İnsanlar Neden Uyuşturucu Kullanır?

İnsanlar Neden Uyuşturucu Kullanır?

Uyuşturucu kullanımı uzun yıllar boyunca çoğunlukla ahlaki bir mesele olarak ele alındı. Kimi zaman bireysel irade zayıflığına, kimi zaman yanlış arkadaş çevresine, kimi zaman da “kötü niyetli” tercihlere bağlandı. Oysa son birkaç on yılda nörobilim, psikiyatri ve davranış bilimlerinde yapılan çalışmalar, bu yaklaşımın meseleyi açıklamakta yetersiz kaldığını açıkça gösteriyor. Bugün uyuşturucu kullanımını, tek bir nedene indirgemek yerine; biyolojik yatkınlıklar, psikolojik ihtiyaçlar ve sosyal koşulların iç içe geçtiği bir süreç olarak değerlendirmek gerekiyor.

İnsanların uyuşturucu kullanımını yargılamak yerine; bilimsel olasılıklar üzerinden, daha sakin ve açıklayıcı bir çerçeveden bakalım...

Uyuşturucunun etkisini anlamak için önce beynin nasıl çalıştığına bakmak gerekiyor. Çünkü madde kullanımının merkezinde, “mantıklı karar verme” değil; beynin çok daha ilkel ve güçlü bir sistemi yer alıyor: mezolimbik ödül sistemi. Bu sistem, beynin haz, motivasyon ve öğrenme süreçlerinden sorumlu ana hatlarından biridir. Kısaca söylemek gerekirse, beyin burada sürekli şu soruya yanıt arar: “Bu yaşadığım şey tekrar edilmeye değer mi?” Mezolimbik sistem, dopamin adı verilen bir nörotransmitter aracılığıyla çalışır. Dopamin çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi doğrudan “mutluluk” değil, “önem” sinyalidir. Yemek yediğimizde, bir hedefe ulaştığımızda, sevildiğimizi hissettiğimizde dopamin salgılanır ve beyin bu deneyimleri kayda alır. Böylece hayatta kalmamız ve sosyal bağ kurmamız desteklenir.

Uyuşturucu maddeler bu doğal sistemi kandırır. Normal koşullarda emek, zaman ve bağlam gerektiren dopamin salınımını çok hızlı ve çok yoğun biçimde tetikler. Beyin bu olağan dışı sinyali yanlış yorumlar ve maddeyi son derece önemli, öncelikli ve tekrar edilmesi gereken bir deneyim olarak kodlar. Zamanla doğal ödüller –yemek, ilişki, başarı hissi– sönükleşirken madde, merkeze yerleşir.Bu noktada bağımlılık, çoğu zaman sanıldığı gibi “bilinçli bir tercih” olmaktan çıkar. Daha çok öğrenilmiş ve kendi kendini besleyen bir nörobiyolojik döngüye dönüşür. Özellikle dürtü kontrolü, planlama ve uzun vadeli sonuçları değerlendirme işlevlerinden sorumlu olan prefrontal korteksin henüz tam gelişmediği ergenlik döneminde bu etki çok daha güçlüdür. Bu nedenle maddeyle erken yaşta tanışmak, bağımlılık riskini ciddi biçimde artırır.

Beyin kimyası işin temelini oluşturur; ancak tek başına yeterli değildir. Psikolojik faktörler, uyuşturucu kullanımını açıklamada ikinci önemli ekseni oluşturur. Literatürde yaygın olarak kullanılan “kendini tedavi etme hipotezi”, birçok bireyin maddeyi keyif almak için değil, zorlayıcı ruh hâllerini hafifletmek için kullandığını ileri sürer. Depresyon, anksiyete bozuklukları, dikkat eksikliği, travma sonrası stres bozukluğu gibi durumlarda madde, kısa süreli bir rahatlama hissi yaratabilir. Bu yüzden kullanım, başlangıçta kişiye “işe yarıyor” gibi gelir. Ne var ki bu rahatlama geçicidir. Beyin, dışarıdan sağlanan bu yapay düzenlemeye alıştıkça kendi denge mekanizmalarını zayıflatır. Kişi, kaçmaya çalıştığı duygularla zamanla daha yoğun biçimde karşılaşır. Bu durum, bağımlılıkla birlikte psikiyatrik sorunların neden sıkça bir arada görüldüğünü açıklar. Madde, sorunu çözmez; sadece erteler ve çoğu zaman büyütür. Sosyal çevre ise bu bireysel süreçleri ya hızlandırır ya da yavaşlatır. İnsan beyni sosyal öğrenmeye son derece açıktır. Bir davranış çevrede ne kadar sık görülürse, o kadar az riskli algılanır. Ailede, arkadaş grubunda ya da kültürel ortamda madde kullanımının sıradanlaşması, özellikle genç yaşlarda kullanım ihtimalini artırır. Aidiyet ihtiyacı, çoğu zaman risk değerlendirmesinin önüne geçer.

Türkiye’ye baktığımızda da bu genel çerçeveyle uyumlu bir tablo görülür. Farklı akademik çalışmalara göre yaşam boyu herhangi bir psikoaktif madde kullanım oranı yaklaşık %2,7 ile %4,5 arasında değişmektedir. Bu oranlar erkeklerde ve 20–35 yaş aralığında belirgin biçimde daha yüksektir. Gençler üzerinde yapılan saha çalışmalarında, aile yapısı, akran etkisi ve sosyal çevrenin maddeyle tanışmada önemli rol oynadığı gösterilmektedir. Bu bulgular, madde kullanımının bireysel bir “sapma”dan çok, çevresel koşullarla iç içe ilerleyen bir süreç olduğunu düşündürmektedir. Son yıllarda madde kullanımına bağlı sağlık sorunları ve ölümlerde artış olduğuna dair farklı kaynaklardan gelen veriler de dikkat çekmektedir. Özellikle genç yaş gruplarında görülen bu artış, erken müdahalenin ve koruyucu politikaların önemini ortaya koymaktadır. Bu noktada tek bir resmi istatistik setine bağlı kalmak yerine, akademik çalışmalar, saha araştırmaları ve bağımsız raporların birlikte değerlendirilmesi daha gerçekçi bir tablo sunmaktadır.

Bu genel çerçeve, şu soruyu da beraberinde getirir: Peki kimler daha yatkın?

Uyuşturucu kullanımına yatkınlık, tek bir kişilik özelliğiyle ya da tek bir toplumsal grupla açıklanamaz. Ancak bilimsel çalışmalar, bazı bireylerin bu konuda belirgin biçimde daha yüksek risk altında olduğunu göstermektedir. Türkiye bağlamında da bu risk, belli profiller etrafında yoğunlaşmaktadır. Öncelikle yaş faktörü öne çıkar. Ergenlik ve genç yetişkinlik dönemi, hem nörobiyolojik gelişimin henüz tamamlanmadığı hem de kimlik arayışının yoğun olduğu bir süreçtir. Bu yaş grubunda dürtü kontrolü daha sınırlıdır ve risk alma davranışı daha yaygındır. “Bir kereden bir şey olmaz” düşüncesi, tam da bu dönemin tipik bilişsel tuzağıdır.

Psikolojik yük taşıyan bireyler bir diğer yüksek risk grubunu oluşturur. Depresyon, anksiyete, travma öyküsü ve dikkat sorunları olan kişilerde madde kullanımı çoğu zaman bir eğlence değil, başa çıkma mekanizması olarak devreye girer. Bu kişiler için madde, dünyayla araya konan geçici bir tampon işlevi görür. Aile yapısı ve erken yaşam deneyimleri de belirleyicidir. Çocukluk döneminde ihmal, şiddet, duygusal kopukluk ya da güvensiz bağlanma yaşayan bireylerde ilerleyen yıllarda madde kullanım riskinin arttığı bilinmektedir. Türkiye’de yapılan gençlik çalışmalarında, aile içi iletişimin zayıf olduğu ve ebeveyn denetiminin tutarsız olduğu ortamlarda büyüyen gençlerin maddeyle daha erken yaşta karşılaştığı görülmektedir. Sosyoekonomik koşullar da bu tabloyu derinleştirir. Yoksulluk, işsizlik, eğitimden kopuş ve gelecek belirsizliği tek başına madde kullanımına neden olmaz; ancak mevcut riskleri çarpan etkisiyle artırır. Özellikle büyük şehirlerde, genç erkek nüfus arasında umutsuzluk ve değersizlik hissi madde kullanımını tetikleyen bir zemin yaratmaktadır. Akran çevresi ve sosyal öğrenme de güçlü bir etkendir. Madde kullanımının arkadaş grupları içinde normalleştiği ortamlarda bireyin risk algısı hızla düşer. Aidiyet ihtiyacı, çoğu zaman sağlık risklerinden daha baskın hale gelir.

Son olarak genetik yatkınlık göz ardı edilemez. Ailede madde kullanımı ya da bağımlılık öyküsü olan bireylerde risk daha yüksektir. Ancak bu durum bir kader değildir. Genetik yatkınlık, ancak uygun çevresel ve psikolojik koşullarla birleştiğinde sorun haline gelir. Tüm bu unsurlar birlikte ele alındığında, uyuşturucu kullanımı ne basit bir ahlak meselesidir ne de tek başına kötü bir tercih sorunu. Beynin ödül sistemleri, psikolojik ihtiyaçlar, sosyal çevre ve genetik faktörler bir araya geldiğinde ortaya çıkan karmaşık bir süreçtir. Çoğu durumda bu, bireyin bilinçli olarak seçtiği bir yol değil; başa çıkma mekanizmalarının yetersiz kaldığı bir noktada devreye giren bir dengeleme çabasıdır.

Bu nedenle madde kullanımını anlamaya çalışırken suçlayıcı dilden çok açıklayıcı bir dile, cezalandırıcı yaklaşımlardan çok önleyici ve destekleyici politikalara ihtiyaç vardır. Sorunu bireyin karakterinde değil; içinde bulunduğu biyopsikososyal koşullarda aramak, hem daha gerçekçi hem de daha insancıl bir yol sunar.

Nörobiyoloji ve bağımlılık

Berridge, K. C., & Robinson, T. E. (2016). Liking, wanting, and the incentive-sensitization theory of addiction. American Psychologist, 71(8), 670–679.
https://doi.org/10.1037/amp0000059

Koob, G. F., & Volkow, N. D. (2016). Neurobiology of addiction: A neurocircuitry analysis. The Lancet Psychiatry, 3(8), 760–773.
https://doi.org/10.1016/S2215-0366(16)00104-8

Volkow, N. D., Koob, G. F., & McLellan, A. T. (2016). Neurobiologic advances from the brain disease model of addiction. New England Journal of Medicine, 374(4), 363–371.
https://doi.org/10.1056/NEJMra1511480


Psikoloji, travma ve self-medication

Khantzian, E. J. (1997). The self-medication hypothesis of substance use disorders: A reconsideration. American Journal of Psychiatry, 154(4), 697–704.
https://doi.org/10.1176/ajp.154.4.697

Sinha, R. (2008). Chronic stress, drug use, and vulnerability to addiction. Annals of the New York Academy of Sciences, 1141, 105–130.
https://doi.org/10.1196/annals.1441.030

Anda, R. F., et al. (2006). The enduring effects of abuse and related adverse experiences in childhood. European Archives of Psychiatry and Clinical Neuroscience, 256(3), 174–186.
https://doi.org/10.1007/s00406-005-0624-4


Genetik ve bireysel yatkınlık

Goldman, D., Oroszi, G., & Ducci, F. (2005). The genetics of addictions: Uncovering the genes. Nature Reviews Genetics, 6(7), 521–532.
https://doi.org/10.1038/nrg1635

Kreek, M. J., et al. (2012). Genetic influences on impulsivity, risk taking, stress responsivity and vulnerability to drug abuse. Nature Neuroscience, 15(4), 473–481.
https://doi.org/10.1038/nn.3054


Türkiye verileri (TÜİK dışı, akademik ve saha temelli)

Ünübol, H., & Sayar, G. H. (2021). Prevalence and sociodemographic determinants of substance use in Turkey. European Addiction Research, 27(6), 447–456.
https://doi.org/10.1159/000516416

Yüksel, H., & Tuzcu, Ö. (2024). Lise öğrencileri arasında sigara, alkol ve uyuşturucu madde kullanımını etkileyen sosyo-demografik faktörler. Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.
https://dergipark.org.tr/

European Monitoring Centre for Drugs and Drug Addiction. (2023). Turkey country drug report.
https://www.emcdda.europa.eu/

UNODC. (2023). World Drug Report. United Nations Office on Drugs and Crime.
https://www.unodc.org/

Read more

Kayıp Üzerinden Kurulan Düzen: Kumar Neden Hiç Bitmez?

Kayıp Üzerinden Kurulan Düzen: Kumar Neden Hiç Bitmez?

Kumar bağımlılığı çoğu zaman yanlış bir yerden ele alınıyor. Toplum bu meseleyi genellikle ahlak, irade ya da karakter üzerinden okumayı sever. “Tutamadı kendini”, “zayıf iradeli”, “paraya dayanamadı” gibi açıklamalar hem rahatlatıcıdır hem de yanıltıcı. Rahatlatıcıdır, çünkü sorunu bireyin içine hapseder; yanıltıcıdır, çünkü gerçeği ıskalar. Kumar bağımlılığı esasen bir karakter meselesi

By Daphne Emiroğlu