Etiketleme, Küçültme ve Geçme olarak Flört
Yeni çağda flört, romantizm falan değil; insanın kendi egosunu şarj etmek için başkalarının duygusal dünyasını priz gibi kullanması. “Tanışalım mı?” değil artık mesele. Mesele şu: Beni beğenir misin? Beğenirsen kaç saniyede cevap verirsin? Beğenmezsen de canın sağ olsun, ben zaten üç kişiyi daha yedek koltuğunda beğeniyorum. Yani ilişki değil, A/B testi. Sen “insan” sanıyorsun, o seni “seçenek” klasörüne kaydediyor. Belki de sen de aynı şeyi yapıyorsun... Kimi flört ediyor, kimi de kendi özsaygısını outsourcing yapıyor: “Ben kendimi sevmiyorum, beni biraz sen sev de toparlayayım.” Toparla canım, bohçanı da toparla...
Bunun en büyük yakıtı seçenek bolluğu. Psikolojide “seçenek fazlalığı” mutluluk getirmez, karar felci getirir. Ancak flört piyasası bunu “özgürlük” diye satıyor. Özgürlük değil bu; sonsuz alternatif illüzyonu. Sonsuz alternatif varsa, kimse kimseye “Tamam, burada duralım” demiyor. Çünkü durmak, vazgeçmek gibi geliyor. Herkes bir şey kaçırıyormuş gibi yaşıyor. Flört, iki kişinin birbirini seçmesi değil; iki kişinin birbirini sürekli güncellemesi. “Bugün iyisin ama yarın sürümün düşerse seni kaldırırım.” Etkileşim düşüyor yani...
Bir de işin dopamin boyutu var. Uygulamalar ve mesajlaşmalar, “değişken ödül” mantığıyla çalışıyor: Her seferinde ödül gelmiyor, bazen geliyor, bazen gelmiyor; o yüzden beyin daha çok bağlanıyor. Kumar makinesinin romantik, pırıltılı ve pembe kalpli versiyonu. Bir gün “günaydın 😍” alıyorsun, ertesi gün “seen/görüldü”. Beyin diyor ki: “Ödül gelebilir… bir tur daha.” Böyle böyle insanlar ilişkiye değil, belirsizliğe bağımlı hale geliyor. Ve buna da “heyecan” diyorlar. Heyecan falan değil; sinir sistemin panikte, sen onu kelebek sanıyorsun. Kelebek ise salaklaştığının farkında.
Bu noktada flört artık bir “tanıma” süreci olmaktan çıkıp bir savunma mekanizmaları olimpiyatı oluyor. Kaçıngan bağlananlar (yakınlık görünce kaçanlar) bu çağın doğal influencer’ı: mesafe, gizem, cool tavır, “ben duygusal değilim” pozu… Hepsi birer marka dili. Kaygılı bağlananlar (yakınlık ararken kaygısı artanlar) ise bu düzende sürekli kendini suçlayan müşteri gibi: “Ben mi fazla istedim? Ben mi abarttım? Ben mi yanlış yazdım?” Hayır. Sen sadece insan gibi davranıyorsun; karşı taraf ise duygusal sorumluluğu “premium üyelik” sanıyor, yüksek bedel istiyor ama ne kadar yüksek bir bedel o da farkında değil.
Ve işin daha ofansif ama acı tarafı şu: İnsanlar artık duygusal emek vermemeyi bir erdem gibi satıyor. Bebeğim çok yanlış yoldasın... İletişimsizlik “alan tanımak” oluyor. İlgisizlik “kendine odaklanmak.” Tutarsızlık “ben özgür ruhum.” Yalan değilse bile, ağır PR çalışması. Çünkü gerçekte olan şey çoğu zaman basit: “Ben seni istiyorum ama bedelini istemiyorum.” Yakınlık iyi geliyor ama hesap gelince masadan kaçmak istiyorlar. Yani ilişkiyi değil, ilişkinin ücretsiz deneme sürümünü kullanmak istiyorlar.
Bir de modern flörtün yeni kutsal kitabı var: Pop psikoloji jargonları. Herkes diline birkaç kelime almış: narsist, toksik, gaslighting, red flag… Abi flörtte herkes adli tıp uzmanı gibi. Sürekli otopsi. İki kez geç yazdı mı “kaçıngan”, bir kez kıskandı mı “narsistik.” Sanki DSM’i Tinder bio’suna koymuş. Bu kavramlar akademik bağlamda anlamlı; ama flörtte çoğu zaman şu işe yarıyor: Sorumluluğu karşı tarafa yapıştırıp kaçmak. Ebelemece bir nevi... “Benim hatam yok, sen bozukmuşsun.” Oh ne rahat. Bir insanı anlamaya çalışmak zahmetli; etiketlemek kolay. Etiketle, küçült, geç. Bu çağın duygusal ekonomisi bu.
Daha derinine inince şunu görüyorsun: Flört artık “biz” kurma işi değil; benlik inşası işi. İnsanlar ilişkiye girmiyor, aynaya dalıyor, kafa atıyor. Karşısındaki kişiyi sevmekten çok, onun yanında kendini nasıl gördüğünü seviyor. “Onunla yürürsem nasıl görünürüm? O beni seçerse ben değerli olur muyum?” Yani flört, “sevgi arayışı” kadar “statü arayışı.” Sosyal karşılaştırma mekanizması sürekli çalışıyor: Kim daha çok ilgi görüyor? Kim daha seçiliyor? Kim daha ‘piyasa’? Bu yüzden birini kaybetmek çoğu zaman “onu özledim” değil; benlik puanım düştü hissi. Ego bildirimleri gelmeyince sistem hata veriyor. Burada bir de nesneleşme var. Eskiden insanlar “insan”dı; şimdi bir nevi ürün sayfası. Fotoğraflar katalog, biyografi reklam metni, mesajlar müşteri temsilcisi. İnsanlar kendini de nesneleştiriyor: “Ben nasıl paketleniyorum?” Bu, ilişkiyi daha az gerçek yapıyor. Çünkü gerçek yakınlık, paketin açılmasını gerektirir. Açılınca da kırışıklar, korkular, tutarsızlıklar görünür. Modern flört ise kırışık görünce iade talebi açıyor. “Bu ürün beklediğim gibi değil.” Ya kardeşim, insan bu, blender değil.
En kötüsü şu: Deneme tahtasında sürekli deneme yapan biri, bir süre sonra kendi duygusunu da ciddiye alamaz hale geliyor. Her şey “bir bakayım” olunca, hiçbir şey “tamam” olmuyor. Beyin de ilişkiyi güvenli alan olarak değil, risk alanı olarak kodluyor. Güvenli bağ kurmayı öğrenemeyen insan, bir süre sonra yakınlık görünce “tehlike” alarmı veriyor. Sonra da bunu “ben böyleyim” diye kimliğe çeviriyor. Oysa bu, çoğu zaman öğrenilmiş bir düzen: yakınlık yük, bağ tuzak, sorumluluk tutsaklık. Ve elbette bunların hepsini tanıma becerisini de yitirir. Bu denklemle kimse mutlu olamaz; sadece meşgul olur. Ve evet, biraz ağır ama gerçek: Yeni çağ flörtünde birçok insan aslında ilişki aramıyor. Aradığı şey; onay, dikkat, kaçış, güç, intikam, yalnızlığa anestezi… İlişki görüntüsü altında yürüyen bir sürü başka ihtiyaç var. O yüzden de insanlar birbirini tanımadan “yaşadık” sanıyor. Yaşamak değil bu; duygusal fast-food. Tok tutmuyor, sadece bir süre oyalanıyorsun. Sonra yine açlık.
Sonuç mu? Flört artık romantik bir kapı değil; kişisel travmaların turnikesi. Girerken “ben iyiyim” diyorsun, içeride herkes birbirini test ediyor: “Beni terk eder misin? Beni seçer misin? Beni sabitler misin? Benim boşluğumu doldurur musun?” Kimse açık açık sormuyor tabii; herkes oyun oynuyor. Oyunlar da ilişki kurmuyor, sadece yara açıyor.
Ama umut var mı? Var. Şu şartla: İnsanlar “cool” olmayı bırakıp biraz “dürüst” olmayı göze alırsa. Duygusal sorumluluğu “ağır” değil “insani” görürse. Yakınlığın riskini alıp kaçmak yerine kalmayı deneyebilirse. Yoksa bu deneme tahtasında herkes çok şey dener; ama en az denenen şey hep aynı kalır: gerçek bağ.