Kölelik Güncellendi: Artık Daha Kişisel!
Çağımızın en ilginç paradokslarından birine geldik ya da biz zaten paradoks olarak dünyaya geldik. Bu da kulağa mantıklı geliyor ama kendi paradoksumuza uygun olarak çağın paradoksuna bakalım: İtaatin kültürel estetiği ile bireyselleşme anlatısının aynı dönemde, yan yana, hatta birbirini besliyormuş gibi akması. Bir yanda toplumların binlerce yıldır süslediği, törenselleştirdiği, metaforlaştırdığı itaat kültürü (Durkheim, 1912/1995; Foucault, 1977); diğer yanda “bağımsız birey”, “özgür seçim”, “kişisel yolculuk” gibi modern sloganlarla parlatılan bireyselleşme iddiası (Bauman, 2000). Herkes pırıl pırıl birey gibi görünüyor. Bu iki akımın birbirine zıt durduğunu sanmak kolay; oysa günümüz insanı tam da bu çatışmanın ortasında, yere temas etmeyen bir gerçeklikte yaşıyor. İnsan neredeyse yere hiç temas etmeyen ayaklarla ömrünü bitiriyor.
İtaatin kültürel estetiği… İnsan uygarlığının en tuhaf dekorlarından biri. Ancak insan “itaatkârım” demek istemez yine de… Bunu başka yollarla söylemek daha hoş olur gelir. Bu estetik sadece bir davranışlar bütünü değil; sanatın, dilin, ritüellerin, hatta bedenin içine işlenmiş bir kod (Foucault, 1977). Mezopotamya tabletlerinden Ortaçağ ikonografisine, modern devlet törenlerinden reklam estetiğine kadar uzanan bir görsel ve sembolik zincir. Toplum, itaat eden bireyi hem idealize etmiş hem de onun etrafında bir “güvenlik mimarisi” kurmuş (Hobbes, 1651/1996). Kabul edin güvenli yerleri severiz, konfor alanlarına bayılırız. Kaos arttığında bu mimari daha da parlatılmış; ritüel güvenliği, baş eğmenin asaletini, teslimiyetin temizliğini anlatan hikâyeler üretmiş (Durkheim, 1912/1995).
Sanatta itaat çoğu zaman bedensel bir jest olarak karşımıza çıkar: eğik baş, kapanmış eller, diz çökme figürü… Sadece saygı değil, bireysel iradenin rafa kaldırılmasıdır bunlar (Foucault, 1982). Dil zaten çok daha kurnazdır: “Büyüklerin sözünden çıkma”, “uslu çocuk”, “devlete zeval gelmesin”, “fikrini söyleme”, “sen karışma” gibi kalıplar, kuşaktan kuşağa aktarılan küçük ideolojik çiviler gibidir. Gelenekler ise toplumsal uyumu koreografiye döker. Düğün, cenaze, bayram gibi ritüeller, bireyi sınırlayan ama aynı zamanda ona bir çerçeve sağlayan koreografik ayarlardır (Durkheim, 1912/1995). Bu düzen, bireyin kendi çerçevesini çizme ihtimalini potansiyel tehdit sayar. Birey kimdir ki kendine çerçeve çizecek? O beceremez! Toplum takacak ona çerçeveyi.
Modern çağ itaat estetiğini yok etmedi; yalnızca yeniden dekore etti. Bu dekorasyonu da kendisinin modernliğiyle gizledi. Reklam sloganları, şirket kültürleri, start-up jargonları, motivasyon aforizmaları… Hepsi neşeli komutlar hâline gelmiş durumda. “Team player” olmayı erdem diye sunan kurumsal dünya, suspus olmuş beyaz yakalı kölelikle, özünde, daha rafine bir itaat modelini parlatıyor (Sennett, 1998). Hiç olmazsa yakan beyaz ve günümüzde kurumsallar, her hafta yeni iş ilanı çıkarak bembeyaz yakalara “Acaba kim gidiyor?” korkusu salarak, itaat güçlerini arttırıyor. Siyasi alan da bu estetikle çalışıyor: lider posterleri, marşlar, tek renkli kitle görüntüleri, lider için slogan ezberletilen özgür itaatkâr bireyler ve onlarla törenler (Foucault, 1977). Hepsi itaatin optik mimarisi. Toplum gözünün gördüğü uyumu, zihnine “doğal düzen” olarak kaydediyor. Estetik burada bir süs değil; meşrulaştırıcı bir teknoloji.
Gelelim bireyselleşme anlatısına. Çağımızın en çok pazarlanan hikâyesi: “Her koyun kendi yolunda yürür.” Peki hiç koyuna sordunuz mu? Hikâyenin içi ne kadar dolu? İşte burada paradoks çatlıyor. Çünkü davranış düzeyinde gerçekten atomize oluyoruz—tek başına yaşamlar, kısa ilişkiler, kişisel tercihlerle kurulan kimlikler… Fakat bilinç düzeyinde hâlâ kitlesel ritimle hareket ediyoruz (Turkle, 2011; Bauman, 2007). Yani bireyselleşme pratikte var, ama ideolojik olarak çoğu zaman bir yanılsama. Herkesin kısa ilişkisi varsa ey birey demek ki senin kısa ilişkin de normal; daha önce 30 yıllık berbat ilişkileri başarı sayıyordun unutma!
İnsan tarihte ilk kez kendini özne gibi hissediyor ama davranışlarının büyük bölümü görünmez bir koroya eşlik ediyor. Algoritmalar, akışlar, trendler… Eskinin mahalle baskısı artık annenin komşusu değil; milyon kişilik bir dijital hayalet (Zuboff, 2019). Daha özgür hissettikçe daha çok köle oluyor. Modern bireyin en sevdiği şarkıyı bile algoritma fısıldıyor, nefret ettiği şeyi gündem belirliyor, politik öfkesi çoğu zaman trendlerden bulaşıyor. Bu bireyselleşme değil; bireysellik tiyatrosu (Goffman, 1956).
Zygmunt Bauman’ın dediği gibi, modern özgürlük akışkan (Bauman, 2000). İnsana doğru akmıyor… İnsanı alıp götüren bir akıntı bu. Bu yüzden de insanın kendini inşa etmesini zorlaştırıyor. İnsan sabit bir “ben” yaratmak yerine, kolektif dalganın üzerinde şekil değiştiren bir köpüğe dönüşüyor. Sabun köpüğü… Dolayısıyla “bireyselleştik” anlatısı yarım bir proje gibi duruyor: iddia var, arzu var, ama zihinsel bağımsızlık yok. Belki de zihin yok oluyor. Bireysellik, işletim sistemi hâlâ kolektif olan bir cihazın indirdiği bir uygulama gibi çalışıyor (Han, 2015; Han, 2017).
İşte bu yüzden iki akım—itaat estetiği ve bireyselleşme söylemi—zannedildiği gibi zıt kutuplar değiller. Birbirlerinin makyaj malzemesi gibiler: Ruj ve dudak kalemi birlikteliği gibi. Modern itaat artık baş eğmeyle değil, “kendi kararını veriyormuş gibi görünme” estetiğiyle ambalajlanıyor (Foucault, 1982). Toplum, itaat eden bireyi hâlâ idealize ediyor ama bu kez ona “özgünlük filtreleri” takıyor. Birey bireyselleştiğini sanıyor, toplum da kontrolü kaybetmediği için memnun oluyor. Toplumcuğum, yaslan arkana, yine iyisin.
Sonuçta çağımızın bireyi, estetikleşmiş itaati özgürlük; algoritmik yönlendirmeyi bireysellik; kitlesel uyumu kişisel seçim sanarak yaşıyor. Ne tam bağımsız ne tam bağımlı; ikisinin arasındaki sinsi koridorda yürüyen, yarım bir heykel gibi. Müzedeki yarım heykellerden daha hızlı eskiyor. İtaatin binlerce yıllık dekoru hâlâ sahnede. Bireyselleşme ise o dekorun üzerine atılmış modern bir ışık oyunu. İkisini ayırmadan bugünün insanını anlamak mümkün değil.
Bauman, Z. (2000). Liquid Modernity. Polity Press.
Bauman, Z. (2007). Consuming Life. Polity Press.
Durkheim, É. (1995). The Elementary Forms of Religious Life (K. E. Fields, Trans.). Free Press. (Original work published 1912)
Foucault, M. (1977). Discipline and Punish: The Birth of the Prison. Vintage Books.
Foucault, M. (1982). The Subject and Power. Critical Inquiry, 8(4), 777–795.
Fromm, E. (1941). Escape from Freedom. Farrar & Rinehart.
Goffman, E. (1956). The Presentation of Self in Everyday Life. Anchor Books.
Han, B.-C. (2015). The Burnout Society. Stanford University Press.
Han, B-C. (2017). Psychopolitics: Neoliberalism and New Technologies of Power. Verso.
Hobbes, T. (1996). Leviathan. Cambridge University Press. (Original work published 1651).
Sennett, R. (1998). The Corrosion of Character. W. W. Norton & Company.
Turkle, S. (2011). Alone Together. Basic Books.
Zuboff, S. (2019). The Age of Surveillance Capitalism. PublicAffairs.