kadın kendi zihninin gardiyanına dönüşür. En sonunda, çok büyük bir laf ettiğini zannederek şu cümleyi kurabilir: “Akıllı ve donanımlı kadın her zaman yalnız kalır.” Dünyada bu standartlara sahip kadınların tarihe adını yazdırdığına, pek de yalnız kalmadığına bakılmaz. Kadın buna inanır. Böylece akıllı olmamayı ya da sözde akıllı olup bunu gizlemeyi kendi meziyeti gibi sunar.
Burada rahatsız edici bir gerçek var: Okumayan, düşünmeyen, araştırmayan kadın; ataerkilliğin yalnızca mağduru değil, aynı zamanda gönüllü taşıyıcısıdır. Erkek egemen dilin yeniden üretiminde aktif rol oynar. Kız çocuklarına aktarılan kalıpların büyük kısmı kadınlar aracılığıyla aktarılır. “Kız kısmı çok bilmez”, “erkek gibi olma”, “kocanı üzme”, “erkeği idare edeceksin” gibi cümleler, erkek ağzından çıkmadan da dolaşımda kalır. Güçlü kadın masalının bu kadar sığlaşmasının sebeplerinden biri tam olarak budur. Güç, zihinsel derinlikten koparılıp statü göstergelerine bağlanınca, sorgulama gereksizleşir. Oysa tarihsel olarak kadın hareketleri; okuyan, tartışan, yazan ve düşünen kadınlarla ilerledi. Hiçbiri “ben siyasete girmiyorum” diyerek yol almadı.
Türkiye’de modernleşme anlatısı da bu çelişkiyi besledi. Kadın kamusal alana çıktı ama zihinsel özgürlük aynı hızla gelmedi. Beden orada, zihin henüz trene binemedi. Çalışan ama düşünmeyen, kazanan ama sorgulamayan, konuşan ama dinlemeyen bir profil normalleşti. Bu profil kendini eleştiriden muaf sayar. Çünkü eleştiri, “kadın düşmanlığı” etiketiyle kolayca susturulabilir.
Bu satırlar kadınları aşağılamak için değil, kutsallıktan indirmek için yazılıyor. Çünkü kutsallaştırılan her kimlik düşünmez. Annelik kutsaldır denir, anne düşünmez. Kadın kutsaldır denir, kadın eleştirilmez. Oysa eleştirilmeyen yerde gelişim olmaz. Sonra bir kadın cinayeti haberini okuruz ve o tanıdık cümle gelir: “Bu katilleri de kadınlar, anneler yetiştiriyor.” Ne kadar kolay, ne kadar yüzeysel, ne kadar cahil, ne kadar yüzsüz. Okumayan kadının en büyük yanılgısı şudur: Bilmemeyi erdem sanmak. “Ben sade bir hayat istiyorum” cümlesiyle cehaleti romantize etmek. Oysa sadelikle sığlık aynı şey değildir. Düşünmeden yaşamak sade değil; denetimsiz yaşamaktır.
Sonuç olarak: Ataerkil bir toplumda kadın olmak zordur, evet. Ama bu zorluk düşünmemekle aşılmaz. Okumamak bir direniş biçimi değildir; teslimiyettir. Güç, yalnızca para kazanmakla, evlenmekle ya da çocuk yapmakla gelmez. Güç, neyin içinde yaşadığını bilmekle başlar. Bilmemeyi seçen kadın özgür değildir; sadece rahat ettirilmiştir. Ve o rahatlık, yavaş yavaş kendini yok ederek satın alınır.