Kalliope ve Zehra
Öykü yazmanın zorlukları var. Bu bir öykü mü bilmiyorum, zaten gönderdiğim yerde yayınlamak için onaylamadı, sebebini bilmiyorum ama ona ne derseniz deyin, öykü, hikaye, anı, yazarken zorlandım. Okurken de zordur belki, siz karar vereceksiniz.
İşte huzurlarınızda Kalliope ve Zehra
Beyaz büyük bir evin geniş pencerelerinden bakan gözler, yıllar sonra Kalamış’taki evin bahçesine bakarken bulacaktı kendini. Geçen onca yılın şaşkınlığı ile. Sanki o gözler kendisinin değil de bir yabancıya aitmiş gibi… Yaşananlar onun hayatına mı aitti yoksa başka birisinin hayatı mıydı?
O eller, büyük beyaz evin duvarlarına hiç dokunmamış gibiydi oysa dokunmuştu. O evin bahçesinde koşmuştu, kuşları beslemişti, pencereden babasının gelişini izlemişti. Annesinin ağlaması o evin içinde yankılanmıştı. İlk duyduğunda ne çok korkmuştu. Mutluluk, hüzün, korku, sevinç, eğlence… Hepsini ilk o evde yaşamıştı. Atina sahnelerinin zamanla bir filmin soluk sahnelerine ya da başkasının yarım kalmış hayallerine dönüşeceğine kim bilebilirdi ki. Yarım hayalleri Atina’da kalmıştı, hiç hayalini kurmadığı şeyler ise Kalamış’ta yanında duruyordu. Belki de hayal kurmamak gerekiyordu… Hayat hayal falan dinlemiyordu.
Kulakları bir Yunan şarkısı çaldı içinin boşluğuna… Her notasını boğazında düğümlediği o şarkıyı içinden mırıldandı. Çok az kişi bildi onun konuştuğu dilleri. Hiç kimse bilmedi Atina’da ihtişamıyla onu uğurlayan evi… Çok az insan bildi onun Kalliope olduğunu.Bilenler bazen hüzünlü bir tebessümle cevap verdiler onun özlemlerine ama tek bir kelime bile etmediler. Kalliope’nin varlığı hakkında konuşulmazdı. Bilenler sadece bilirdi ve kimseye söylemezlerdi. Kalliope kendisiydi ama kimse onu fark etmek istemezdi, üstü örtülmüş bir gerçek gibiydi.
Çok uzun ve zor olduğunu yaşlandığında anladığı uzun bir yoldan gelmişti buralara… Kalacağını bilmeden, hatta aklına bile getirmeden.
Kalliope Atina’dan yola çıktığında gencecikti; gençliği, henüz fark etmediği bir vedanın başlangıcıydı. Yaşlılığına giden yolun nerede biteceğini bilmiyordu. Düşüncesiyle sözü arasında mesafe bırakmayan; ağzına geleni çat diye söyleyen, lafı eğip bükmeden eden biriydi. Kendisi kadar alımlı ve kendisi kadar sert olan İstanbul’a ilk geldiğinde burada öleceğinden habersizdi. Hiç ölümü düşündü mü bilmiyoruz ama Kalliope’nin özelliği yaşama tutkulu şekilde bağlı olmasıydı… Tiyatro, müzik, şarkılar, güzel sofralar, eğlence, dostlar… Hayatın her yerine tutunmuştu.
Hayatını değiştirme kararı aldığında son durağın New York olmasını istemişti; kader çizgisini orada tamamlayacağını sanıyordu. Çoğu insan bilir ki kader çizgisi başına buyruk bir çizgidir ve şehirlerin karakteri bile onu yolundan alıkoyamaz. Evet, şehirlerin de karakteri vardı: Atina onu doğuran ama tutmayı bilmeyen gururlu bir anne gibiydi. Atina’nın göğü doğumuna eşlik etmiş, çocukluğunun ilk yıllarında soluduğu havayı vermişti… Tıpkı anne ve babası gibi… Atina anaydı ama Kalliope’nin annesi de hep yanındaydı. Yalnız değildi. Annesinin olduğu her yer yuvaydı. O yüzden annesi ile İstanbul’a oradan da New York’a gitmek üzere yola çıktı. İstanbul büyülü bir şehir gibiydi. Bir panayıra geldiğini sanmıştı… Atina’ya benzemiyordu, daha güzeldi, daha görkemliydi… İstanbul Atina’dan farklıydı. Önce kollarını açıp sevinçle karşılamıştı onu şehir, giderken de arkasından gururlu bir kadın gibi el sallayacaktı. Ama öyle olmadı.İstanbul onu öyle güçlü kucakladı ki, sardığı kollarını bir daha hiç açmadı. Elbette İstanbul’a vardığı ilk günlerde bundan haberdar değildi Kalliope. Bunu bilmiyordu henüz. Ama İstanbul onu avucunun içine alacak, bir daha geri vermeyecekti. Vermedi de…
Babası Atina’da kalmıştı.
İleri gelen, güçlü babası…
Bir o kadar da korkutucu babası.
Ondan olabildiğince uzakta olmak için New York’u seçmişlerdi. Onsuz her yer daha güvenliydi… Babanın olmadığı yer cennetti. Kalliope ise babasının yerini uzun yıllar önce göklerdeki babayla doldurmuştu: hükmeden ama incitmeyen, korkutan ama sığınak olan bir baba… Tanrı! Dualarını ona fısıldamış, kader çizgisini ona bırakmıştı. Ve ettiği dualara cevap vermişti Tanrı bu yolu açmıştı ona. İstanbul’a getirmişti. Kalliope şükretti — yerde olmasa da gökte bir babası olduğu için. Kudretli Tanrı onu İstanbul’a getirmişti ve aynı Tanrı onu Mahmut’la karşılaştırmıştı… Görür görmez vurulduğu Mahmut’la. Mahmut uzun boylu, tatlı dilli, cesaretli genç bir adamdı. Onun için de dünya artık Kaliope’den ibaret olmuştu. Yakın zamanda okyanusların alıp götüreceği bu genç kadından ayrılma fikri içini delip geçiyordu. Unutsa unutamaz, peşinden gitmeye kalksa gidemezdi. Onun hayalleri İstanbul’daydı, kökleri İstanbul’daydı, annesi İstanbul’daydı.
Kalliope de farksız değildi. New York’a yola çıkış tarihi yaklaştıkça erteleniyordu… Bir daha, bir daha, bir daha. New York bir yere kaçmıyordu nasılsa… Kalliope’nin annesi anlamıştı çoktan; bu ertelemelerin sebebini, Mahmut’u, kızının kaderine doğru eğilen o görünmez çizgiyi… Ama Kalliope hâlâ Mahmut’a “doyacağını” ve sonra rahat rahat gideceğini sanıyordu. Her şey bitince… Duygular eskiyince, birisi vazgeçince daha kolay olacaktı gitmek. O sadece biraz zaman istiyordu göklerdeki babasından. Ve o da bütün zamanı ona vermişti.
O zaman Mahmut’a yetmedi ve evlenme teklifini hem çaresizlikle hem umutla koydu Kalliope’nin önüne… Dünyanın en güzel pastası gibiydi teklif ama yenmemesi gereken bir pasta… Çok düşünmedi. Kabul etti ama şartları ağır bir kabuldü o… Başka toprakların insanları yabancılardan hoşlanmaz çoğu zaman… Yabani bir ot gibi yolmak isterler. Göklerdeki Babasını terk etmesi karşılığında olabilirdi bu evlilik… Çok düşünmedi Kaliope. Hem aynı babaydı o, sadece baba demiyorlardı, Allah diyorlardı… Kalliope uzun süre Allah Baba dedi… Uzun süre herkes onu uyardı, baba değildi o… Baba demeyi bıraksa da baba sıcaklığını hep hissetti. Bu insanlar bilmiyordu, evet baba değildi ama bir babanın olması gerekenden binlerce kez şefkatliydi… İçine sakladı babasını… Yunan şarkılarının notaları gibi… Baba gidince adı da gitti. Adını değiştirdiler. Zehra olmuştu artık. Aynaya baktığında Kalliope’yi görüyor ama herkes ona Zehra diye sesleniyordu. İşin tuhafı Kalliope’de “Efendim?” diye cevap veriyordu. Artık Kalliope, Zehra kabuğunun içinde yaşıyordu. Zehra Türk olduğunu söylüyordu, Kalliope Türk olmadığını biliyordu. Muazzam bir saklambaç oyunuydu bu. Kendisi hem ebe hem de saklanandı. Kalliope Zehra’yı gizlice kiliseye götürüyordu, Zehra da ona Kur’an öğretiyordu. Zehra ve Kalliope birbirlerini seviyor ve birbirlerini yeni olanlara alıştırıyorlardı… İki babası vardı artık, bir baba diyebildiği, bir de demeden de öyle hissettiği… Yıllar geçtikçe alıştılar buna, hem Kalliope hem de Zehra. Eski bir kaç tanıdık dışında kimse Kalliope’den bahsetmez oldu. İstanbul Zehra’ya daha çabuk alıştı. Zehra da İstanbul’a… Kalliope bazen Zehra isimli kabuğun altından söyleniyordu sadece… İç ses olmuştu. Zehra dışında hiç kimsenin onun hala orada olduğundan haberi yoktu… Oysa Kalliope dirayetliydi, inatçıydı, yok olmaya hiç niyeti yoktu. Sirtaki yaparken ortaya çıkıyordu, Rumca şarkıları mırıldanırken. “Nereden biliyorsun bunları?” diyenlere “Komşularımız Rumdu” diye cevap veriyordu.
Zehra yaşlandı… Kalliope bu yaşlılığı hiç kabul etmese de… Tiyatro’ya gitmekten hiç vazgeçmedi. Seyretmediği müzikal yoktu. Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü tiyatrosunun müdavimiydi.Sevdiği şeylere sıkı sıkı tutunsa da, içeride onu yiyen bir canavar vardı artık. Annesinin ölümünü düşündükçe, onun başına gelenlerin aynısı ona oluyordu.. Herkesten sakladı, ortaya çıktığı gün artık Zehra için de Kalliope için de çok geçti.
Bir gün ağlayan torununun kulağına eğilip “Allah Baba’ya dua et!” dedi. Mahmut tebessüm etti o sırada: “Karıştırma çocuğun kafasını” Christmaslar kutlandı, Paskalyalarda yumurtalar boyandı, Zehra ve Kalliope yaşadığı sürece her Ramazan oruç tuttu. Onun kurduğu iftar ve sahur sofraları meşhur oldu… Yılbaşı gecelerinde Kalliope dans ediyor, Zehra sofrada eksik var mı diye kontrol ediyordu… İkisi de acı tatlı bir hayat yaşadılar…
Ölmeye yakın bir gün Zehra yanıbaşında oturan torununa seslendi… Kalliope tanışmak istiyordu artık… Hiç olmazsa gitmeden küçük bir merhaba demeliydi. Zehra usulca fısıldadı küçük kıza, “Sana bir sırrımı vereceğim” Küçük kızın gözleri sırrı almak için kocaman açıldı: “Söyle Bittaba” Babaanne diyememişti hiç, bittaba demişti ve öyle kalmıştı o… Kalliope dikildi bu sefer ve cesurca, gür bir sesle söyledi: “Aslında benim adım Kalliope!”
Kalliope anlattı, Zehra ağladı, torun sessiz bir şaşkınlıkla dinledi… Eski bir parşömendeki köklü ailenin soyağacı açıldı. Zehra içindekinin soyunu gördü, torun şaşkın şaşkın baktı… Kiliseyi de onun sayesinde görmüştü zaten.
Aradan bir kaç gün geçti. Zehra öldü. Kalliope’yi de götürdü yanında. Yıllar sonra Atina’daki büyük beyaz evin pencerelerinden torunu baktı dışarıya. Kalliope’nin baktığı yere, doğduğu bahçeye. Zehra o büyük beyaz evi hiç görmemişti.
Zehra ve Kalliope Feriköy mezarlığında aynı mezarda uyuyorlar şimdi. Sonra onlara Mahmut da katıldı. Kalliope olarak sevdiği, onun için Zehra olmayı kabul etmiş New York yolcusu inci kolyeli kızla uyuyor.