Kanın Neşesi, Safranın Öfkesi: İnsan Ruhuna Galen’den Bakmak
İnsan denen varlık, tarihin başından beri anlaşılması güç bir muamma olmuştur. İnsan kendine laf geçiremediği anlarda bu gerçekle daha acı bir şekilde karşı karşıya kalıyor. Herkes aynı gökyüzünün altında doğar, ama kimisi sabahları 6’da uyanıp koşuya çıkar, kimisi 12’de kalkıp kahvesini karıştırırken bile sıkılır. Bu farklılığın sebebini modern psikoloji genlerle, çevreyle ya da nörotransmiterlerle açıklamaya çalışırken, Antik Yunan filozofları meseleyi çok daha pratik bir yerden çözmüştü: “Bedenindeki sıvılar dengesizse, ruhun da huysuzdur.” İşte Galen’in mirası tam olarak bu kadar sade ama bu kadar iddialıydı.
Yaklaşık iki bin yıl önce yaşayan Claudius Galenus, yani kısaca Galen, insan bedeninin ve ruhunun birbirinden kopuk olmadığını öne süren ilk sistematik düşünürlerden biriydi. Hipokrat’ın izinden giderek, doğayı dört elemente —toprak, su, hava ve ateş— ayıran anlayışı insan bedenine uyguladı. Her şeyin bu elementlerden oluştuğuna inanılıyordu: insanın etinden kemiğine kadar, hatta ruhundan neşesine kadar. Böyle olunca da, elbette bedenin içindeki sıvılar —kan, balgam, sarı safra ve kara safra— evrendeki bu elementlerin küçük bir yansıması sayıldı. Hava gibiler coşkulu, su gibiler dingin, toprak gibiler melankolik, ateş gibilerse öfkeliydi. (Kısacası Galen, burçlara inanmasa da mizacın doğuştan geldiğine inanıyordu.)
Hipokrat’ın “dört sıvı” teorisini devralan Galen, onu yalnızca bir tıp modeli olmaktan çıkarıp bir “karakter bilimi”ne dönüştürdü. Artık mesele sadece hastalık değil, aynı zamanda huydu. Ona göre her insanda bu dört sıvı bulunur, ama oranları farklıdır; işte bu oran kişilik yapısını belirler. Kanı bol olanlar sanguinik, yani neşeli, dışa dönük ve enerjik olur; balgamı baskın olanlar flegmatik, yani sakin ve kararlı; sarı safrası fazla olanlar kolerik, yani ateşli, tutkulu ve bazen biraz fazla iddialı; kara safrası yoğun olanlar ise melankolik, yani duygusal, içe dönük ve zaman zaman “hayat neden böyle?” diye şiir yazan tiplerdir. (Bu sonuncu grup muhtemelen kahve zincirlerinde oturup insanları izleyenlerin atası sayılabilir.)
Galen’in modelinde önemli olan, bu sıvıların “denge” halinde bulunmasıdır. Çünkü aşırıya kaçan her sıvı, bedende olduğu kadar ruhta da karışıklık yaratır. Melankolik fazla kara safra yüzünden kendini dipsiz kuyularda bulur, kolerik fazla ateş yüzünden çevresindekileri yakar, flegmatik soğukluğuyla donup kalır, sanguinik ise fazlalık kanın verdiği taşkınlıkla fazla neşelidir — bazen rahatsız edici derecede. Galen’in gözünde sağlıklı insan, ruh ve beden arasında uyum yakalayabilmiş kişidir. Bu yüzden tedavi de bir tür yeniden dengeleme sürecidir: melankolik kişiye sıcak içecekler, koleriğe serin ortamlar, flegmatiğe hareket, sanguiniğe ise biraz ciddiyet önerilirdi.
Bu düşünce, günümüzün “holistik tıp” anlayışının oldukça erken bir versiyonu gibidir. Galen hastasına sadece ilaç vermez, yaşam biçimini de değiştirirdi. Çünkü ona göre insan, doğanın küçük bir kopyasıydı; doğada denge bozulduğunda fırtına çıkıyorsa, insanda da aynı şey olurdu. Ruhun fırtınaları, bedendeki dengesizliğin yankısıydı. Kısacası, Galen döneminde bir psikoterapi seansı, bugünkü gibi koltukta yatılarak değil, daha çok “soğuk mu yedin, sıcak mı içtin?” tartışmasıyla başlardı.
Bu yaklaşım, dönemin dinsel düşüncesine göre son derece cesur bir çıkıştı. Çünkü Galen, ruhsal sıkıntıların ilahi bir ceza değil, fizyolojik bir süreç olduğunu savunuyordu. Bu da tıbbı metafizik açıklamalardan kurtarıp gözleme ve deneyime dayalı bir temele oturttu. Roma’da gladyatörleri tedavi ederken edindiği deneyim, insan bedeninin sınırlarını anlamasını sağladı; ama belki de asıl devrim, insan ruhunu da bir “biyolojik sistem” olarak görmesiydi.
Galen’in fikirleri kısa sürede Antik dünyadan Orta Çağ’a yayıldı. İslam düşünürleri İbn Sina ve Razi, bu kuramı geliştirerek doğu felsefesiyle birleştirdiler. İbn Sina’nın “El-Kanun fi’t-Tıbb” adlı eserinde Galen’in dört mizacı, hem tıbbi hem ruhsal bir rehber olarak yer alır. Bir anlamda Galen’in kanı, İbn Sina’nın damarıyla İslam tıbbına karışmıştır. Bu miras daha sonra Rönesans Avrupa’sına geçti ve tıp fakültelerinde 19. yüzyıla kadar okutulmaya devam etti. O kadar ki, 1800’lerde biri depresyondaysa “melankoli” tanısı hâlâ Galen’in kara safrasına dayanıyordu. Bugün “kara mizah” deyimi bile, kelime kökeni olarak o kara safradan doğmuştur — ironik biçimde, en karanlık şey bile insanı güldürmek için kullanılabiliyor.
Galen’in etkisi yalnızca tıpla sınırlı kalmadı; Batı kültürünün insan doğasına bakışını da şekillendirdi. Denge kavramı, Aristoteles’in “orta yol” öğretisiyle birleşerek, hem ahlakta hem estetikte ölçülülüğü bir erdem haline getirdi. Sanatçılar bile karakter yaratırken Galen’in modelinden ilham aldı: Shakespeare’in oyunlarında her bir kahraman adeta bir mizacın cisimleşmiş hâlidir. Hamlet melankoliktir, Othello koleriktir, Falstaff tam bir sanguiniktir, Horatio ise flegmatik bir denge unsurudur. Yani 16. yüzyıl sahnesinde Galen’in teorisi hâlâ perde arkasında fısıldıyordu. Rönesans’tan sonra anatomi gelişmeye, insan bedeni daha iyi anlaşılmaya başladı. Andreas Vesalius, Galen’in bazı fiziksel hatalarını düzeltti, ama onun “ruh-beden ilişkisi” fikrini kimse terk edemedi. Çünkü o dönemde bile hâlâ şu sezgi vardı: insan, kimyasallardan fazlasıdır ama kimyasallardan da ibaret değildir. Bu sezgi, modern psikolojinin biyolojik temelli kişilik kuramlarına kadar uzanacaktı.
Ondokuzuncu yüzyılda Wilhelm Wundt, psikolojiyi bağımsız bir bilim olarak kurarken, hâlâ mizaç kavramına başvuruyordu. Ona göre kişilik, duygusal ton ve enerji düzeyinin birleşimiydi — Galen’in “sıcak” ve “soğuk” benzetmelerine epey yakın bir fikir. 20. yüzyılda ise Hans J. Eysenck, Galen’in dört mizacını yeniden yorumladı. Artık mesele “sıvılar” değil, “sinir sisteminin uyarılma düzeyi”ydi. Dışa dönüklük – içe dönüklük ve duygusal denge – dengesizlik eksenlerini birleştirince, tıpkı Galen gibi dört temel kişilik tipi elde etti: dışa dönük ve dengeli sanguinik, dışa dönük ve dengesiz kolerik, içe dönük ve dengesiz melankolik, içe dönük ve dengeli flegmatik. Galen bunu duygularla açıklamıştı, Eysenck sinir sistemiyle; ama sonuç aynıydı: insan çeşitlidir, çünkü doğa çeşitlidir. Modern psikoloji, Galen’in modelini bilimsel doğruluktan ziyade tarihsel bir merak olarak görse de, “denge” fikri hâlâ hayatın merkezinde duruyor. Bugün “homeostaz” dediğimiz biyolojik denge, Galen’in ruhsal denge fikrinin laboratuvar versiyonudur. Psikolojide bile “dengeyi bulmak” hâlâ terapinin temel metaforlarından biridir. İki bin yıl sonra bile insanlar terapistlerine, “Hocam, içimde bir karmaşa var!” diyorsa, Galen’in sesi hâlâ yankılanıyor demektir.
Tabii Galen’in teorisinin sevimli bir yanı da vardır: Herkesi biraz anlamamıza yardımcı olur. Kolerik arkadaşınız patlamaya hazırsa, ona kızmak yerine “ateşi fazla kaçmış” diyebilirsiniz. Flegmatik biri sizi aramadıysa, “balgam oranı yüksek” diye şaka yapabilirsiniz. Melankolik dostunuz her filme ağlıyorsa, kara safrayı suçlayın. Sanguinik biri ısrarla moral veriyorsa, bilin ki fazla kan sadece tansiyonu değil, optimizmi de yükseltir. Elbette bugün kimseyi böyle sınıflandırmak tıbben geçerli değil, ama insani bir mizah duygusu olarak hâlâ işe yarar. Galen belki istatistik tutmuyordu ama insanın iniş çıkışlarını anlamada hâlâ birçok modern psikologdan daha sezgiseldi. Bütün bu mizahın ardında ciddi bir felsefi soru yatıyordu: İnsan doğası sabit mi, yoksa değişebilir mi? Galen bu soruya hem evet hem hayır diyordu. Herkes belirli bir mizaca doğar, ama dengeyi korumak bireyin elindedir. Bu açıdan bakıldığında, onun öğretileri yalnızca tıbbî değil, ahlakî bir anlam taşır. Denge, aynı zamanda bir erdemdir. Fazla öfke, fazla üzüntü, fazla sevinç — hepsi dengesizliktir. Kulağa basit geliyor ama iki bin yıldır insanlar hâlâ bu “fazlalıkları” yönetmeyi öğrenemedi. Galen’in reçetesi aslında zamansız: “Azıcık daha az.” (Bazen bir psikologdan çok bir anne nasihati gibi.)
Bilim ilerledikçe, Galen’in “sıvı” metaforu yerini hormonlara, sinir sistemine ve genlere bıraktı. Yine de “mizacın bedensel temelleri” fikri yok olmadı. Bugün bile serotonin düzeyinden karakter eğilimleri hakkında konuşuyoruz. Yani Galen’in humoral teorisi yanlışlanmış olsa bile, temelde söylediği şey hâlâ doğru: beden ve ruh birbirini etkiler. Üstelik modern tıpta bu ilişki yeniden popüler. Stres bağışıklığı, duygular kalbi etkiliyor, kaygı bağırsakları bozuyor. Galen’in ruh-beden hattı bugün sadece daha karmaşık bir internet ağına dönüşmüş durumda. Bu nedenle Galen’in dört kişilik yapısı, bilimin tarihinde sadece bir anekdot değil, bir dönüm noktasıdır. İnsan davranışını açıklamak için bedenin kimyasına başvuran ilk modeldir. Elbette modern araştırmalar bu modeli devralıp daha nicel hale getirmiştir; ama Galen’in sezgisel çerçevesi olmasaydı, belki de psikoloji bu kadar erken doğmazdı. O, “insan bedeninde ruh arayan” ilk hekimdi.
Ve belki de bu yüzden, Galen’in modeli bugün bile metaforik olarak anlam taşır. Çünkü herkes kendi içinde bir laboratuvar taşır. Kimi zaman neşeli bir kimyasal reaksiyon oluruz, kimi zaman melankolik bir çökelti. Hayatın sırrı, bu karışımı taşırmadan karıştırabilmekte. Galen’in söylediği gibi, ruhun sağlığı, karışımın dengesindedir. Her şeyin ölçüsünü kaçırdığımız bir çağda, belki de en modern öğüt hâlâ antik bir fısıltıdır: “Kendini dengele, yoksa içindeki elementler seni yakar.”
- Eysenck, H. J. (1967). The Biological Basis of Personality. Springfield: Charles C. Thomas.
- Eysenck, H. J., & Eysenck, S. B. (1985). Personality and Individual Differences: A Natural Science Approach. New York: Plenum Press.
- Kemp, S. (2012). Galen and the humoural theory: A foundation for modern psychology? History of the Human Sciences, 25(3), 3–22.
- Lindberg, D. C. (2007). The Beginnings of Western Science. University of Chicago Press.
- Lloyd, G. E. R. (1979). Magic, Reason and Experience: Studies in the Origin and Development of Greek Science. Cambridge University Press.
- Nasr, S. H. (2007). Science and Civilization in Islam. Harvard University Press.
- Nutton, V. (2004). Ancient Medicine. Routledge.
- Porter, R. (1997). The Greatest Benefit to Mankind: A Medical History of Humanity. Norton.
- Singer, C. (1997). A Short History of Anatomy and Physiology from Greeks to Harvey. Dover Publications.
- Siraisi, N. G. (1990). Medieval and Early Renaissance Medicine: An Introduction to Knowledge and Practice. University of Chicago Press.