Geçmişin Hayaletleri
Toplumun Unuttuğu Ama Bireyin Bilinçdışında Yaşattığı Kolektif Travmalar
Toplumlar unutur. Daha doğrusu unutmayı seçer. Takvimler değişsin, meydanlar yeniden adlandırılsın, ders kitapları incelsin, paragraflar sadeleşsin, bazı cümleler “yanlış anlaşılmasın” diye buharlaştırılsın diye. Toplumsal hafıza tam bir belediye temizlik işidir: Süpür, yıka, üstünü boya, sorun kalmadı zannet.
Ama bireyin bilinçdışı bu PR çalışmasına katılmaz. Gerçekçi kuzum benim😄 Orası arşivdir. Bastırılan her şey, başka bir kapıdan geri döner. Rüya olur, kaygı olur, öfke olur, bazen de “hayatım iyi gidiyor ama içimde bir huzursuzluk var” diye terapiste söylenen o meşhur cümle olur.
Kolektif travma tam olarak burada yaşar: Hatırlanmayan ama hissedilen yerde. Yani “Biz kapattık o defteri” denilen ama geceleri kendiliğinden açılan klasörde. Bireysel hayatlarımızda da dışarıya kapalı görünen bir çok defterin aslında açık olduğunu hepimiz biliyoruz.
Bu bir metafor değil; psikodinamik bir gerçeklik. Sigmund Freud bastırmanın bireysel düzeyde nasıl çalıştığını anlatırken, aslında toplumlara da istemeden bir kullanım kılavuzu yazmıştır: Bastırılan geri döner. Üstelik daha sinirli, daha dolambaçlı ve kesinlikle daha pasif-agresif biçimde. Canavarımızı içeride büyütürüz. Toplumlar da aynısını yapar. Travmayı anlatmaz, törpüler, “ama her yerde oluyor”, “o zamanın şartları”, “çok da kurcalamamak lazım” diyerek normalize eder. Sonra da herkes birden bire neden bu kadar gergin, tahammülsüz ve bağırmaya meyilli diye şaşırır. Şaşırmak milli sporumuzdur zaten. Şaşırın, şaşırsınlar, şaşıralım diye birbirimizi motive ederiz. Şaşırmak bu kadar övünülecek bir şey midir, tekrar düşünmek lazım...
Buradaki kilit mekanizma aktarımdır. Yaşanan felaketin, şiddetin, yok sayılmanın doğrudan tanığı olmayan kuşaklar bile bu yükü taşır. Çünkü travma yalnızca olay değildir; olayla baş edememe halidir. Ve bu hal, “biz bunları konuşmayalım” denilen her yerde daha da kök salar. Dilin arasına sızar, mimiklere yapışır, bedenin stres tepkisine yerleşir. Sonra biri çıkar “niye herkesin tansiyonu bu kadar yüksek?” diye sorar. Cevap çok sıkıcıdır: Çünkü tarih tedavi edilmemiştir.
Bu noktada akademinin soğukkanlı ama rahatsız edici kavramlarından biri devreye girer: postmemory. Kavramı sistematik biçimde tanımlayan isim Marianne Hirsch. Anlamı basit ama can yakıcıdır: İnsan, yaşamadığı bir travmayı, onu yaşayanların duygusal tortuları üzerinden miras alır. Büyükannenin sustuğu yerde torunun boğazı düğümlenir. Kimse hikâyeyi anlatmaz ama herkes nerede susulacağını bilir. Bu da kültürel başarı sayılır. Elinin körü yani...
İşte bu yüzden bazı toplumlarda insanlar sürekli tetiktedir ama nedenini açıklayamaz. Her soru “provokasyon”, her eleştiri “saldırı”, her itiraz “beka meselesi” olur. Çünkü tarih boyunca tehlike gerçekten kapıdaydı ve kimse bunu sağlıklı biçimde konuşmadı. Tehlike gitti, refleks kaldı. Travmanın en sevdiği sonuç budur: Nedensiz alarm, bol siren. Alarm susmaz çünkü susturmak için önce neden çaldığını kabul etmek gerekir. Bu alarm hali otoriteyle kurulan ilişkiyi de çarpıtır. Uzun süre baskı altında yaşamış toplumlarda otoriteyle bağ iki uçta kurulur: ya kutsallaştırılır ya da çocukça bir nefretle reddedilir. Arası yoktur. Çünkü otorite rasyonel bir yapı olarak değil, hayatta kalma figürü olarak kodlanmıştır. Baba gibidir ama öfkelidir. Anne gibidir ama cezalandırıcıdır. Seviyorsundur ama korkarsın. Psikolojide buna travmatik bağlanma denir; siyasette ise genellikle “istikrar”.
Burada ofansif mizah kendini zor tutar: Toplum “biz çok güçlü bir milletiz” diye bağırırken birey geceleri diş sıkıyorsa, ortada güç falan yoktur; çözülmemiş yas vardır. Ama bastırmayı erdem sayan toplumlar yas tutmayı zayıflık, terapiyi şımarıklık, duygusal farkındalığı da “çok düşünmek” olarak yaftalamayı sever. Travma kendini böyle korur: Adını ananı sorunlu ilan ederek.
Bir başka yaygın semptom, mağduriyetin kimlik haline gelmesidir. Travma konuşulmadığında, eleştirel bir hafıza üretmediğinde, kendini mitolojiye dönüştürür. Acı kutsallaşır. Acıyı sorgulayan düşman olur. Böylece geçmiş, iyileştirici bir anlatı olmaktan çıkar; sürekli kanayan ama pansumanı reddedilen bir açık yaraya dönüşür. Çünkü kan, aidiyet sağlar. Kan akıyorsa “biz” vardır. Pansuman yapılırsa “biz” çözülür diye korkulur.
Sigmund Freud’un bireysel düzeyde tarif ettiği melankoli burada kolektif hale gelir. Yas tutulmaz, kayıp kabul edilmez. Toplum sürekli geçmişle övünür ya da sürekli geçmişten yakınır ama asla vedalaşmaz. Çünkü yas tutmak kontrol kaybı demektir. Travmalı sistemler kontrolü sever; kaosu ancak her şeyi sıkı sıkıya tutarak engelleyebileceklerini sanırlar. Sonra da neden kimse nefes alamıyor diye şaşırırlar. Bu arada masada arabesk çalar, herkes hüzünlenir, bağıra çağıra şarkıya eşlik eder, gözyaşı döker, birbirini kucaklar, ardından çalan roman havasıyla piste fırlayıp bir az kendisinin hüznü değilmiş gibi göbek atar. Böyle bir hal...
Bu noktada Carl Gustav Jung sahneye girer ve gölge kavramını masaya bırakır. Bastırılan şey yok olmaz; sadece daha tehlikeli hale gelir. Toplumun gölgesi de aynıdır. Konuşulmayan suçlar, yüzleşilmeyen şiddet, “ama biz de çok çektik” cümlesiyle aklanan her şey gölgede birikir. Sonra bir gün, anlamsız bir öfke patlaması, tuhaf bir linç, aşırı bir hassasiyet olarak ortaya çıkar. Herkes “nasıl buraya geldik?” diye sorar. Psikoloji cevap vermez; çünkü bunu yıllardır anlatmaktadır, sadece dinlenmemektedir.
Kolektif travma yalnızca acı üretmez; acıdan karakter üretir. Sertlik, duygusal mesafe, alaycılık, empati yoksunluğu… Bunlar “bizim insanımız böyle” diye paketlenir. Oysa bu bir mizaç değil, adaptasyondur. Sürekli hayatta kalmaya programlanmış sistemler, inceliği lüks sayar. Sonra kimse kimseye güvenmiyor diye ağıt yakılır. Ağıtlar bol, yüzleşme yoktur. Eeee öyle kolay olmuyor bu işler...
Özetle:
Kolektif travma geçmişte kalmış bir olay değildir. Şimdiye sızan bir düzendir. Bireyin anksiyetesiyle toplumun tarih yazımı arasında doğrudan bir bağ vardır. Bu bağ koparılmadıkça yeni kuşaklara “hiçbir şey olmadı” demek sadece şunu sağlar: Daha yaratıcı, daha dolambaçlı, daha yorucu semptomlar.
Ofansif ama dürüst bir kapanış yapalım:
Geçmişle yüzleşmeyen toplumlar geleceği inşa etmez. Sadece dekor değiştirir. Hayaletler de yeni perdeyi beğenmezse sahneye tekrar çıkar. Çünkü bastırılan her şey gibi onlar da şunu bilir: Unutulmak iyileştirmez. Sadece geciktirir.
Ve geciken her şey, sonunda daha pahalıya patlar. Türk Kahvesine gelen zam gibi, yeni yılda tekrar gelecekmiş...