"İstanbul büyük bir dünya, ben de onun bir parçasıyım"
Büyükada’nın rüzgârlı yamaçlarında yükselen dev ahşap yapı, bugün Rum Yetimhanesi olarak bilinse de, doğduğu niyet bambaşkaydı. 19. yüzyılın sonunda adanın genişçe bir yamacında uzanan arazi özel mülkiyetti ve Avrupa’dan İstanbul’a gelen seçkin yolcular için bir tatil-kompleksi tasarlanıyordu. Grand Hôtel Prinkipo adını taşıması planlanan bu yapı, Orient Express’in şehre taşıdığı kozmopolit müşteri kitlesini hedefleyen Fransız yatırımcıların büyük bir hayaliydi. Binanın mimarı olarak Alexandre Vallaury’nin seçilmesi tesadüf değildi; çünkü Vallaury yalnızca Osmanlı’nın en güvenilir tasarımcılarından biri değil, aynı zamanda İstanbul’un modern yüzünün mimarıydı. Onun imzası Pera Palas’ın ağırbaşlı art nouveau cephesinde, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin klasik ritminde, Osmanlı Bankası’nın görkemli kütlesinde, Sanayi-i Nefise Mektebi’nin sanatçı yetiştiren koridorlarında ve Galata Rıhtım Han’ın ticari akışında okunur. Vallaury, şehrin diliyle Avrupa estetiğini birleştirebilen nadir ustalardan biriydi; bu yüzden Büyükada’daki dev ahşap yapı hem teknik hem sembolik bakımdan doğru ellere teslim edilmişti.
Avrupa'nın ve bazı ölçeklendirmelere göre dünyanın en büyük ahşap yapısı Büyükada sırtlarında ihtişamıyla boy göstermişti.

Ne var ki II. Abdülhamid’in İstanbul’a yakın bölgelerde kumarhane açılmasına dair sert tutumu, bu büyük yatırımın ruhsat almasını imkânsız hâle getirdi. Böylece tamamlanmış yapı, daha kapılarını açamadan kaderi değişmiş bir anıta dönüştü. Yatırımcılar binayı elden çıkarmak zorunda kalınca, devreye Fener Rum Patrikhanesi girdi; yapı tüm haklarıyla Patrikhane’ye bağışlandı. Bu bağış yalnızca kullanılamayan büyük bir yapıyı değerlendirme isteği değil, aynı zamanda dönemin en ağır toplumsal sorunlarından biri olan yetimlik meselesine bir yanıt arayışıydı. Böylece 1903 yılında bina, “Prinkipo Rum Yetimhanesi” olarak kapılarını açtı ve İstanbul Rum toplumunun en kapsamlı sosyal kurumlarından biri hâline geldi.
Yetimhane, dönemin şartları düşünüldüğünde son derece modern bir işleyişe sahipti. Yalnızca barınma değil; eğitim, meslek kazandırma, kültürel gelişim ve ruhani yönelim bir arada sunuluyordu. Arşiv kayıtları, yapının nüfusunun yıllara göre değiştiğini gösterir: kimi dönemlerde üç yüz civarında, kimi dönemlerde altı yüzün üzerinde çocuk bu yapıda büyüdü. Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve göç dalgaları sırasında bu sayı zaman zaman yedi yüze yaklaştı. Bu çocuklar İstanbul’un yoksul mahallelerinden, Anadolu’nun Rum köylerinden, Balkanlar’dan gelen mülteci ailelerden veya hastalık ve yoksunlukla parçalanmış evlerden geliyordu. Her biri başka bir hikâyenin yükünü taşırken, kapıdan içeri girdiklerinde aynı büyük ailenin parçasına dönüşüyorlardı.

Günler erken başlardı. Sabah duası ya da kısa bir sessizlik ritüeli ile açılan gün, büyük ahşap binanın her katına dağılan hareketle canlı bir eğitime dönüşürdü. Matematik, tarih, Rumca, fen bilgisi gibi dersler çocukların zihnini beslerken; marangozluk, dokumacılık, demircilik ve gemicilik gibi atölyeler onların el becerilerini ve mesleki yeteneklerini geliştirirdi. Bu disiplinli fakat koruyucu düzenin amacı açıktı: kimsesiz bir çocuğun kaderine yalnızca şefkat değil, bir gelecek armağan etmek. Akşamları kütüphane saatleri, müzik çalışmaları veya küçük tiyatro etkinlikleri yapılır; gün, adanın rüzgârının ahşap duvarlarda bıraktığı hafif uğultuyla kapanırdı.

Bu büyük yapının içinde yaşamanın ne demek olduğunu en iyi anlatan şeylerden biri, orada büyümüş bir çocuğun, Stavros’un tanıklığıdır. 1920’lerin sonunda, babasını denizde kaybettikten sonra Büyükada’nın küçük bir balıkçı mahallesinden yetimhaneye getirilen dokuz yaşındaki Stavros, yıllar sonra o günü şöyle anlatır: “Kapının çok büyük olduğunu, içeride kaybolacağımı sandım. Ama birkaç gün sonra oranın bir labirent değil, bir sığınak olduğunu anladım.” Evde çoğu zaman aç yatan bir çocuk için düzenli üç öğün yemek, ona göre “hayatın aniden yumuşaması”dır. Ardından marangoz atölyesinde yaptığı ilk küçük kutunun kokusu gelir; ahşabı “çocukluğumun ikinci nefesi” diye tarif eder. Yeteneği fark edilir, kısa sürede atölyelerin en usta öğrencilerinden biri olur. Yetimhaneden ayrılacağı gün binaya son kez bakarken hissettiğini ise şöyle anlatır: “Yetimhane benim ikinci evim değildi; ilk evimdi aslında. Orada kardeşlerim oldu. Birden fazla dili duydum. Adanın rüzgârı geceleri pencerelerden girerdi ve hep şöyle hissederdim: İstanbul büyük bir dünya, ben de onun bir parçasıyım.” Bu sözler, yapının yalnızca bir mimari başarı değil, çocukların kaderini dönüştüren bir hafıza mekânı olduğunu gösterir. Stavros Yunanistan'a gönderildi, bir daha hiç İstanbul'a gelemedi. (Gerçek ismi Stavros değildir, Aitna'daki sözlü tarih anlatımlarında ismi gizli tutulmuştur.)
Prinkipo Rum Yetimhanesi uzun yıllar boyunca Rum toplumunun hem dayanışma ruhunu hem de modern bir sosyal kurum kurma iradesini taşıdı. Bir zamanlar turistik bir otel olmak üzere tasarlanan bu dev ahşap yapı, sonunda yüzlerce çocuğun büyüdüğü, dil öğrendiği, meslek edindiği, kardeşlik bağları kurduğu bir dünyaya dönüştü. Büyükada’nın rüzgârı, yıllarca bu binanın duvarlarında yalnızca doğanın sesini değil, içeride büyüyen çocukların nefesini, fısıltılarını ve hikâyelerini dolaştırdı; yapı, İstanbul’un mimari hafızasında olduğu kadar toplumsal vicdanında da silinmez bir yer edindi.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte İstanbul’un çok dilli dokusu yerinden oynamaya başladı. Rum toplumunun kurumsal yapıları bir anda hukuki, ekonomik ve kültürel bir gerilim hattının ortasında kaldı. Büyükada’daki yetimhane ise bu değişimlerin tam anlamıyla kesişim noktasına dönüştü: Bir yanda binanın görkemli varlığı ve yüzyılın başında toplum için taşıdığı umut, öte yanda devletin azınlık politikalarının giderek sertleşen havası. Bu yıllarda yetimhane hâlâ işliyor, çocuklar eğitim alıyor, atölyeler dolup taşıyor; fakat yapının üzerinde görünmez bir baskı bulutu giderek koyulaşıyordu. Çünkü kurumun varlığını sürdürebilmesi, yalnızca maddi güce değil, aynı zamanda siyasi iklime de bağlıydı.
1920’ler ve 1930’larda yetimhane, uzun savaşların ve ekonomik çalkantıların yarattığı yoksulluk ortamında Rum toplumunun sığınak işlevi görmeye devam etti. Çocuk sayısı dalgalanıyor, bağışlar azalıp çoğalıyor, Patrikhane kurumun ayakta kalması için ciddi bir çaba gösteriyordu. Yine de içerideki yaşam ritmi mümkün olduğunca korunuyordu. Sabah duaları, dersliklerde öğrenme çabası, atölyelerdeki emek, geniş bahçede koşturan çocuklar… Bütün bunlar yetimhanenin dışarıdaki politik fırtınalardan kendine bir korunak yaratma çabasıydı. Fakat dışarının rüzgârı giderek sertleşiyor, bina duvarlarında hissedilmeye başlıyordu; çünkü azınlıkların eğitim ve vakıf kurumları artık devletin yakından takip ettiği bir alan hâline gelmişti.
1942’deki Varlık Vergisi, yalnızca ekonomik bir darbe olarak kalmadı; Rum toplumunun dayanma gücünü, kurumların finansal sürdürülebilirliğini de sarstı. Bağış kapasitesi düştü, zengin Rum ailelerin bir kısmı ülkeden ayrılmaya başladı. Yetimhane yine ayakta kaldı, fakat bu kez kendi sessizliğinde ağırlaşan bir gerçek vardı: kurum toplumu ile birlikte yavaşça küçülüyordu. Çocuk sayısı belirgin biçimde azaldı; savaş sonrası ekonomik sorunlar, göçler, ailelerin dağılışı ve toplumsal baskılar yetimhaneye gelen çocukların profilini değiştiriyordu. Yine de bina — bütün bu çalkantılara rağmen — bir topluluk hafızasını, bir kimliği, bir dayanışmayı yaşatmak için direniyordu.
1950’lere gelindiğinde İstanbul’un demografisi hızla değişmiş, Rumların nüfusu önce görünmez şekilde, sonra açıkça azalmaya başlamıştı. Yetimhane bu dönemlerde daha sessiz bir yer hâline geldi; gürültülü atölyelerin yerini daha küçük gruplar, kalabalık yemek salonlarının yerini daha dingin bir düzen aldı. Bu dönüşümün dramatik yanı, binanın devasa ölçeğiyle topluluğun gitgide küçülen yapısı arasındaki tezatla belirginleşiyordu. Bir zamanlar yüzlerce çocuğun koştuğu koridorlarda artık daha az ayak sesi duyuluyor, büyük pencerelerden görünen ada silueti daha geniş bir yalnızlığa bakıyordu. Yapı hâlâ çalışıyor, fakat toplumun üzerindeki baskı arttıkça içerdeki umut da sessiz bir tasarrufa dönüşüyordu.
Ve sonra 1955’te, 6–7 Eylül’ün büyük kırılmasını getiren şiddetli fırtınası esti. O gün yaşananlar yalnızca can ve mal kaybı değildi; Rum toplumunun devlete duyduğu güvenin son büyük çatlağıydı. Yetimhane doğrudan saldırıya uğramadı, ancak olayların yarattığı psikolojik sarsıntı kurumun bütün yapısına yayıldı. Aileler çocuklarını İstanbul’da tutmaktan kaygı duymaya başladı; bağış sistemleri çöktü; Patrikhane’nin kurumları üzerindeki baskı görünmezden görünüre dönüştü. Yetimhane, bir toplumun kırılganlığını taşıyan bir yapı olarak, sessizce bu yaraları içine çekti.
1958 sonrası politika daha da sertleşti. Azınlık vakıflarının mülkiyet ve yönetimine ilişkin düzenlemeler, Rum kurumlarının hareket alanını daralttı. Yetimhane artık yalnızca ekonomik olarak değil, hukuki olarak da güvenli bir zeminde değildi. Patrikhane’nin üstündeki baskı artıyor, kurumun geleceği belirsizleşiyordu. Bütün bu gerilimler birikerek 1964’teki kırılma noktasına ulaştı. Kıbrıs krizinin gölgesinde alınan kararlarla yüzlerce Rum vatandaş sınır dışı edildi; aileler apar topar İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldı; vakıf malları üzerinde devletin denetimi daha agresif bir hâle geldi. O yıl yetimhane bir idari işlemle kapatıldı, çocuklar dağıtıldı, çalışanlar uzaklaştırıldı ve bina resmî olarak “kullanım dışı” bırakıldı.
Bu kararın ardında tek bir hukuki gerekçe değil, uzun yılların siyasî gerilimi ve toplumsal dönüşümü vardı. Böylece Prinkipo Rum Yetimhanesi’nin kapıları kapanırken, içeride yıllarca büyüyen çocukların ayak sesleri de sustu. Binanın kaderi, bir anda değil, yıllar süren bir yavaşlama, bir baskı birikimi ve bir toplumun sessizce daralan varlığının içinde mühürlendi.
1964’te yetimhanenin kapıları kapandığında, binanın üzerine çöken sessizlik yalnızca çocukların gidişinden kalan boşluk değildi; bu sessizlik aynı zamanda bir toplumun kamusal görünürlüğünün daraltılmasının, Rum varlığının sistemli bir biçimde geri çekilmesinin sesiydi. El koyma kararı, her ne kadar idari bir işlem gibi görünse de, gerçekte siyasal konjonktürün, azınlık politikalarının ve Kıbrıs krizinin ağır gölgesinin bir sonucuydu. Binanın kaderine terk edilmesi ise, bu kararın doğal bir uzantısı değil; bilinçli bir tercihin, uzun yıllar boyunca süren “görmezden gelme” stratejisinin bir ürünüydü. Çünkü terk edilmek, bazen yıkımdan daha şiddetli bir karardır. Yetimhane tam da bu nedenle, ölüme terk edilen bir canlı gibi yavaş yavaş çürümeye başladı.
Bina kapatıldıktan sonra Patrikhane’nin yapıyı kullanma, restore etme, hatta bakım yapma yetkisi fiilen ortadan kalkmıştı. Mülkiyet hâlâ vakfın görünse de kullanım hakkı devletin elindeydi ve devlet, bu dev ahşap yapıyı koruma yönünde hiçbir irade göstermedi. Bu iradesizlik, tek bir kararın sonucu değil; yıllar boyunca kademeli olarak azınlık kurumlarının işlevsizleştirilmesiyle oluşan politik bir atmosferin parçasıydı. Rum toplumunun İstanbul’daki nüfusu hızla azalırken, bu kurumlara sahip çıkacak toplumsal güç de zayıflamıştı. Giden insanlar yalnızca evlerini değil, kurumlarını, hatıralarını, yapılarını da geride bırakmıştı. Böylece yetimhane, korunacak bir değer olmaktan çok, “dokunulmasa da olur” kategorisine itilmiş, bununla da kalmayıp adeta unutulması istenmiş bir varlığa dönüşmüştü.
Kapatmanın ardından binada güvenlik görevlisi bile bırakılmadı. Çatının ilk hasarları tam o yıllarda ortaya çıktı; kırılan kiremitlerden içeri sızan yağmur, bu dev ahşap organizmanın kalbinde geri döndürülemez bir çürümenin başlangıcını attı. Bir bina yağmurdan korunmuyorsa, kaderi daha ilk damlada belirlenmiş olur. Ahşap zemine düşen su, duvarlara sinen nem, taşıyıcı kolonların içine yerleşen mantar sporları… Bunlar yalnızca doğal süreçler değil, bakımsızlığın doğurduğu yıkım mekanizmalarıydı. Bir kurumun kapanmasıyla başlayan sessizlik, binanın iç dokusunda kendini ağır ağır bir çöküş ritmine dönüştürdü.

Devletin ilgisizliği yalnızca maddi değersizleştirme değil, aynı zamanda sembolik bir silme işlemiydi. Rum Yetimhanesi, geçmişte İstanbul’un çok kimlikli yapısının en görkemli anıtlarından biriydi; oysa 1964 sonrasında, bu kimliğin görünmez kılınması, hatırlanmasının istenmemesi, binanın ömrünü belirleyen en büyük politik etken oldu. Koruma yasaları varmış, kültürel miras bilinci gelişiyormuş, tarihsel değer belgelenmişmiş — bunların hiçbiri fiilen uygulanmadığı sürece bir anlam ifade etmiyordu. Devasa yapı, kimsesizliğin hukuki hâle getirilmiş biçimiyle karşı karşıya bırakıldı. Bir zamanlar içi hayatla dolup taşan salonlar, çocuk seslerinin yankılandığı koridorlar, derslikler, atölyeler… Hepsi devletin resmi suskunluğunun gölgesinde, yavaşça kararan bir hatıraya dönüştü.

Bina zamanla doğaya karşı tamamen açıldı. Çatının çökmesiyle içeri dolan yağmur, boş pencerelerden giren rüzgâr, bahçeden yükselip temellere kök salan yabani bitkiler… Hepsi yapıyı kendi haline bırakan bir politikanın doğal sonuçlarıydı. Oysa bu, doğanın nötr bir geri alma hareketi değildi; insan eliyle başlatılmış bir terk edişin devamıydı. Kaderine terk edilen bina, sahip çıkılmayan bir tarihin fiziksel çöküşünü üstlenmişti.

Rum Yetimhanesi’nin terk edilme nedeni tek bir cümleyle özetlenebilir:
Bu bina korunması gereken bir değer olarak değil, unutulması gereken bir iz olarak görüldü.
İstanbul’un Rum toplumu küçülürken, onların hafızasını taşıyan yapılar da gözden düşmüş sayıldı. Böylece bina yalnızca kapatılmadı; zaman içinde unutulmaya bırakıldı, unutuldukça çürüdü, çürüdükçe yok sayıldı. Bir toplumun hafızasıyla kurduğu bağ koptuğunda, bina da sahipsiz bir beden gibi ortada kaldı — kimsenin gömmek istemediği bir ceset, fakat kimsenin yaşatmaya niyet etmediği bir hatıra.
Bu nedenle yetimhane kaderine terk edilmedi;
terkedilmesi bir karar, çürümesi bir sonuç, yıkımı ise uzun bir politik suskunluğun kaçınılmaz mirasıydı.
Binanın çürümesine eşlik eden bu uzun suskunluk, 2000’lerin başına dek neredeyse hiç bozulmadı. Yetimhane adanın sırtında, yalnızca kuşların ve rüzgârın tanık olduğu bir unutuluşun içinde duruyordu; ahşap duvarlar her kış biraz daha esniyor, taşıyıcı kolonlar her yağmurda biraz daha zayıflıyordu. Fakat ironik biçimde, binayı yokluğa sürükleyen o görünmezlik, kaderini değiştiren şeyin de ta kendisi oldu. Çünkü bazı yapılar ne kadar gömülmek istenirse istensin, ölümü ilan edilmeden önce son bir kez görünmekte ısrar eder. Rum Yetimhanesi de tam olarak bunu yaptı: Çöküşünün sessizliği, hak arayışının sesine dönüştü.

2000’lerin başında Patrikhane binanın hukuki statüsünü yeniden gündeme taşıdı. On yıllarca süren belirsizlik, devletin el koyma kararının hukuka uygunluğu ve vakıfların mülkiyet hakları üzerine açılan tartışmalar, sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı. 2010’da çıkan karar yalnızca bir mülkiyet anlaşmazlığının çözümü değildi; binanın ömrünü değiştiren bir dönüm noktasıydı. AİHM, yapının Patrikhane’ye iadesine hükmederek, yıllardır inkâr edilen hukuki bağın varlığını yeniden tanıdı. Bu karar, yetimhanenin kaderine terk edilmesine yol açan suskunluğun ilk kez kırıldığı andı. Artık bina resmî olarak bir sahibi vardı; fakat sahipliğin kağıt üzerindeki doğrulanması, çürüyen bir devin yaralarını tek başına sarmaya yetmiyordu.
Bu iade, binayı görünmezliğin gölgesinden bir anda kurtarmadı; aksine, geri dönüşü mümkün olsa bile, nasıl kurtulacağı meçhul bir varlık hâline getirdi. Çünkü yapı artık bir “mülk” değil, bir aciliyet taşıyan tarihsel bedendi. Çatının büyük bölümü çökmüş, mantar kolonileri taşıyıcı ahşabı içten kemirmiş, bloklar birbirinden kopmaya başlamıştı. Tabiat, 50 yıl boyunca ses çıkarmadan çalışmış, insan elinin terk ettiği noktayı kendi döngüsüyle mühürlemişti. Bu noktada Patrikhane’nin yapıyı tek başına restore etmesi mümkün değildi; finansal ve teknik kapasitenin ötesinde, bu düzeyde bir ahşap çöküşünü durdurmak için uluslararası uzmanlık gerekiyordu.
Bu nedenle yetimhane, yerel bir miras meselesinden çıkıp uluslararası kültürel koruma kurumlarının dikkatine doğru yöneldi. 2018'de Avrupa'nın en saygın koruma kuruluşlarından Europa Nostra, binayı “Avrupa’nın En Tehlike Altındaki 7 Kültürel Mirası” listesine aldı. Bu liste, bir yapının güzelliğinin değil, ölümcüllüğünün ilan edildiği bir alandır: burada yer almak, binanın yalnızca harap olduğunu değil, birkaç yıl içinde tamamen çökeceğini söylemek anlamına gelir. Rum Yetimhanesi’nin bu listeye girmesi, çürümenin uluslararası bir uyarıya dönüştüğü andı. Yıllarca İstanbul’un gözünden kaçırılmış ahşap dev, şimdi Avrupa’nın kültürel vicdanına emanet edilmişti.

Europa Nostra’nın teknik ekibi 2018 raporunda binanın durumunu neredeyse klinik bir teşhis gibi ortaya koydu: çatıdaki açık yaralar, yağmur suyunun taşıyıcı kolonlara işleyişi, mantarların ahşabı içten kemiren görünmez ilerleyişi, duvarların birbirinden ayrılışı, zemindeki kaymalar ve yangın riskinin giderek artması… Bu rapor, binanın yalnızca bir mimari eser değil, çöküşün son aşamasında bir organizma olduğunu gösteriyordu. Dokunulmazsa ölecek, gecikilirse hiçbir teknik müdahale işe yaramayacaktı.
Bu teşhis, 2022–2025 arasında yürütülecek kurtarma çalışmalarının temelini oluşturdu. Avrupa Yatırım Bankası Enstitüsü ve uluslararası mühendislerden oluşan teknik heyet, binanın artık restorasyonla değil, acil yoğun bakım müdahalesiyle kurtulabileceğini belirledi. Binaya yaklaşım, ölümün kıyısındaki bir hastaya yaklaşmak gibiydi: önce çökme riskinin durdurulması, sonra mantar ilerleyişinin engellenmesi, ardından da binayı ayakta tutacak geçici desteklerin yerleştirilmesi gerekiyordu. Kurtarma operasyonunun ilk adımı, yapının artık “ani çökme” riski taşımayacak bir noktaya getirilmesiydi. 2022’de başlatılan teknik analizler, lazer taramaları, zemin ölçümleri ve kolon dayanım testleri, yapılması gereken müdahalelerin haritasını çıkardı. Çatıdaki yarıklar geçici membranlarla kapatıldı; taşıyıcı kolonlara çelik destekler yerleştirildi; mantar kolonilerini durdurmak için kimyasal ve ısıl yöntemler uygulandı; duvarlar germe halatlarıyla sabitlendi.
Bu çalışmaların sonunda 2025'te teknik rapora yazılan tek bir cümle, binanın 50 yıllık çöküş hikâyesini tersine çeviren işaretti:
“Yapı artık ani çökme riski altında değildir.”

Bu cümle, yalnızca mühendislik açısından bir başarı değil; terk edilmiş bir hafızanın yeniden hayata dönebileceğinin kanıtıydı. Rum Yetimhanesi’nin uzun sessizliği, uluslararası dayanışmayla kırılmış, unutulmaya terk edilen bir tarih yeniden görünür olmuştu. Bina hâlâ yorgun, hâlâ yaralıydı; fakat artık ölüm sınırından çekilmiş, geleceğini konuşmaya izin verecek bir güvenliğe kavuşmuştu.
Bugün Büyükada’nın sırtında duran o dev ahşap kütle, hâlâ yorgun, hâlâ çatlak, hâlâ zamanın ağır eliyle çizilmiş yaralarını taşıyan bir beden gibi görünür; fakat artık ölümün eşiğinde değildir. 2025’te uluslararası teknik ekiplerin yaptığı acil müdahaleler, binayı çöküşün uçurumundan geri çekti. Rüzgârın her estiğinde biraz daha eğilen kolonlar, yağmurun her damlasında biraz daha içi boşalan duvarlar, nihayet kendi ağırlığının altında çökmeye hazırlanan çatı… Bütün bunlar, ilk kez yarım asırdır duyulmayan bir cümlenin karşısında durdu: Yapı artık ani çökme riski taşımıyor.
Bu cümle, yalnızca mühendislik düzeyinde değil, tarihsel hafıza açısından da bir dönüm noktasıydı. Çünkü burada mesele bir binayı ayakta tutmak değil; bir toplumun bastırılmış, silikleşmiş, neredeyse yok sayılmış belleğini yeniden görünür kılmaktı.
Fakat kurtuluş hiçbir zaman nihai bir sonuç değildir; yalnızca yeni bir başlangıca açılan bir eştir. 2026 sonrası dönemde yapılacaklar, binayı yaşatmanın değil, ona yeniden bir hayat kurmanın adımlarıdır. Şimdi asıl soru şudur: Yarı yüzyıl boyunca çürümeye bırakılan bir yapı, teknik olarak ayakta tutulduktan sonra ne olur? Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolup taşan bir hafıza mekânı, gelecekte nasıl bir varlık kazanır? Onu geçmişine mahkûm etmeden, ama geçmişini de silmeden nasıl yaşatabiliriz?
Önümüzdeki yıllarda yapılacak en kritik işler, binanın iç ve dış dokusunu gerçek anlamda iyileştirmeye yönelik olacak. Ahşap kolonların çürümesini durdurmak, çatıyı yeniden kurmak, bloklar arasındaki statik dengesizliği gidermek, iç mekânları çökme korkusu olmadan belgeleyebilmek… Bunların her biri zaman, uzmanlık ve büyük miktarda kaynak gerektiren süreçler. Yapının dev ölçeği düşünüldüğünde, restorasyonun yıllara yayılacağı şimdiden belli. Fakat şunun da altını çizmek gerekir: Bu yapı artık çöküşle yarışmıyor; uzun bir iyileşme sürecine doğru ilerliyor. Artık zamana karşı bir aciliyet değil, zamanla birlikte kurulmuş bir onarım ilişkisi var.
Bu teknik müdahalelerin ötesinde, binanın geleceğiyle ilgili daha derin bir tartışma çoktan başlamış durumda. Yetimhane, yalnızca fiziksel bir bina değil; İstanbul’un çok dilli, çok dinli, çok katmanlı geçmişinin somut bir tanığı. Bu nedenle gelecekte ona nasıl bir işlev verileceği, teknik bir karardan çok daha fazlasını ifade ediyor. “Kültürel miras merkezi”, “ekolojik araştırma enstitüsü”, “kısmen müze, kısmen eğitim yapısı” gibi modeller gündeme geliyor. Her bir model, binanın taşıdığı tarihi farklı bir biçimde okuyor; fakat hepsinin ortak noktası şu: Yapının ticari bir amaca kurban edilmemesi, kimliğini yeniden kaybetmesine izin verilmemesi.

Belki de asıl mesele şudur: Bir bina, terk edilmenin ardından yeniden sahiplendiğinde nasıl bir anlam kazanır? Rum Yetimhanesi’nin bugün sahip olduğu enerji, yalnızca fiziksel kurtuluşundan değil, tarihsel bir suskunluğun kırılmasından doğuyor. Yıllarca hatırlanması istenmeyen bir yapının, şimdi uluslararası kurumlar tarafından korunuyor olması, İstanbul’un belleğinde açılmış bir yarayı tanımanın ilk adımıdır. Binanın geleceği, bu yarayla yüzleşmenin derinliğine bağlıdır. Çünkü bazı yapılar yalnızca restore edilmez; iade edilir, kabul edilir, dinlenir. Onların duvarlarında biriken sessizlik, ancak içlerinde büyüyen çocukların hikâyeleriyle yeniden anlam kazanır.
Bu nedenle geleceğe dair en güçlü ihtimal, yapının hem kamusal hem de sembolik bir mekâna dönüşmesidir. Bir zamanlar çocukların nefesini, korkusunu, sevincini, ilk öğrenmelerini taşıyan odalar, belki de gelecekte hafızayı koruyan bir araştırma merkezi olacak; ya da o koridorlarda dolaşan rüzgâr, yeniden insanların adımlarını duyacak. Her durumda yetimhane, geçmişiyle yüzleşmeyi seçen bir kentin, kendi çok katmanlı kimliğiyle barışmasının sessiz bir anıtına dönüşecek.
Bugün hâlâ yaralı, hâlâ ayakta durmakta zorlanan bu ahşap dev, artık yalnız değil. Onu terk edenlerin kararsızlığı yerini sahiplenenlerin emeğine, onu görmezden gelen politikaların gölgesi yerini açık bir hafıza talebine bırakmış durumda. Çürümenin uzun yıllara yayılan sükûtu, sonunda bir hareket, bir dayanışma, bir diriliş çağrısına dönüşüyor. Belki bina tam anlamıyla iyileştiğinde, Büyükada’nın rüzgârı o duvarlarda yalnızca geçmişin kirini değil, yeniden kurulan bir geleceğin nefesini de taşıyacak. Bir binanın insandan daha güçlü direndiğini bir kez daha bize anlatacak. Ve belki o zaman, Stavros’un yıllar önce fısıldadığı cümle yeniden anlam bulacak: “İstanbul büyük bir dünya… ve ben onun bir parçasıyım.”
Kaynak:
Arkeoloji ve Mimarlık
Fındıkoğlu, N. (2019). Alexandre Vallaury ve İstanbul’un mimari modernleşmesi: Pera Palas’tan Sanayi-i Nefise’ye. İstanbul Araştırmaları Dergisi, 8(2), 145–168.
Girardelli, P. (2000). Geç Osmanlı İstanbul’unda kozmopolit mimarlık: Alexandre Vallaury’nin çalışmaları. Middle Eastern Studies, 36(2), 123–155.
Kuban, D. (1996). İstanbul bir kent tarihi: Bizantion, Konstantinopolis, İstanbul. Yapı Kredi Yayınları.
Tarihsel Arşivler ve Rum Toplumu
Alexandris, A. (1992). İstanbul Rum azınlığı ve Türk–Yunan ilişkileri (1918–1974). Center for Asia Minor Studies.
Benlisoy, S., & Benlisoy, F. (2010). İstanbul Rumları: Tarih, toplum, kimlik. İstos Yayınları.
Clark, B. (2006). İki kez yabancı: Modern Yunanistan ile Türkiye’yi şekillendiren kitlesel sürgünler. Harvard University Press.
Prinkipo Rum Yetimhanesi ve Sosyal Tarih
Hristidis, I. (2004). Prinkipo Yetimhanesi ve geç Osmanlı döneminde kurumsal bakım. Journal of Modern Greek Studies, 22(1), 89–112.
Oral, S. (2015). Büyükada Rum Yetimhanesi’nin tarihsel dönüşümü ve sosyal yapısı. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Dergisi, 35(2), 201–223.
Parthenis, G. (2008). İmparatorluğun çocukları: İstanbul’daki Rum yetimhaneleri. Journal of Ottoman Studies, 31, 245–271.
Azınlık Hukuku ve AİHM Süreci
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. (2010). Ekümenik Patrikhane / Türkiye Davası, Başvuru No. 14340/05. Strasbourg: Avrupa Konseyi.
Oran, B. (2004). Türkiye’de azınlıklar: Kavramlar, tarih, hukuk, siyaset. İletişim Yayınları.
Stamatopoulos, D. (2013). Azınlık hakları ve Ekümenik Patrikhane’nin Türkiye’deki hukuki mücadeleleri. International Journal of Human Rights, 17(5), 721–739.
Europa Nostra ve 2018–2025 Kurtarma Çalışmaları
Europa Nostra. (2018). Prinkipo Rum Yetimhanesi: En Tehlike Altındaki 7 Kültürel Miras Programı Teknik Raporu. Brüksel: Europa Nostra Yayınları.
European Investment Bank Institute. (2022). Prinkipo Rum Yetimhanesi değerlendirme raporu: Yapısal durum, riskler ve öneriler.
Europa Nostra & IHCP. (2025). Acil stabilizasyon ve koruma güncellemesi: Büyükada Rum Yetimhanesi. Teknik Çalışma Belgesi.
İstanbul Kültürel Mirası ve Koruma Tartışmaları
Mazlum, Ö. (2017). İstanbul’daki kültürel miras yapılarının korunma sorunu: Rum toplumu örneği. METU Journal of the Faculty of Architecture, 34(1), 55–78.
Özdemir, B. (2021). Çürümenin estetiği: Terk edilmiş yapılar ve kamusal hafıza. Mimar.ist Dergisi, 21(3), 44–57.