Meşru Gücün Eşiği
Bir videoyu bir insan kaç kez izleyebilir?
Üstelik birinin hayatını kaybettiği bir videoyu.
Büyüterek, yavaşlatarak, çözünürlüğünü defalarca artırarak izledim. Dehşet verici. Bu noktada insan ister istemez şu soruyla yüzleşiyor: Biz gerçekten modern bir çağda mı yaşıyoruz, yoksa modern olduğumuza dair kolektif bir yanılsamanın içinde, makyajlanmış başka bir Orta Çağ’ı mı deneyimliyoruz? Belki de Orta Çağ hiç bitmedi; yalnızca biçim değiştirdi.
Modern devletin en temel ayırt edici özelliklerinden biri, meşru fiziksel şiddet kullanma tekelidir. Max Weber’in klasik tanımına göre bu tekel, yalnızca güç kullanma kapasitesini değil, bu gücün hukuki ve ahlaki meşruiyet sınırlarını da içerir (Weber, 1978). Devlet şiddeti ancak bu sınırlar içinde kaldığı sürece güvenlik üretir; aksi hâlde korku üretir ve demokratik düzeni aşındırır. Ancak şu soru giderek daha yakıcı hâle geliyor: Aşınacak bir düzen kaldı mı? Demokrasi artık Kaf Dağı’nın ardındaki prenses gibi; ulaşılmaz, efsanevi ve onu kurtaracak kahramanlar da çaresiz.
Amerika Birleşik Devletleri’nde son dönemde federal kolluk kuvvetlerinin kendi vatandaşlarına karşı ölümcül güç kullanımı, bu meşruiyet sınırlarının fiilen nasıl uygulandığına dair ciddi sorular doğurdu. Özellikle Renée Good’un federal bir ajan tarafından öldürülmesi ve bunu izleyen günlerde Minneapolis’te bir başka Amerikan vatandaşının federal ajanlarca vurularak hayatını kaybetmesi, münferit olaylar olarak ele alındığında eksik bir analiz sunar. Bu vakalar, ardışıklıkları ve bağlamları nedeniyle birlikte değerlendirilmelidir.
Renée Good vakasında kamuoyuna yansıyan bilgiler, ölümcül gücün kullanımı ile olayın oluşturduğu tehdit düzeyi arasında ciddi bir orantısızlık tartışmasını beraberinde getirdi. Bu orantısızlık yalnızca hukuki bir problem değil, geride kalanlar için onarılması mümkün olmayan bir travmadır. Good’un ölümü, yalnızca bir adli vaka değil; federal kolluk kuvvetlerinin sivillere yönelik güç kullanımında hangi eşiği benimsediğine dair sembolik bir kırılma noktasıdır. Nitekim bu olay, kısa sürede ulusal düzeyde protestolara ve sivil toplum tepkilerine yol açtı.
Good’un ölümünden sonra Minneapolis’te gerçekleşen ikinci ölümcül vaka ise bu tartışmayı daha da derinleştirdi. Kamuoyuna yansıyan çok sayıda görüntü, hayatını kaybeden erkeğin olayın başlangıcında elinde silah değil telefon bulunduğunu, çevredeki sivillere yönelik biber gazı kullanımına tepki verdiğini ve kolluk kuvvetlerine doğrudan bir saldırı gerçekleştirmediğini gösteriyor. Görüntüler defalarca ve her açıdan izlendiğinde, kolluk kuvvetlerinin bir tehlike anında kişiyi etkisiz hâle getirmeye yönelik eğitim ve becerilerinin neredeyse hiç devreye sokulmadığı da görülüyor. Neden? Yedi ajanın, kendilerine saldırmayan bir kişiyi yakasından çekerek aralarına alması, yere düşürmesi ve üzerine çullanması, “kontrol” değil, kaos izlenimi veriyor sadece. Tekrar soruyorum neden? Çözülebilir bir sorunu çözmemek için uğraşmak neden, ortada sorun yokken sorun yaratmak neden?
Bu noktada insanın içine düşen duygu dehşet. Çünkü ölümcül güce başvurulması, herhangi bir kaçınılmazlık anından ziyade, sanki baştan verilmiş bir kararın sonucu gibi görünüyor. Bu durum, “son çare” ilkesinin ihlal edilip edilmediği sorusunu değil, bu ilkenin baştan devre dışı bırakılıp bırakılmadığını düşündürüyor insana. İnsanlık, yaşamın onu koruması gerekenler tarafından değersizleştirildiğine defalarca tanıklık etmiştir; ancak Minnesota’daki bu son olay, bu gerçeği yeniden ve sert biçimde hatırlattı.
Bu iki vaka birlikte ele alındığında dikkat çeken ortak nokta şu: Kurbanlar kamuoyunda hızla “olayların parçası” hâline getirilmiş, ancak özne olarak hikâyeleri büyük ölçüde silinmiştir. Devlet anlatısı, bireylerin kim olduklarından çok, “potansiyel tehdit” kategorisine nasıl yerleştirildiklerine odaklandı. Bu durum, Giorgio Agamben’in tanımladığı biçimiyle, yurttaşın hukuki özne olmaktan çıkarılarak “çıplak hayat”a indirgenmesi riskini çağrıştırmaktadır (Agamben, 1998).
Sembolik Şiddet ve Toplumsal Mesaj
Devlet şiddetinin etkisi yalnızca doğrudan hedef aldığı bireylerle sınırlı değildir. Charles Tilly’nin de vurguladığı üzere, zor kullanımı aynı zamanda davranış düzenleyici bir araçtır (Tilly, 1985). Renée Good’un ve Minneapolis’te hayatını kaybeden ikinci yurttaşın ölümleri, yalnızca bu kişilerin yaşamlarını sonlandırmamış; aynı zamanda bu olaylara tanıklık eden geniş toplum kesimlerine yönelik dolaylı bir mesaj üretti.
Bu mesaj açık bir tehdit biçiminde ifade edilmez; ancak şu soruların toplumsal bilinçte yer etmesine yol açar: Kamusal alanda kayıt almak güvenli midir? Federal operasyonlara tanıklık etmek riskli midir? Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmak ölümcül sonuçlar doğurabilir mi? Devlet gerçekten benim için mi var yoksa bilmediğim başka sınırlar mı var?
Akademik literatürde bu süreç, “önleyici caydırıcılık” ya da “sembolik gözdağı” kavramlarıyla açıklanır (Bigo, 2002). Devlet, açık bir baskı rejimi kurmaksızın, yurttaşların kamusal alandaki davranışlarını gönüllü olarak sınırlamasına yol açar.
Birleşmiş Milletler’in kolluk kuvvetlerine ilişkin temel ilkeleri, ölümcül gücün yalnızca kaçınılmaz ve yaşamı doğrudan tehdit eden durumlarda kullanılabileceğini açıkça belirtir (United Nations, 1990). Renée Good ve Minneapolis vakaları, bu ilkenin pratikte nasıl esnetildiği sorusunu gündeme taşıyor. Görüntülerin varlığına rağmen ölümcül güce başvurulması, hesap verebilirlik mekanizmalarının zayıfladığı izlenimini de güçlendiriyor.
Tarih, devletlerin hesap vermeyi bıraktığında ne olduğunu defalarca gösterdi bize. Binlerce yıl geçmesine karşın insanlığın muhakeme kapasitesinin aynı hataları tekrar etmeye devam etmesi, bu döngünün kırılmasının ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor. ABD’nin doğrudan otoriter bir rejime dönüştüğü iddia edilemez; ancak Levitsky ve Ziblatt’ın da belirttiği gibi, demokrasiler çoğu zaman ani darbelerle değil, küçük ama tekrarlanan norm ihlalleriyle çözülür (Levitsky & Ziblatt, 2018).
Renée Good’un ve Minneapolis’te hayatını kaybeden ikinci yurttaşın ölümleri, yalnızca bireysel trajediler değildir. Bu vakalar, devletin yurttaşla kurduğu ilişkinin dönüşümüne dair güçlü sembolik anlamlar taşımaktadır. Devletin silahı kamusal alanda görünür hâle geldikçe, yurttaşın sesi daha temkinli ve kırılgan hâle gelir. Demokratik erozyon tam da bu noktada başlar: hukukun değil, korkunun davranışları düzenlediği bir kamusal alanda. Sonrasında ne olduğunu ise tarih fazlasıyla iyi anlatır.
Agamben, G. (1998). Homo sacer: Sovereign power and bare life. Stanford University Press.
ACLU. (2020). Know your rights: Filming police. American Civil Liberties Union.
Levitsky, S., & Ziblatt, D. (2018). How democracies die. Crown Publishing Group.
Tilly, C. (1985). War making and state making as organized crime. In P. Evans et al. (Eds.), Bringing the state back in (pp. 169–191). Cambridge University Press.
United Nations. (1990). Basic principles on the use of force and firearms by law enforcement officials. UNODC.
Weber, M. (1978). Economy and society. University of California Press.