Entelektüelin Dantelle Sınavı

Entelektüelin Dantelle Sınavı

Fatih Ürek'in vedasından sonra çokça haber çıktı, insanlar ondan bahsetti, yazılar yazıldı. Sosyal medyada taziye mesajları dolaştı. Ve bir kısmının altında çok tanıdık olduğumuz kibirli ama içeriği tam anlaşılmayan yorumları da okuduk. Sıklıkla "Entelektüel Fatih Ürek dinlemez!", "Entelektüel de bir zahmet Fatih Ürek dinlemesin" diye üst perdeden ders veren yorumlar... Bak sen şu işe! Herhalde Bach'la göbek atıyor bu ahali... Türkü de sevmezler. Kendini entelektüel sanan bir tayfa var. Yerel ve yöresel her şeye düşman...

“Entelektüel Fatih Ürek dinlemez” gibi cümleler, bir müzik tartışması değil; bir sınır çekme ritüeli. Zevk üzerinden “biz” ve “onlar” diye ayrım çizip, o çizginin üst tarafında kaldığını ilan etmenin kısa yolu.İyi de bunu dediğin zaman kendin üstte kalmıyorsun. Sen ne dersen de! Sosyolojik olarak bu, kültürel zevkin “doğal” bir tercih değil, öğrenilmiş bir sınıf dili olmasıyla ilgili: hangi müziğin “kaliteli”, hangisinin “basit” sayılacağı; kimin “saygın”, kimin “hafif” görüleceği, bireysel kulakla değil, toplumsal hiyerarşilerle şekilleniyor. Bu yüzden popüler bir figürü “entelektüelce” küçümsemek, çoğu zaman estetik bir yargıdan çok, kültürel sermaye gösterisi: “Benim çevremde bunun dinlenmemesi gerekir; çünkü bu dinlenirse ben de ‘o çevrelerden biri’ sanılabilirim.”

Bu gösterinin asıl yakıtı “ayıp” ve “utanma” duyguları. “Ayıp” dediğimiz şey, bireysel vicdandan çok, topluluğun bakışıyla çalışan bir mekanizma. İnsanlar kimi zaman bir sanatçıyı değil, o sanatçının çağrıştırdığı “kitleyi”, “sınıfı”, “mahalleyi”, hatta “bedenselliği” ve “taşkınlığı” hedef alır. Popüler eğlence figürleri, özellikle de yüksek duygusallık, yüksek görünürlük, abartılı sahne dili, estetik ve ‘fazla’ olma hâli taşıyanlar, elit zevk rejiminin sevmediği şeyi temsil eder: kontrolün gevşemesi. “Entelektüel dinlemez” cümlesi bu yüzden bir tür hijyen cümlesi gibi çalışır: “Benden uzak dursun; bana bulaşmasın.” Kolonya tutun bu ablalara! Sosyolojide bunun karşılığı, kültür alanında yürüyen sembolik sınır üretimidir. Sınır üretimi, sadece “şunu sevmiyorum” demek değildir; “benim kimliğim bununla kirlenmez” demektir.

Burada bir de “saygınlık siyaseti” var. Bazı çevrelerde saygınlık, bilgiyle değil, doğru “işaretlerle” ölçülür: doğru şarkıyı dinlemek, doğru diziyi izlemek, doğru mekâna gitmek, doğru mizaha gülmek… Popüler olan ise otomatik olarak “aşağı” sayılır; çünkü popülerlik kitle demektir, kitle de elit tahayyülde “kolay kandırılan”, “estetikten anlamayan”, “yüzeysel” diye kodlanır. Bu noktada devreye “damgalama” girer: sanatçıya ve onu sevenlere bir etiket yapıştırılır; etiket kişinin bireysel özelliklerini siler, onu tek bir stereotipe indirger. “Fatih Ürek dinleyen” figürü bir anda “zevksiz”, “bayağı”, “eğitimsiz” gibi sıfatların taşıyıcısı hâline gelir. Oysa bu etiketler, bir insanı değil, bir sınıfsal korkuyu hedefler: aşağı düşme korkusu. Entelektüel iddiası olanlar da pek böyle şeyler yapmazlar açıkçası...

Psikolojik tarafta işler daha da ilginçleşiyor, çünkü bu küçümseme çoğu zaman “zevk”ten değil, tehdit algısından doğuyor. İnsan kendi kimliğini kırılgan hissettiğinde, onu dışarıdan mühürlemek ister. Bu mühürleme, “Ben entelektüelim” diye sakin sakin üretim yapmakla değil, “Ben o değilim” diye başkalarını iterek yapılır. Bu, kimliği olumlu içerikle kurmak yerine olumsuz sınırlarla kurma biçimidir. Sosyal kimlik kuramı açısından bakınca, grup aidiyetini güçlendirmek için “dış grup” aşağılanır; bu aşağılamanın verdiği kısa süreli rahatlama, özsaygıyı geçici olarak yükseltir. Bir sanatçıyı küçümsemek, bir anda “benim grubum daha üstün” hissi verir; fakat bu hissin kaynağı düşünce değil, karşılaştırma dopaminidir.

Bir diğer mekanizma “tepki oluşturma”dır: Kişi içinde taşıdığı bir eğilimi, arzuyu ya da merakı “tehlikeli” bulduğunda, onun tam tersini abartılı biçimde sergiler. Popüler olana, “hafif” olana, eğlenceye yönelik bastırılmış bir istek varsa, bununla yüzleşmek yerine daha sert bir reddiye üretmek kolaydır. Çünkü reddiye kişiye kontrol hissi verir. Bu yüzden kimi insanların alaycılığı, aslında içerideki “ya ben de seviyorsam?” sorusunu boğmak için yükseltilmiş bir sestir. Burada iğrenme/tiksinme duygusu da önemli: tiksinme, yalnızca biyolojik değil, kültürel bir duygudur; topluluklar bazı zevkleri “kirli” ilan eder ve o “kir”den uzak durmak, ahlaki bir başarı gibi yaşanır. Böylece estetik tercih, ahlaki üstünlüğe dönüştürülür: “Ben dinlemiyorum, çünkü ben daha ‘temizim’.”

Ölüm sonrasında bu dilin kabarmasıysa işin en çıplak yeri. Yas anı normalde eşitleyici bir andır: “Ne olursak olalım, insanız.” Ama tam da o anda sınıf hiyerarşisi kurmak, sosyolojik olarak sembolik şiddetin rafine bir biçimi: Güç, kaba kuvvetle değil; “saygınlık dili”yle uygulanır. “Öldü ama…” diye başlayan cümleler, ölümü bile statü tartısına koyar. Psikolojik açıdan bu, empatiyi askıya alıp kimlik performansını öne çıkarmaktır. Yani kişi, “insani bir tepki” vermek yerine, “ait olduğu grubun kurallarına uygun tepki” verir. Kendisini izleyen hayali seyirciye oynar: “Bakın, ben çizgimi bozmadım.”

Bir de “kültürel alanın bekçiliği” meselesi var. Bazı insanlar kültürün kapısına güvenlik gibi dikilip “şu içeri, bu dışarı” demeyi sever; çünkü bu rol güçlü hissettirir. Bu bekçilik, çoğu zaman gerçek bilgi üretimine dayanmaz; referansları ödünç alır, dili taklit eder, ama derinlemesine anlamlandırma yerine dışlama üretir. Yüksek kültürü sevmek başka, onu bir sopa gibi kullanmak başka. Bu sopanın hedefi de genellikle “kolay lokma”dır: geniş kitleye mal olmuş figürler. Çünkü onlara vurmak sosyal risk taşımaz; aksine alkış getirebilir. Popüler figürü aşağılamak, bazı çevrelerde “akıllı espri” sayılır. Bu yüzden “entelektüel Fatih Ürek dinlemez” cümlesi, aslında “Benim çevremde alay edilmesi güvenli olan hedef budur” demenin kestirmesidir.

Burada acı bir ironi var: Gerçek entelektüel pratik, popüler kültürü hor görmez; onu okur, çözümler, bağlama yerleştirir. Popüler olanın neden popüler olduğunu anlamak; sınıf ilişkilerini, duygulanımları, temsil rejimlerini, medya ekonomisini, kimlik pazarlığını görmek; hatta bazen “neden bu bana itici geliyor?” diye kendi içini de incelemek… Bunlar entelektüel eylemdir. Hor görme ise analiz değil; analiz yetersizliğinin sosyal olarak kabul gören kamuflajıdır. Kişi anlamadığını “bayağı” diye etiketler; etiket, düşünmenin yerine geçer.

Sonuçta mesele bir sanatçı değil; toplumun içindeki görünmez merdiven. Kimileri o merdivende bir basamak yukarı çıktığını sanmak için aşağıdakilere tükürmek zorunda hissediyor. Kendi başına tükürdüğünün farkında değil. Tükürükle yükselme diye bir şey yok; sadece ortam kirleniyor. Ölüm gibi herkesin eşitlendiği bir anda bile “ben farklıyım” deme ihtiyacı duyuluyorsa, bu ihtiyacın adı entelektüellik değil; statü kaygısı. Ve statü kaygısı, en çok da içeride bir yerlerde “ya aslında ben de herkes gibiysem?” korkusuyla besleniyor.

İşte bu yüzden televizyonun üstündeki dantelle bile savaşırlar. Entelektüeller için aşağıda kaynakça var, okuyup anlasınlar diye bu sefer daha da büyük bir zevkle yazdım.

Bourdieu, P. (1984). Distinction: A social critique of the judgement of taste. Harvard University Press.

Goffman, E. (1963). Stigma: Notes on the management of spoiled identity. Prentice-Hall.

Lamont, M., & Molnár, V. (2002). The study of boundaries in the social sciences. Annual Review of Sociology, 28, 167–195.

Tajfel, H., & Turner, J. C. (1979). An integrative theory of intergroup conflict. In W. G. Austin & S. Worchel (Eds.), The social psychology of intergroup relations (pp. 33–47). Brooks/Cole.

Haidt, J. (2012). The righteous mind: Why good people are divided by politics and religion. Pantheon.

Jost, J. T., & Banaji, M. R. (1994). The role of stereotyping in system-justification and the production of false consciousness. British Journal of Social Psychology, 33(1), 1–27.

Greenberg, J., Pyszczynski, T., & Solomon, S. (1986). The causes and consequences of a need for self-esteem: A terror management theory. In R. F. Baumeister (Ed.), Public self and private self (pp. 189–212). Springer.

Read more