Cilalı Görünmezlik
Melania belgeselini tek başına ele almak, meseleyi eksik okumak olur. Asıl anlamlı olan, bu yapımı son yirmi yılda ortaya çıkan “kişisel ama kamusal”, “samimi ama kontrollü”, “itiraf gibi ama risksiz” belgesel dalgasının içine yerleştirmek. Çünkü Melania belgeseli bir istisna değil; tersine, bu türün en steril, en cesaretsiz ve en öğretici örneklerinden biri. Son hafta çoğu insanın hiç izlemediği bir belgeselde ters yöne yürüyen zavallı penguenle felsefe yaptı gezegen. Durum böyle olunca Melania diye belgesel de çekilir tabi.
Son yıllarda belgesel adı altında izlediğimiz pek çok yapım, klasik belgesel geleneğinden bilinçli olarak uzaklaştı. Eskiden belgesel, öznesini sorgulardı. Bugün ise özne, belgeseli kontrol ediyor. Kamera artık “bakan” değil, “hizmet eden” bir aygıta dönüşmüş durumda. Melania belgeseli tam olarak bu dönüşümün zirve noktası. Bu noktada karşılaştırma yapmak şart. Örneğin Amy belgeselini düşünelim. Amy Winehouse’un hayatını anlatan bu yapım, öznesini romantize etmekten özellikle kaçınır. Ailesini, endüstriyi, basını ve seyirciyi rahatsız eder. İzleyiciye “sev” demez; “bak” der. Kamera, Amy’nin kırılganlığını korumaz, açığa çıkarır. Bu yüzden acıtır. Bu yüzden belgeseldir. Melania’da ise tam tersi bir refleks vardır. Kamera, öznesini korur. Suskunluk sorgulanmaz, estetize edilir. Politik bağlam kesilir. Güç ilişkileri kadrajın dışına itilir. İzleyiciye bakması gereken yerler gösterilmez; gösterilmemesi gereken yerler özellikle gizlenir. Bir başka örnek: Citizenfour. Laura Poitras’ın belgeseli, yalnızca Edward Snowden’ı anlatmaz; izleyiciyi etik bir ikilemin içine sokar. Kamera, öznenin konfor alanında değil, risk alanındadır. Belgeselin en güçlü anları, planlanmış estetik anlar değil; belirsizlik anlarıdır. İzleyici, belgeselin güvenli bir alan olmadığını hisseder. Melania belgeselinde ise belirsizlik yoktur. Risk yoktur. Olası bir yanlış soru ihtimali bile yoktur. Bu yüzden izleyici zihinsel olarak hiç zorlanmaz. Zorlanmayan izleyici de bağ kurmaz.
Peki ama kişisel anlatım her zaman sorunlu mu? Hayır. Burada da karşılaştırma önemli. Homecoming gibi yapımlar da özne merkezlidir. Ama fark şuradadır: Beyoncé belgeselinde kontrol vardır ama inkâr yoktur. Bedensel sınırlar, siyah kadınlık, emek, disiplin ve sahne arkası yorgunluk açıkça görünür. Kamera özneyi yüceltir ama bedelini de gösterir. Melania belgeselinde ise yalnızca yüzey vardır; bedel yoktur. Bir diğer önemli karşılaştırma O.J.: Made in America ile yapılabilir. O.J. Simpson belgeseli, tek bir figürü anlatırken Amerikan ırkçılığını, medya açlığını, adalet sistemini ve kolektif suç ortaklığını masaya yatırır. Öznenin hikâyesi, sistemin aynasına dönüşür. Melania belgeselinde ise sistem görünmezdir. Güç, dekor gibi durur; sorgulanmaz.
Bu noktada “self-indulged documentary” kavramı netleşir. Kendine düşkün belgesel, öznesinin hikâyesini büyütürken bağlamı küçültür. İzleyiciye empati alanı açmaz; hayranlık talep eder. Oysa belgeselin görevi hayranlık değil, anlama üretmektir.
Amazon’un bu projeye neden bu kadar büyük yatırım yaptığı da tam burada anlam kazanıyor. Bu bir belgesel yatırımı değil; anlatı yatırımı. Amazon, sinema salonlarında bir başarı değil, politik ve kültürel bir pozisyon satın aldı. Platformlar artık yalnızca içerik üretmiyor; anlatı mimarlığı yapıyor. Melania belgeseli, bu mimarlığın fazla pürüzsüz, fazla risksiz ve bu yüzden fazla ruhsuz bir örneği.
Başarısızlığın bir diğer nedeni de zamanlama. Bugünün izleyicisi, özellikle politik figürler söz konusu olduğunda, “ne söylenmediğini” “ne söylendiğinden” daha hızlı fark ediyor. Melania belgeselinde izleyicinin kulağına çarpan şey diyaloglar değil; sessizlikler. Ama bu sessizlikler anlam üretmiyor, boşluk yaratıyor. Belgeselin anlatmadığı şeyler, anlattıklarından daha gürültülü: Trump döneminde sessiz kalmanın politik anlamı, bu sessizliğin kime yaradığı, gücün yanında durmanın bedeli, konforun ahlaki maliyeti… Bunlar yok. Ve izleyici, bu yokluğu sezdiği anda bağ kopuyor.
Sonuçta Melania belgeseli, kötü çekilmiş bir yapım olduğu için değil; fazla kontrollü olduğu için başarısız oldu. İzleyiciye güvenmedi. Gerçeğin pürüzlerine izin vermedi. Belgeseli bir keşif alanı değil, steril bir vitrin olarak kurguladı. Bu yüzden de paradoksal bir biçimde, anlatmak istediği imajın tam tersini üretti: Samimi değil, mesafeli; güçlü değil, kırılgan; gizemli değil, boş.
Bugün Melania belgeseli bize şunu öğretiyor: Belgesel, öznesini ne kadar çok korursa, izleyiciyle arasına o kadar kalın bir duvar örer. Gerçek, cilalandığında parlamaz; silinir. Amazon’un milyonları da işte tam bu silinmenin üstüne dökülmüş durumda.
Bu yapım belki bir belgesel değil, ama çağımızın belgesel krizini anlamak için son derece değerli bir örnek. Çünkü bazen en çok, neyin eksik olduğunu gösteren işler öğreticidir.
Melania belgeseli iyi bir belgesel olduğu için izlenmeli mi?
Hayır.
Bilgi vermediği, ufuk açmadığı, yeni bir bağlam sunmadığı ve izleyiciyi zorlamadığı için izlenmeyi hak etmiyor. Belgesel türünün temel işlevlerini yerine getirmiyor; sorgulamıyor, risk almıyor, gerçeği katmanlandırmıyor. Bu anlamda zaman ayırmaya değen bir belgesel değil.
Ama medya çağını anlamak için izlenmeli mi?
Evet.
Çünkü bu yapım, çağdaş belgeselin nasıl boşaltılabildiğini, büyük platformların “gerçek” yerine nasıl “kontrollü anlatı” ürettiğini, politik figürlerin kendilerini belgesel formuyla nasıl sterilize ettiğini görmek için iyi bir örnek. Bir belgesel olarak değil, bir vaka olarak izlenebilir.
Nasıl izlenmeli?
Merakla değil, mesafeyle.
Empatiyle değil, dikkatle.
“Ne anlatıyor?” diye değil, “Neyi özellikle anlatmıyor?” diye bakarak.
Bu belgesel, izleyiciye Melania Trump’ı öğretmez. Ama izleyiciye şunu öğretir:
Güç, kamerayı eline aldığında gerçeğin nasıl sessizleştiğini.
Dolayısıyla sonuç şu:
Bu belgesel izlenmeli ama inanılmamalı.
Takip edilmeli ama hayranlıkla değil.
Belgesel gibi değil, medya okuryazarlığı egzersizi gibi.
Ve belki de en doğru cümle şu olur:
Melania belgeseli, izlenmesi gereken bir hikâye değil; nasıl hikâye anlatılmaması gerektiğini gösteren bir örnek.