Dondum! Ne yapacağız?
Yeni bir kriz. Yine.
Bir yerde savaş, bir yerde yangın, bir yerde ekonomik çöküş, bir yerde bir skandal. Her sabah, her saat başı, her haftanın başı bir yenisi dikiliyor karşımıza. Biz? Kahve alıp izliyoruz. Bu cümle sert gelebilir ama mesele ahlak değil, sinir sistemi. Henüz insanlık “Breaking News’e maruz kalma organı” evrimleştirmedi.
İnsan beyni tehdit algıladığında alarm verir. Amigdala dediğimiz küçük badem şeklindeki yapı “tehlike var” diye bağırır. Beyin için gerçek bir tehlike ile ekrandaki tehlike arasında dramatik bir fark yoktur. Görüntü varsa alarm çalar. Biz artık günde onlarca alarm duyuyoruz.
En çok kullandığınız sosyal medya uygulamasının ekranını düşünün. Sabah açıyorsunuz. Kaç berbatlığı kaydırıyorsunuz? Bir ekonomik çöküş, iki siyasi rezalet, üç çevre felaketi, dört ahlaki çürüme… Sonra bir makyaj videosu. Sonra tekrar çöküş. Arkadan kedi videosu, sonra dipten kum çıkarma. Beyin “Bu nasıl bir lunapark?” diyor.
Taş devrinde insan bir aslanla karşılaşırdı. Kaçardı ya da savaşırdı. Sonra biterdi. Şimdi aslan Instagram story’sinde, Twitter akışında, haber bildiriminde, WhatsApp grubunda. Ve aslan hiç gitmiyor. Üstelik HD kalitede. Sinir sistemi sonsuz değil. Sürekli “savaş ya da kaç” modunda kalamaz. Bir noktada üçüncü bir seçeneğe geçer: donma. Donma hali dışarıdan bakınca duyarsızlık gibi görünür.
“Ne kadar duyarsızlaştık ya” diyoruz birbirimize.
Hayır. Bu bir savunma mekanizması.
Düşünsene, buna hangi amigdala dayanabilir? Sürekli üzülmek sürdürülebilir değil. Sürekli öfkelenmek sürdürülebilir değil. Sürekli kaygı üretmek sürdürülebilir değil. Beyin bir yerde “Kapatıyorum kardeşim” diyor. Bunları yazarken Onlar TV’nin Pazartesi yayınını izliyorum. Sonuna geldik. Heykel gibi seyrettim. Eskiden bağırırdım. Şimdi içimden bağırıyorum. İç monologlarım devrim yapıyor ama yüzüm minimalizm akımı. Kebabın her türlüsünü İskandinav tarzı döşenmiş bir yemek odasında yiyorum gibi.
Empati bir kas gibidir. Aşırı yüklenirse sakatlanır. Yaşam ayaklar altına alınırken her birimizin içinde bir yer inciniyor. Bir yolsuzluk, çökmüş bir kurum, dünyanın başka bir köşesindeki zulüm… Bir süre sonra beynin dediği şu: “Hepsini aynı anda hissedemem.” Burada tuhaf bir çelişki var. Dijital çağ bize daha fazla bilgi veriyor ama daha fazla his vermiyor. Tam tersine, fazla maruziyet hissi azaltıyor. Psikolojide buna duyarsızlaşma denir. Aynı uyarana tekrar tekrar maruz kaldığında beyin tepkiyi düşürür.
İlk felakette şok olursun.
Onuncuda üzülürsün.
Yirmincide kaydırırsın.
İçinden bir ses “Bıktım artık!” diye bağırır ama parmağın otomatik pilotta aşağı iner. Bu bireysel bir çürüme değil. Bu adaptasyon. Sorun şu: Adaptasyonun toplumsal bir bedeli var.
Sürekli kriz ortamı yaşayan toplumlar iki uç arasında salınır: aşırı tepkisellik ve tam donukluk. Ya her şeye patlayan bir öfke hali ya da hiçbir şeye şaşırmayan bir kabulleniş. İkisi de aşırı yüklenmiş sinir sisteminin farklı kostümleri. “Şaşırmayı bırakmayın” diye slogan atmak romantik ama biyolojiye karşı slogan atamazsın. Belirsizlik arttıkça insanlar netlik arar. Kaos arttıkça güçlü figür arar. Travma arttıkça basit cevap arar. Karmaşık dünyada sade bir ses ninni gibidir. “Ben hallederim” diyen biri, kortizolü düşürür.
Sürekli kriz sadece bir durum değil, bir atmosferdir. Atmosfer uzadıkça norm olur. Olağanüstü sıradanlaşır. Sıradanlaşan şeye karşı refleks azalır. Bir felaket olduğunda artık ilk tepki “Bu nasıl olur?” değil, “Yine mi?”
“Yine mi?” kolektif yorgunluğun resmi sloganıdır.
Bir başka katman daha var. Kriz ekonomik bir ürüne dönüştü. Dikkat ekonomisinde şok en değerli para birimi. Ne kadar korkutucu, ne kadar dramatikse o kadar tıklanır. Sürekli alarm, sürekli kortizol. Sürekli kortizol, tükenmişlik. Tükenmişlik de empatiyi düşürür. Bir noktada insan kendini korumak için küçülür. “Ben zaten bir şey değiştiremem” der. Bu tembellik değil, kontrol kaybının psikolojisidir. Kontrol edemediğin bir dünyada ya aşırı bağırırsın ya da tamamen çekilirsin.
Geri çekilme bazen duyarsızlık gibi görünür.
Aslında bu, “Hayatta kalma modudur.”
İşin ironik tarafı şu: İnsan hiçbir şey hissetmediğini sandığında aslında en yoğun şeyi hissediyordur — aşırı yüklenmişlik. Bir çeşit içsel sistem hatası. “Too many tabs open.” (Evet, İngilizce yazdım: "Çok sayıda sekme açık")
Toplumsal empati azaldığında hukuk zayıflar. Dayanışma zayıflar. Empati lüks değil, yapıştırıcıdır. Başkasının acısını hissedemediğinde adalet powerpoint sunumuna dönüşür.
Bireyi suçlamak kolaycılık olur. Hiçbir toplum 7/24 dünyanın tüm felaketlerine maruz kalmadı. Bizim sinir sistemimiz kabile ölçeğinde evrildi. Fiber internet hızında travma akışı için değil. Yani sorun şu olabilir: Biz fazla kötü değiliz. Fazla maruz kalıyoruz.
Ve o meşhur destek story’leri… Paylaşıyorsun, bir anlık rahatlama geliyor. Vicdanın “görev tamamlandı” diyor. Ama sistem yerinde duruyor. Pembe bir balon gibi yukarı bırakıyoruz tepkiyi. Bir saniye sonra kayboluyor. Bu ofansif gelebilir ama gerçek şu: Dijital tepki, çoğu zaman psikolojik deşarjdır. Politik etki değil. Pek de etkisi yok, bakmayın siz sosyal medya çok etkili diyenlere...
Hissetmeyi kaybetmedik.
Sadece bu çağın hızına yetişemiyoruz.
İnsan olmak yanmakla donmak arasında bir yerde durmak demek.
Ne tamamen buz, ne tamamen yangın. Ve belki de en radikal eylem şu:
Bu kadar krizin içinde hâlâ ölçülü hissedebilmek.
Çünkü tamamen donarsan sistem kazanır.
Tamamen yanarsan sen tükenirsin.
Denge? İşte o devrimci olan.
Bu yazıyı da kendi devrimim için yazdım.