Hiç bir Zaman Tek Başına Olmayan: Epstein III
Ahlaki panik ile gerçek adalet arasındaki fark, modern toplumların suçla kurduğu ilişkinin en çıplak göstergesidir. (Haksız değilim, modern toplum dediğimiz şey gerçekten gözleri kapalı bir toplum) Ahlaki panik, suçun varlığını kabul eder ama nedenlerini tartışmaz. Gerçek adalet ise tam tersini yapar: suçu bağlamına yerleştirir, sürekliliklerini inceler ve sorumluluğu bireyden sisteme doğru genişletir. Epstein dosyasında tercih edilen yol birincisidir. Çünkü ikincisi fazla şey söyler. Jeffrey Epstein vakası kamuoyuna düştüğünde yaşanan şey, bir adalet arayışından çok kolektif bir mide bulantısı performansıydı. Toplum “Bunu yapan biri insan olamaz” diyerek faille arasına mesafe koydu. Bu mesafe ahlaki olarak görünür ve sosyolojik olarak son derece işlevseldir. Çünkü fail “insanlıktan çıkarıldığında”, onu mümkün kılan toplumsal koşullar da tartışma dışı kalır. Epstein bir sapık olur; sistem masum.
Ahlaki panik, tam da bu noktada devreye girer. Panik, hız ister. Duygusal yoğunluk yaratır, sonra tüketir. Bir süre herkes konuşur, ardından dosya “fazla ağır” bulunur ve gündem değişir. Oysa çocuklara yönelik cinsel suçlar, hızla ele alınabilecek meseleler değildir. Uzun süreli takip, kurumsal yüzleşme ve politik bedel gerektirir. Ahlaki panik ise bedelsizdir. Öfkelenirsin, lanetlersin, paylaşım yaparsın ve vicdanını rahatlatırsın.
Medya bu mekanizmanın ana motorudur ama pasif bir aktör değildir. Epstein dosyasında medya, gerçeği gizlemedi; parçaladı. Bazı ayrıntıları defalarca tekrar ederek onları içeriksizleştirdi. Bazı isimleri ise sistemli biçimde belirsizleştirdi. Bu, klasik sansür değildir. Bu, neoliberal çağın sansür biçimidir: Her şey ortadadır ama hiçbir şey bütün değildir. Okur bilgiye boğulur, anlamdan yoksun bırakılır. Bu parçalama stratejisi özellikle mağdur anlatılarında belirgindir. Mağdurun hikâyesi bireyselleştirilir, psikolojikleştirilir ve bağlamından koparılır. Böylece istismar, yapısal bir sorun olmaktan çıkar; travmatik ama münferit bir “olay”a indirgenir. Epstein dosyasında onlarca benzer anlatı varken bile, medya bu tekrarın anlamına değil, duygusal yüküne odaklandı. Oysa sosyolojik soru şuydu: Aynı şey neden tekrar tekrar mümkün oldu?
Bu noktada hukuk devreye girer ve tablo daha da netleşir. Çünkü burada yaşanan şey basit bir “yargı süreci aksaması” değildir. Bilinçli ihmal, modern hukuk sistemlerinin en görünmez ama en etkili aracıdır. Hukuk, her zaman yasalarla işlemez; bazen zamanla işler. Dosya rafta bekler, savcı değişir, tanıklar yorulur, kamuoyu başka yere bakar. Bu süreçte hiçbir kural çiğnenmez ama adalet fiilen askıya alınır. Epstein vakasında hukuk, mağduru koruyan değil; sistemi stabilize eden bir mekanizma gibi çalıştı. Çünkü bu tür dosyalar yalnızca suçluyu değil, hukukun tarafsızlık iddiasını da tehdit eder. Failin bağlantıları arttıkça, dava “karmaşık” ilan edilir. Karmaşıklık ise hukukun en sevdiği gerekçedir. Çünkü karmaşık olan, ertelenebilir olandır. Ve bu karmaşık şey iyice güçlendiğinde savcıların da önünü keser...
İhmal kelimesi burada masum değildir. İhmal, çoğu zaman karar vermemeyi seçmektir. Karar vermemek ise tarafsızlık değil, statükonun korunmasıdır. Epstein dosyasında devletin yaptığı tam olarak budur: Ne açıkça aklamak ne de kararlı biçimde yargılamak. Arada kalmak. Çünkü arada kalmak, güçlüler için en güvenli pozisyondur. Sonuçta ahlaki panik, toplumu oyalarken; hukuk, zamanı yönetir. Medya bağırır, kurumlar susar, dosya ağırlaşır. Herkes “çok korkunç” der ama kimse “neden mümkün oldu”yu zorlamaz. Bu yüzden Epstein dosyası bir adalet hikâyesi değildir. Bu dosya, adaletin nasıl ertelendiğinin hikâyesidir.
Ve tam burada şu gerçeğe geliyoruz:
Bu dosya çözülemediği için değil, fazla şey söylediği için kapatıldı.
Toplumlar neden bu tür dosyaları hızla tüketir, sindirir ve ardından hiçbir şey olmamış gibi devam eder?