Kendimizi Tehlikeye Sokma Arzumuz

Kendimizi Tehlikeye Sokma Arzumuz

Thanatos, Freud’un psikanalize getirdiği en çarpıcı ve en rahatsız edici kavramlardan biridir; çünkü insanın sadece yaşamak isteyen bir varlık olmadığını, aynı zamanda kendi yıkımına doğru çekilen bir tarafı da bulunduğunu ileri sürer. Freud’un başlangıçta “haz ilkesi” ile açıkladığı insan davranışı, travma geçiren askerlerin rüyaları, tekrar eden ilişkisel döngüler, bağımlılıklar ve kendini sabote eden bireylerin davranışları üzerinde çalıştıkça yetersiz kalmaya başlar. Bu noktada Freud, yaşamı sürdüren Eros’un karşısına ölüm dürtüsü olan Thanatos’u yerleştirir. Thanatos Yunan mitolojisinden ölümün vücut bulmuş halidir. Gece tanrıçası Nyx'in oğlu ve Hypnos'un erkek kardeşidir. Gelişi keder ve acı getirir. İşte burada yola çıkan Freud için, bu dürtü, fiziksel ölümü bilinçli olarak istemekten çok daha karmaşık bir dinamiği ifade eder: gerilimin sıfıra indiği, canlılığın yükünden kurtulan, “hiçliğe dönüş” arzusudur. Asıl soru şudur: İnsan neden kendine zarar vereceğini bile bile aynı davranışlara koşar? Freud’un yanıtı, bilinçdışının karanlık matematiğinde saklıdır.

Ölüm dürtüsünün en bilinen dışavurum mekanizması “zorlanım yinelenimi”dir. Kişi, acı veren ya da travmatik bir deneyimi tekrar tekrar yaşatan bir döngünün içine düşer. Basit hayatlarımızda bunu "Bütün manyaklar beni buluyor!" ya da "Her şey benim başıma geliyor" cümleleriyle de duyabiliriz. Travma geçirmiş askerlerin rüyalarında savaş sahnesini tekrar görmesi veya çocukların kendilerini üzen sahneleri oyunla yeniden kurmaları bunun erken örnekleridir. Yetişkinlikte ise aynı tip zararlı partneri seçmek, toksik bir işe sürekli geri dönmek, defalarca aynı hatayı bilinçli şekilde tekrar etmek gibi davranışlarda ortaya çıkar. Bilinçdüzeyinde kişi “aşk”, “başarı”, “iyimserlik” peşindedir; ancak bilinçdışı, tanıdık acının sahnesini yeniden üretmek üzere sürekli perdeyi aralar. Freud’a göre travmatik olay “tamamlanmamıştır,” dolayısıyla tekrar tekrar yaşanarak kontrol altına alınmak istenir. Ama bu kontrol girişimi her seferinde kişinin kendi yıkımına doğru sürüklenmesine yol açar. Bu yüzden aynı duvara çarpan davranışlar aptallık değil, bilinçdışının koreografisidir. İşte bazı palavracı kişisel gelişim atölyelerinde bilinçdışı dedikleri şey ve hatta temizlemeye çalıştıkları yerde böyle bir yapının olduğunu öne sürer Freud... Gel de temizle... Bir canlı kendi doğasında böyle bir yıkım güdüsünü taşıyorsa bunu her gün 100 kere "Ben değerliyim" diyerek silebilir misin? Ve kendine değerliyim derken derinde bir yerlerde değersizliğini ispat etmeye çalışan o küçük parçanın onu sürekli değer vermeyen insanlara doğru itmesinin önüne geçebilir misin?

Ölüm dürtüsünün diğer yüzü içe dönük saldırganlıktır. Freud bu alanda sadizm, mazohizm ve süper-ego arasındaki gerilimli ilişkiden söz eder. Süper-ego, bireyin içselleştirdiği otorite, yasak ve cezalandırma mekanizmalarının toplamıdır. Bu yapı, bazen kişiyi sürekli cezalandıran bir iç ses hâline gelir: “Yetersizsin”, “Hak etmiyorsun”, “Cezalandırılmalısın.” Kişi bilinçli olarak ölümü istemez; ancak kendini cezalandıran davranışlarla —yanlış partneri seçmek, sağlığı bozacak biçimde çalışmak, bağımlılık geliştirmek, riskli davranışlara yönelmek— adım adım kendine zarar verir. Freud’un ifadesiyle burada haz arayışı yoktur; gerilimi boşaltma ve varoluş yükünü hafifletme eğilimi vardır. Bu, psikodinamik düzeyde ölüm dürtüsünün evcilleştirilmiş bir biçimi olarak çalışır.

Günlük hayatta bunun sayısız karşılığı vardır. Toksik ilişkisine defalarca geri dönen kişi, bilinç düzeyinde sevgi ararken, derinde tanıdık acının sıcaklığına yönelir. Bağımlılık davranışları —madde kullanımı, kumar, tehlikeli sürüş, aşırı spor— çoğu zaman “hali hissedebilme” ya da “kendini yavaşça tüketme” dürtüsünü taşır. Kişi kendini sabote ederek başarı anlarında geri çekilir; sınav, iş görüşmesi veya ilişki gibi kritik eşiklerde mutluluğu bozma eğilimi gösterir. Freud bunu, süper-egonun sert yasaklayıcı sesinin bilinçdışı bir cezalandırma mekanizmasına dönüşmesi olarak yorumlar.

Mitoloji, psikanalizin bu karanlık dinamiğinin sahneye en estetik biçimde taşındığı alandır. Yunan mitolojisindeki Thanatos figürü, ölümün kişileşmiş hâlidir; savaş tanrılarının ihtişamından uzak, kaçınılan ama kaçışı olmayan bir dingin sonu temsil eder. Freud’un bu ismi seçmesi rastlantı değildir; ölüm dürtüsünün özünde “gürültünün bittiği, gerilimsiz bir duruma geri dönme arzusu” saklıdır. Bu fikir, tehlikeye çekilmenin poetik anlatımlarında da görünür. İkarus’un hikâyesi bunun en bilinen örneğidir: Babasının uyarılarına rağmen güneşe yaklaşır, kanatları erir ve düşerek ölür. Burada bilinçli bir intihar değil, tehlikenin manyetik çekimine kapılma vardır. İkarus’un yükselme arzusu, sınırı aşma isteği ve “yapma” denileni yapma dürtüsü, ölüm dürtüsünün mitolojik bir alegorisi olarak okunabilir.

Ödipus’un hikâyesi ise Freud’un ilgisini çeken en güçlü örneklerden biridir, çünkü burada “kaçılamayan kader” anlatısı, psikanalizdeki tekrar döngüsüyle neredeyse bire bir örtüşür. Kehanet, Ödipus daha bebekken söylenir: Babasını öldürecek ve annesiyle evlenecektir. Anne ve babası korkuyla onu ölüme terk eder, fakat çocuk kurtulur ve başka bir kral tarafından büyütülür. Ödipus gençlik yıllarında bu kehaneti duyar, ancak evlatlık olduğunu bilmediği için kendi ailesini korumak adına evden kaçar. İşte Freud’un büyüteci bu noktaya odaklanır: Çünkü Ödipus kehaneti engellemek için attığı her adımda, aslında kehaneti gerçekleştirecek bir adım atmaktadır. Evden kaçarken yolda bir adamla kavga eder ve onu bilmeden öldürür; bu adam öz babasıdır. Thebai’ye ulaştığında sfenks bilmecesini çözer, kahraman ilan edilir ve ödül olarak kraliçeyle —yani öz annesiyle— evlendirilir. Ödipus’un hiçbir aşamada bilinci bu eylemleri istememiştir; o, kehaneti durdurmak için yola çıkmıştır. Ancak kaçtığı kaderin tam içine yürür. Freud için bu, insanın en çok kaçtığı şeye bilinçdışı bir çekimle sürüklenmesinin alegorisidir. Gerçek açığa çıktığında Ödipus kendini cezalandırarak gözlerini oyar; bu da ölüm dürtüsünün içe yönelen, cezalandırıcı ve yıkıcı formunun simgesidir.

Orpheus’un Eurydike’yi geri alma şartı olarak “arkasına bakmaması” istenir; Orpheus çıkışa metreler kala dayanamaz ve bakar. Eurydike sonsuza kadar kaybolur. Bu hikâye, insandaki küçük ama kritik sabotaj dürtüsünün, anlık merakın veya güvensizliğin büyük bir yıkıma yol açabileceğini gösterir. Narcissus’un kendi yansımasına aşık olup sudan ayrılamayarak erimesi, kişinin kendine yönelen aşkının bile yok edici olabileceğini anlatır. Eros ile başlayan hayranlık, Thanatos ile biten bir çözüle dönüşür.

Fall of Icarus 1536 Giulio Romano

Freud’un düşüncesi bireysel sınırı aşar ve toplumsal düzeye uzanır. Uygarlığın Huzursuzluğu adlı eserinde ölüm dürtüsünün uygarlıkların işleyişinde nasıl göründüğünü tartışır. Tarih boyunca toplumlar defalarca aynı yıkım döngülerine girmiştir: imparatorlukların kendi iç çürüme süreçleri, tekrar eden savaşlar, giderek daha büyük yıkım kapasitesi üreten teknolojiler. Bu davranışlar yalnızca “yanlış strateji” olarak açıklanamaz; kolektif bir yıkım arzusunun, uygarlığın kendi ölümüne yazılmış bir senaryonun izleri olarak da okunabilir. Modern çağda insanlığın iklim krizine rağmen tüketimi hızlandırması, doğayı yok eden alışkanlıklarını sürdürmesi, Freud’un ölüm dürtüsü fikrinin toplumsal düzeydeki karşılığı gibidir. İnsanlık, hem üretim, sanat, bilim ve teknolojiyle yaşamı genişletir; hem de tüketim, savaş, ekolojik felaketlerle kendi varlığını tehlikeye atar.

Sonuç olarak Freud’un “kendimizi tehlikeye sokma arzumuz” dediği şey, tek bir alanda değil, üç düzlemde işler: bireysel psikolojide tekrar eden zarar verici seçimler; mitolojik düzeyde tehlikeye çekilmenin zamansız hikâyeleri; toplumsal düzeyde medeniyetin kendi kendini tüketen davranışları. İnsanın içinde yalnızca yaşama tutunan bir güç yoktur. Aynı zamanda, gerilimden, sorumluluktan ve varoluşun ağırlığından kurtulmayı isteyen bir yok-olma dürtüsü de vardır. Ve çoğu zaman bu iki güç birbirine karışmış hâlde yaşar. Freud’un radikal iddiası, insanın sadece yaşamak değil, bazen kendini tüketmek, çözülmek ve nihayetinde dinginliğe dönmek isteyen bir yanının da olduğu gerçeğidir. Bu karanlık dürtü, mitolojiden günlük hayata, bireysel kararlardan toplumsal çöküşlere kadar pek çok sahnede kendini göstermeye devam eder.

Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. International Psycho-Analytical Press.

Freud, S. (1923). The ego and the id. W. W. Norton & Company.

Freud, S. (1930). Civilization and its discontents. Hogarth Press.

Freud, S. (1900). The interpretation of dreams. Macmillan.

Klein, M. (1957). Envy and gratitude and other works. The Hogarth Press.

Kernberg, O. (1984). Severe personality disorders: Psychotherapeutic strategies. Yale University Press.

Laplanche, J., & Pontalis, J.-B. (1973). The language of psycho-analysis. W. W. Norton.

Roudinesco, É. (2016). Freud: In his time and ours. Harvard University Press.

Mitchell, S. A. (1988). Relational concepts in psychoanalysis. Harvard University Press.

Žižek, S. (1993). Tarrying with the negative: Kant, Hegel, and the critique of ideology. Duke University Press.

Bettelheim, B. (1975). The uses of enchantment: The meaning and importance of fairy tales. Vintage Books.

Dodds, E. R. (1951). The Greeks and the irrational. University of California Press.

Vernant, J.-P., & Vidal-Naquet, P. (1988). Myth and tragedy in ancient Greece. Zone Books.

Read more

Kayıp Üzerinden Kurulan Düzen: Kumar Neden Hiç Bitmez?

Kayıp Üzerinden Kurulan Düzen: Kumar Neden Hiç Bitmez?

Kumar bağımlılığı çoğu zaman yanlış bir yerden ele alınıyor. Toplum bu meseleyi genellikle ahlak, irade ya da karakter üzerinden okumayı sever. “Tutamadı kendini”, “zayıf iradeli”, “paraya dayanamadı” gibi açıklamalar hem rahatlatıcıdır hem de yanıltıcı. Rahatlatıcıdır, çünkü sorunu bireyin içine hapseder; yanıltıcıdır, çünkü gerçeği ıskalar. Kumar bağımlılığı esasen bir karakter meselesi

By Daphne Emiroğlu