Kendini Sev, Ama Beyefendinin Hoşuna Gidecek Şekilde

Paylaş

Bir süredir erkekler kadınlara kadın olmayı öğretiyor. Nasıl oturacağımızı, ne zaman konuşacağımızı, ne kadar kazanırsak ürkütücü olacağımızı, hangi aşamada mesaj atarsak değerimizin düşeceğini anlatıyorlar. Kendilerine kişisel gelişimci, ilişki uzmanı, yaşam koçu diyorlar. Adamın uzmanlığının nereden geldiği bazen meçhul ama kadınlığımızın eksiğini uzaktan teşhis edebiliyor. Biz içeride bir ömür yaşıyoruz, kendisi dış cepheye bakıp deprem raporu veriyor.

Üstelik takipçileri arasında çok sayıda kadın var. Meseleyi ilginç ve üzerinde düşünmeye değer kılan da bu. Kadınlara nasıl davranmaları gerektiğini söyleyen erkeklerin etrafında yalnızca kendi üstünlüğünü onaylatmak isteyen erkekler toplanmıyor. Sevilmek, anlaşılmak, bir daha incinmemek isteyen kadınlar da toplanıyor. Daha çok nasıl incinebileceklerini öğreniyorlar ya da incinmelerinin incinme olmadığına kendilerini inandırmak...

Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. İnsan canı yandığında bir açıklama arar. Birinin neden uzaklaştığını, neden sürekli kendisini suçlu hissettirdiğini, neden bütün ilişkiyi tek başına taşımak zorunda kaldığını anlamak ister. Karşısına da “Ben sana erkek zihnini anlatacağım” diyen biri çıkar. Nihayet içeriden bir yetkiliye ulaşmışızdır. Erkeklik Genel Müdürlüğü basın sözcüsü konuşacaktır. Sonra öğreniriz ki erkekler çok basitmiş. Yalnız bu basit canlılarla ilişki kurabilmek için kırk yedi maddelik davranış programını uygulamamız gerekmektedir. Hemen cevap verme. Fazla ilgi gösterme. Başarılarını çok anlatma. Güçlü ol ama onun yanında güçlü görünme. İhtiyacın olmasın ama ihtiyaç duyuyormuşsun gibi hissettir. Kendine güven ama adam kendisini yetersiz hissetmesin. NASA, Mars’a araç indirirken bu kadar değişken hesaplamıyordur.

Bütün bunların üzerine de “Kendin ol” denir. Olalım tabii. Hangi saatler arasında müsait?

Bu anlatının temelinde sürekli kendisini ayarlamak zorunda olan bir kadın var. Erkeğin ilgisine göre sesini, başarısını, arzusunu, zekâsını, beklentisini ayarlayacak. Fazla gelirse azaltacak, eksik bulunursa tamamlayacak. İlişkinin içinde yaşamaktan çok ilişkinin kabul şartlarını yerine getirmekle uğraşacak. Erkek ise çoğu zaman açıklanması gereken bir doğa olayı olarak kalacak. Yağmur yağıyor, erkek uzaklaşıyor. Şemsiyeni alsaydın.

Böylece erkeğin davranışının sorumluluğu da usulca kadına devrediliyor. Adam ilgisizse sen fazla vermişsindir. Kabalık ediyorsa sınırını zamanında çizmemişsindir. Sözünü tutmuyorsa yanlış erkeği seçmişsindir. İlişkide iki kişi vardır ama performans değerlendirmesine yalnızca kadın çağrılır. İddiaya göre son derece basit olan erkek canlısı ile bir türlü yapamayan kadın... Kızım gel bakayım şuraya!

Kuşkusuz seçimlerimizi, sınırlarımızı, tekrar eden davranışlarımızı düşünmek gerekir. Fakat kendimizi sorgulamakla başkasının yaptıklarını üstlenmek arasında bir fark var. Kadının bütün hataları üzerinde ayrıntılı çalışılırken erkeğin sorumluluğunun “Erkekler böyledir” cümlesiyle kapatılması, kişisel gelişim açısından biraz tuhaf. Bir taraf gelişiyor, diğer taraf sit alanı.

Kadın karşıtlığı da her zaman suratımıza hakaret ederek gelmiyor. Bazen kapıyı çiçekle çalıyor. “Sen kraliçesin” diyor. “Yorulma, uğraşma, bırak erkek yönetsin.” Önce tahta oturtuluyoruz, sonra yetkilerimizin sembolik olduğu açıklanıyor. Meğer anayasal monarşiymişiz.

“Dişil enerji” anlatılarının bir kısmında karşıma çıkan da bu. Dinlenmek, destek görmek, her şeyi tek başına taşımamak elbette insanın hakkı. Ama bunların neden kendi kararlarını vermekten, açıkça istemekten, itiraz etmekten vazgeçme şartına bağlandığını anlamıyorum. Bir kadın hem destek görebilir hem yönetebilir. Hem sevilebilir hem karşı çıkabilir. Bir erkeğin yanında rahatlamak için kendi hayatından istifa etmesi gerekmiyor.

Bu kişisel gelişim piyasasını, sağın kadınlara yeniden yerlerini hatırlatmaya giriştiği siyasi iklimden ayrı düşünemiyorum. Bir tarafta kadınlara erkekleri ürkütmeden yaşamayı öğreten ilişki koçları var, diğer tarafta kadınların özgürlüğünü aileye, ahlaka, millete tehdit olarak anlatan siyasetçiler. Aynı toplantıya katılmaları gerekmiyor. Biri gündüz kuşağında, diğeri mitingde aynı evin duvarlarını örüyor.

MAGA çevrelerinden yükselen kadın karşıtı söylemlerde de bu rahatlığı görüyoruz. Erkekler mikrofonların karşısına oturup kadınların hayatları hakkında karar veriyor. Neye uygun olduğumuzu, ne kadar özgürlüğü kaldırabileceğimizi, hangi alanda söz sahibi olmamız gerektiğini tartışıyorlar. Kadınlar insanlığın yarısı değil de belediye meclisinde kullanım amacı belirlenecek bir arazi. Park mı yapalım, otopark mı? Kadınlara da soralım diyen çıkarsa toplantının ciddiyeti bozulacak.

Bu tartışmanın kadınların oy hakkına kadar uzanması da tesadüf değil. Ağustos 2025’te Pete Hegseth, kadınlara oy hakkı sağlayan anayasa değişikliğinin kaldırılmasını savunan papaz Jared Longshore’un da yer aldığı bir videoyu paylaştı. Pentagon sonradan Hegseth’in kadınların oy hakkını desteklediğini açıkladı. Ama kadınların temel bir yurttaşlık hakkını geri alma fikri, bu paylaşım sayesinde yönetimin en üst düzeylerinden birinin hesabında dolaşıma girmiş oldu.

Kadınlara ilişkin eski hükümlerin yeni mikrofonlarla geri gelmesi bu. Teknoloji ilerliyor, yayın kalitesi yükseliyor, kadına önerilen hayat daralıyor. Adamın önünde son model mikrofon var; kafasındaki toplumsal düzenin elektriği henüz bağlanmamış.

Türkiye’de ise bu yetki iddiası sık sık din, fıtrat, haya ve aile diliyle kuruluyor. Bir erkeğin kadınlardan ne beklediği, kendi tercihi olmaktan çıkarılıp kutsal bir zorunluluk gibi sunuluyor. Böylece ona itiraz eden kadın, yalnızca karşısındaki adamla tartışmıyor; inancına, ahlakına, anneliğine ilişkin bir sorgunun da içine çekiliyor. Beyefendi kişisel kanaatine o kadar güveniyor ki altına Allah adına imza atıyor.

Bülent Arınç’ın 2014’te kadınların sokakta yüksek sesle gülmemesi gerektiğini söylemesi bunun çok somut bir örneğiydi. Konuşmasında kadınların davranışlarını iffet ve toplumsal bozulma üzerinden değerlendiriyordu. Bir kadının kahkahası bile kamusal denetim konusu olabiliyordu. Memleketin bütün meseleleri çözülmüş, geriye bizim ses ayarımız kalmıştı.

Kadınların eşitliği tartışmasında sürekli bedensel farklılıklara dönülmesi başlı başına bir sorun. Eşit hak talep ettiğimizde neden hamilelik üzerinden cevap veriliyor? Seçme, çalışma, karar verme, hayatını yönetme hakkı için aynı bedene sahip olmamız gerekmiyor ki. Sandığa rahimle oy atmıyoruz.

Burada eleştirdiğim, insanların inançları değil; erkeklerin kendi iktidarlarını inancın tartışılamazlığıyla korumaya çalışması. Kadının nerede duracağına, nasıl giyineceğine, ne zaman susacağına ilişkin tercihler kutsallaştırıldığında, erkek otoritesi de hesap vermekten kurtuluyor. Kadına sabır tavsiye ediliyor, erkeğin davranışı ise kaderin içine saklanıyor. Adamın sorumsuzluğuna bile manevi danışmanlık hizmeti veriliyor.

Amerika’daki Hristiyan milliyetçisiyle Türkiye’de dini kadınların hayatını sınırlamak için kullanan kişi elbette aynı siyasi ve toplumsal koşullardan gelmiyor. Ama kadın özgürlüğünü tehlike, erkek otoritesini düzen saydıkları yerde birbirlerini pekâlâ anlıyorlar. İnançları farklı, kadına ayırdıkları yer şaşırtıcı derecede benzer.

İlişki koçlarının bir kısmı da bu düzenin daha şık ambalajlı dilini konuşuyor. “İtaat et” demek yerine “Dişil enerjine dön” deniyor. “Kararı erkek versin” yerine “Erkeğe alan aç” deniyor. Sonuçta kadından istenen yine kendisini geri çekmesi. Birinin elinde kutsal kitap, diğerinin elinde çevrim içi eğitim paketi var. İkisinin de kadının hayatında bu kadar geniş yetki istemesinin nedenini artık sormamız gerekiyor. Kadınlar sormuyor, alkışlıyor bir de.

Buradan siyasete uzanan mesafe de sanıldığı kadar uzun değil. Otoriter ve eşitlik karşıtı sağ söylemlerde sık sık aynı özlemi duyuyoruz: Eskiden herkes yerini bilirmiş. Aile sağlammış, erkek erkekmiş, kadın kadınmış. O eski düzenin kadın açısından bedelini konuşmaya başlayınca nostaljinin sesi biraz kısılıyor. Kimin banka hesabı vardı, kim boşanabiliyordu, kim şiddet gördüğünde gidecek bir yer bulabiliyordu? Hatıra fotoğrafındaki aile çok mutlu görünüyor olabilir. Fotoğraf çekilirken kimin susmasının beklendiğini de sormak lazım. Gerçi o mutlu fotoğraflar yine var sosyal medyada...

Her sağcı aynı şeyi savunmuyor, her ilişki tavsiyesi de siyasi bir proje değil. Fakat ailede erkeğin sorgulanamaz otoritesini savunan dille ülkede güçlü liderin sorgulanamaz otoritesini savunan dilin birbirine ne kadar kolay tercüme edildiğine bakın. İtiraz huzursuzluk oluyor. Eşitlik düzeni bozuyor. Hak talebi nankörlük sayılıyor. Hem evde hem ülkede huzurun şartı, birilerinin daha az konuşması.

BM Kadın Birimi’nin 2025 tarihli Understanding Backlash Against Gender Equality: Evidence, Trends and Policy Responses raporu da toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı tepkiyi daha geniş bir ekonomik ve siyasi çerçevede ele alıyor. Raporda, ekonomik güvensizliklerin ve derinleşen eşitsizliklerin bulunduğu ortamda, bazı siyasi aktörlerin kadın haklarına ve çoğulculuğa karşı çıkan anlatılar kurduğuna dikkat çekiliyor. Buradan benim çıkardığım sonuç şu: “Kadınlar fazla ileri gitti” cümlesi, bazen insanların hayatlarının neden geri gittiği sorusunun yerine yerleştiriliyor.

Ekonomik sıkışmışlık da bu hikâyeye elverişli bir zemin sunabiliyor. Gelecek kurmakta zorlanan, kendisini başarısız ve etkisiz hisseden bir erkeğe, sorunun kadınların fazla güçlenmesi olduğunu söylemek kolay. Maaşına, çalışma koşullarına, barınma sorununa söz geçiremiyor olabilir; hiç değilse evde son sözü kendisinin söylemesi gerektiği anlatılıyor. Hayatında eksilen gücün telafisi olarak başka bir insan üzerinde yetki öneriliyor.

Kadına da aynı düzenin içinden bir kurtuluş paketi satılıyor: Doğru davranırsan seni koruyacak, taşıyacak, seçecek bir erkek bulacaksın. Böylece iki taraf da ilişkinin kendisinden önce bir role hazırlanıyor. Biri yönetmeye, öteki yönetilmeyi doğru erkeğe denk getirmeye çalışıyor.

Bu arada koçun ödeme sayfası gayet iyi çalışıyor. Kişisel gelişim programına girişte kredi kartınızın eril ya da dişil enerjisine bakılmıyor.

Araştırmalarda bu içeriklerin çekiciliğinin yalnızca açık kadın düşmanlığından kaynaklanmadığı da görülüyor. Özgüven, dayanıklılık, ruh sağlığı ve başarı vaatleri, kadın karşıtı fikirlerin dolaşıma girdiği kapılar olabiliyor. Dolayısıyla meseleyi bu insanları takip eden kadınlara “Siz de neden inanıyorsunuz?” diye çıkışarak çözemeyiz. İnsanların gerçek ihtiyaçları var; o ihtiyaçlara verilen cevabın içine ne yerleştirildiğine bakmamız gerekiyor.

UCL öncülüğünde yürütülen ve 2024’te yayımlanan bir araştırmada, farklı genç erkek profillerini temsil eden TikTok hesapları oluşturulmuş ve bu hesaplara önerilen içerikler yedi gün boyunca izlenmiş. Başlangıçta yalnızlık ve kişisel gelişim gibi ilgi alanlarıyla uyumlu olan önerilerin, zamanla kadınlara yönelik öfke ve suçlamalara kaydığı görülmüş. Bu çalışma kadın takipçilerin neden bu hesaplara yöneldiğini doğrudan açıklamıyor; ama kişisel gelişim arayışının kadın karşıtı içeriğe nasıl bağlanabildiğini gösteriyor. İnsan özgüvenini toparlamak için uygulamayı açıyor, algoritma önüne kadınları suçlayan bir dünya görüşü koyabiliyor.

Yine UCL araştırmacılarının yer aldığı, 2024 tarihli Mainstreaming the Manosphere’s Misogyny Through Affective Homosocial Currencies: Exploring How Teen Boys Navigate the Andrew Tate Effect başlıklı çalışma, bu figürlerin erkeklerin dışlanmışlık ve erkeklik krizi duygularına sundukları cevaplarla nasıl otorite kazandığını inceliyor. Kazançları yalnızca para da değil; ilgi, görünürlük ve erkekler arasında itibar da bu dolaşımın parçası. Yani karşımızda yalnızca fikirlerini anlatan adamlar yok. Başkalarının yetersizlik duygusundan kendilerine kürsü yapanlar da var.

Benim itirazım bir erkeğin ilişki hakkında konuşmasına değil. Kendi tercihlerini insanlığın kullanım kılavuzu diye önümüze koymasına. Kadınları tanımadan kadınlığın doğrusunu bildiğine inanmasına. Birbirinden farklı milyonlarca erkeği de tek bir karaktere indirgemesine. Sanki hepsi aynı fabrikadan çıkmış, yalnız donanım paketleri değişiyor.

Bir tavsiyeyi dinledikten sonra kendimi daha rahat ifade edebiliyor muyum, yoksa söylediğim her cümleyi daha çok mu denetliyorum? İhtiyaçlarımı daha açık mı görüyorum, yoksa onları saklamayı mı öğreniyorum? Karşımdakinin sorumluluğunu daha iyi mi ayırt ediyorum, yoksa yine kendimde düzeltecek yeni bir kusur mu buluyorum? Bence gelişip gelişmediğimizi biraz da buradan anlayabiliriz.

Çünkü kadınlara yıllardır yeterince talimat verildi. Daha zarif, daha sabırlı, daha çekici, daha anlayışlı olmamız söylendi. Şimdi aynı talimatlar güzel ışıkta çekiliyor, altlarına “özdeğer” yazılıyor.

Kendimizi sevmeyi de öğreneceğiz elbette. Yalnız beyefendinin hoşuna gitmediğinde eğitimin iptal olmaması lazım.

Devamını oku

最後の公共事業を受注した人、電気を消しておいて

最後の公共事業を受注した人、電気を消しておいて

独裁者には共通の職業病がある。国の登記名義が自分になったと思い込むことだ。しばらくすると、国家予算は家族の銀行口座、公的機関は自分たちの人事部、国民はその経費を全部負担する、口うるさい経理担当に見えてくる。国民が「お金はどこへ消えたんですか」と尋ねると、彼らがどれほど傷つきやすいかがわかる。なんて失礼な! 大家に収支報告を求めるつもり? 悪いわね、あなた、借家人なのよ。 学術の世界には、この仕組みにちゃんと名前がある。公的な権力を私的な利益のために使うのが「腐敗」。制度や規則を特定の利益集団に奉仕するようにねじ曲げるのが、**国家の私物化、つまり「国家捕獲(ステート・キャプチャー)」**だ。後者では、金庫から金が減ることだけが問題なのではない。金庫の鍵も、監査人も、取扱説明書も、同じ連中が握っていることが問題なのだ。強盗も上級コースに進めば、ドアを蹴破る必要はなくなる。どの親戚にドアを開けるか、法律に書き込めばいい。 世界銀行は、国家捕獲を、経済的損失がとりわけ大きくなりうる腐敗の形態の一つと位置づけている。 チュニジアでは、ジン・エル・アビディン・ベンアリの周辺が、そのかなり高

Daphne Emiroğlu tarafından
Son İhaleyi Alan Işıkları Kapatsın

Son İhaleyi Alan Işıkları Kapatsın

Diktatörlerin ortak bir meslek hastalığı var. Devletin tapusunu üzerlerine aldıklarını sanıyorlar. Bir süre sonra bütçeyi aile hesabı, kamu kurumlarını insan kaynakları departmanı, vatandaşı da bütün bu masrafları karşılamakla görevli sinir bozucu bir muhasebeci olarak görmeye başlıyorlar. Vatandaş “Para nereye gitti?” diye sorunca da ne kadar alıngan olduklarını anlıyoruz. Ne münasebet!

Daphne Emiroğlu tarafından
İoanna Kuçuradi: Düşünmek Diye Bir Şey Vardı

İoanna Kuçuradi: Düşünmek Diye Bir Şey Vardı

İoanna Kuçuradi artık aramızda değil. Bir filozof öldüğünde arkasından genellikle “çok değerli bir düşünürümüzü kaybettik” denir. Sonra doğum tarihi yazılır, aldığı ödüller sıralanır, birkaç fotoğraf paylaşılır ve hayat kaldığı yerden devam eder. Kuçuradi söz konusu olduğunda bana biraz haksızlık gibi geliyor bu. Çünkü onun asıl meselesi ne kadar çok şey

Daphne Emiroğlu tarafından