Özlem Zengin: Soruyu Değiştirerek Cevap Vermek

Paylaş
Özlem Zengin: Soruyu Değiştirerek Cevap Vermek

Bir tartışmada soruya iyi cevap vermenin bir yolu vardır. Bir de soruyu değiştirmek. İkincisi bazen o kadar ustaca yapılır ki cevap aldığımızı zannederiz.

Özlem Zengin’in Meclis konuşmalarını izlerken dikkatimi çeken temel retorik özellik bu: Önüne konulan tartışmanın çerçevesini kabul etmek yerine sık sık o çerçeveyi değiştiriyor. Bu, retorikte reframing, yani yeniden çerçeveleme olarak adlandırılan güçlü bir teknik. Ancak baştan önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bir soruyu yeniden çerçevelemek, o soruya cevap vermek değildir. Bazen ikisi birlikte yapılabilir. Bazen de reframing tam tersine, cevap vermemenin son derece etkili bir yöntemi hâline gelebilir. Özlem Zengin’i retorik açıdan ilginç yapan da tam olarak bu sınırda dolaşması.

Avukatlık Refleksi

Özlem Zengin hukukçu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, uzun yıllar avukatlık yapmış ve bugün AK Parti Grup Başkanvekili. Avukatlıkla parlamenter tartışmanın doğal bir akrabalığı var. İkisinde de yalnızca kendi argümanınızı bilmeniz yetmez. Karşınızdakinin ne söylediğini dinlemeniz, hangi kelimeleri seçtiğini fark etmeniz ve iddiasının altında hangi varsayımların bulunduğunu çözmeniz gerekir.

Bazen yapılabilecek en etkili şey soruya hemen cevap vermek değildir. Önce sorunun kendisini tartışmaya açarsınız: Bu sorunun varsayımı doğru mu? Bu kavramı neden böyle tanımlıyoruz? Bunu gerçekten bu çerçevede mi tartışmalıyız? Bunların hepsi son derece meşru sorular. Fakat bir şartla: Asıl soruyu ortadan kaldırmamak gerekir.

“Utanmıyor musunuz?” Tartışması

Bunun iyi bir örneğini bütçe görüşmelerinde görüyoruz. Gökhan Günaydın iktidar sıralarına yönelik konuşmasında tekrar tekrar “Utanmıyor musunuz?” ifadesini kullanıyor. Özlem Zengin buna cevap verirken yapılan politikaların sonuçlarından başlamıyor. Önce kullanılan ifadeyi tartışmaya açıyor. Kabaca, “Bir insana arka arkaya ‘Utanmıyor musunuz?’ dediğinizde nasıl bir cevap bekliyorsunuz?” diye soruyor. Ardından yapılanlardan utanmadıklarını, aksine gurur duyduklarını anlatıyor.

Retorik olarak etkili. Fakat argümantasyon açısından burada durup ne olduğuna bakmak gerekiyor. İlk tartışma, yapılan politikaların ortaya çıkardığı sonuçların savunulabilir olup olmadığı. Zengin’in açtığı tartışma ise siyasi rakibe “utanmıyor musunuz?” diye hitap etmenin doğru bir siyasi üslup olup olmadığı. İki mesele birbirine temas ediyor ama aynı şey değiller.

Birinci sorunun içindeki olgusal iddialar böylece çürütülmüş olmuyor. Politikaların sonuçları tartışılmak yerine soruyu soranın dili tartışılmaya başlanıyor. Yani Zengin tartışmanın kontrolünü ele geçiriyor; fakat bu, ilk soruya cevap verdiği anlamına gelmiyor. Retorik okumasında bu ayrım önemli.

Reframing Ne Zaman Gerçek Bir Cevaptır?

Çünkü reframing kendi başına bir safsata değildir. Tam tersine, bazen tartışmada yapılabilecek en doğru şeydir. Birisi size “Şirketiniz geçen yıl neden yüzde 50 zarar etti?” diye soruyor ama şirket aslında yüzde 50 zarar etmemişse, “Önce sorunuzdaki varsayımı düzeltelim; şirket yüzde 50 zarar etmedi” demek hem reframing hem cevaptır. Sorunun üzerine kurulduğu yanlış öncülü ortadan kaldırmış olursunuz.

Daha güçlü bir yöntem de vardır: Sorunun çerçevesine itiraz edip yine de soruyu cevaplamak. Örneğin, “Başarıyı yalnızca bu ölçütle değerlendirmenize katılmıyorum. Fakat sizin ölçütünüzü kabul etsek bile sonuç şu…” dediğinizde hem rakibinizin çerçevesini sorgular hem de onun sorusundan kaçmadığınızı gösterirsiniz.

Asıl problem üçüncü durumda başlar. Size “Bu politikanın sonucu neden böyle oldu?” diye sorulur, siz “Bana bu soruyu sorma biçiminiz yanlış” dersiniz. Belki gerçekten yanlıştır. Soru kaba, haksız veya kötü niyetli olabilir. Bunların hepsini kanıtlayabilirsiniz. Fakat hâlâ politikanın sonucunun neden böyle olduğu sorusunu cevaplamamışsınızdır.

Burada reframing, argümanı güçlendiren bir teknik olmaktan çıkıp redirection, yani dikkati başka yöne çevirme aracına dönüşebilir. Daha ileri örneklerde bunun red herring denilen safsatayla kesiştiğini görürüz. Mesela “Emekli maaşı neden açlık sınırının altında?” sorusuna “Bizden önce emeklilerin hastanelerde nasıl kuyruk beklediğini unuttunuz mu?” diye cevap verildiğini düşünelim. İkinci cümlede söylenen şey tamamen doğru olabilir. Yine de birinci sorunun cevabı değildir.

Retorik okuryazarlık tam burada işe yarar. Bize yalnızca “Bu konuşmacı etkileyici mi?” diye sordurmaz. Bir soru daha sordurur: Az önce sorduğumuz sorunun cevabını gerçekten aldık mı?

Zengin’in Güçlü Olduğu Yer

Özlem Zengin’in parlamenter performansında karşı tarafın kullandığı kelimeleri hızla yakalama becerisi dikkat çekiyor. Bir ifade geliyor; Zengin o ifadenin içindeki kelimeyi seçiyor, anlamını sorguluyor, bazen kişisel bir hikâye ekliyor, bazen mizaha çeviriyor, bazen de karşı tarafa soru olarak geri gönderiyor. Böylece tartışmanın başlangıç noktası birkaç dakika içinde değişebiliyor.

Bu ciddi bir münazara becerisi. Çünkü çoğu insan tartışmada kendisine verilen sorunun içine hapsolur. İyi hatip ise sorunun kendisinin de bir retorik araç olduğunu bilir. Fakat iyi dinleyicinin görevi de bunun farkında olmaktır. Konuşmacının sorudan çıkabilme becerisini takdir ederken, çıktığı sorunun hâlâ cevapsız durup durmadığını kontrol etmek gerekir.

Soyadı Tartışması: Tekniğin Daha Başarılı Kullanıldığı Yer

Zengin’in aynı refleksi daha güçlü kullandığı örnekler de var. Meclis’te soyadı “Zengin” üzerinden yapılan bir göndermeye cevap verirken kendi soyadının ailesinin ekonomik durumundan değil, dedesinin cömertliği nedeniyle verilen bir lakaptan geldiğini anlatıyor. Sonra diğer milletvekillerinin soyadlarına geçiyor. “Kesici” soyadını taşıyan biri gerçekten insan mı kesiyor? “Suiçmez” soyadını taşıyan biri gerçekten su içmiyor mu?

Burada başlangıçtaki mantığı başka örneklere uyguladığında çıkarımın absürtlüğü ortaya çıkıyor. Bu yöntem reductio ad absurdum ile akraba. Bir önermenin mantığını kabul edip başka örneklere uygularsınız; sonuç saçmaysa başlangıçtaki muhakemenin problemi görünür hâle gelir.

Üstelik Zengin bunu mizahla yaptığı için cevap daha akılda kalıcı oluyor. Burada reframing yalnızca tartışmayı başka yere taşımıyor; ilk argümanın mantığını da çürütüyor. Yani reframing cevabın yerine geçmiyor, cevabı güçlendiriyor. Aradaki fark önemli.

Mizahı Savunma Silahı Olarak Kullanıyor

Sera Kadıgil’de mizah çoğu zaman saldırının parçasıyken Özlem Zengin’de daha çok savunmadan karşı atağa geçmenin aracı gibi çalışıyor. Bu da parlamenter tartışmada kullanışlı bir teknik. Çünkü sürekli kendisini açıklamak zorunda kalan taraf, doğru cevaplar verse bile psikolojik olarak savunmada görünmeye başlayabilir. Suçlama gelir, cevap verir; başka bir suçlama gelir, yeniden cevap verir. Gündemi sürekli karşı taraf belirler.

Mizah ve reframing bu ilişkiyi tersine çevirebilir. Artık karşı tarafın cümlesi sizin malzemeniz olur. Fakat burada yine aynı kontrol sorusunu sormamız gerekir: Mizah argümana cevap mı verdi, yoksa cevapsız kalan argümanı unutturdu mu? İkisi aynı şey değildir.

Ethos: Kendisini de Argümanın İçine Koyuyor

Klasik retorikte ethos, konuşmacının karakteri, deneyimi ve güvenilirliği üzerinden kurulan iknadır. Zengin bunu sık kullanıyor. Hukukçu kimliği, kadın olarak deneyimleri, ailesi, siyasi geçmişi ve kişisel hikâyeleri konuşmalarının içine giriyor. Soyadı tartışmasında dedesini anlatması bunun basit bir örneği.

Bu tür kişisel anlatılar dinleyiciyle başka bir bağ kuruyor. Konuşmacı yalnızca “Argümanım doğru” demiyor; aynı zamanda “Beni ve nereden geldiğimi de değerlendirin” diyor. Özellikle değerler, kimlik ve niyet üzerine yapılan tartışmalarda ethos çok güçlü olabilir.

Ama ethos’un da bir sınırı var: Karakter kanıtı, olgusal kanıtın yerine geçemez. “Ben böyle bir insan değilim” bazı suçlamalara karşı önemli bir cevaptır. Fakat “Bu politika şu sonucu doğurdu mu?” sorusunun cevabı değildir.

Son Konuşmacının Avantajı

Özlem Zengin’in Grup Başkanvekili olarak sahip olduğu başka bir avantaj daha var. Çoğu zaman kendisinden önce yapılan konuşmaları dinleyip bunlara topluca cevap verebiliyor. Bu pozisyon ona reaktif retorik için geniş bir alan sağlıyor.

Gökhan Günaydın’ın sık kullandığı yöntemlerden biri prolepsis: “Şimdi siz diyeceksiniz ki…” Rakibin muhtemel cevabını önceden tahmin ediyor. Zengin’in pozisyonu ise çoğu zaman bunun tersini mümkün kılıyor: “Bugün bunları söylediniz. Şimdi cevap vereyim.” Böylece gün boyunca kullanılan kelimeleri, suçlamaları ve örnekleri seçip kendi konuşmasının malzemesine dönüştürebiliyor. Bu da onun karşı çerçevelemede neden güçlü olduğunu kısmen açıklıyor.

Üç Milletvekili, Üç Ayrı Retorik Refleks

Serinin ilk üç ismini yan yana koyduğumuzda parlamenter hitabetin ne kadar farklı biçimlerde kurulabileceği ortaya çıkıyor. Gökhan Günaydın’da baskın refleks “İddianızı verilerle sınayalım.” Logos ve ethos öne çıkıyor. Sera Kadıgil’de “Bu meselenin insanlar üzerinde ne yaptığını görün.” Logos ile pathos birlikte çalışıyor. Özlem Zengin’de ise “Bu tartışmayı neden sizin kurduğunuz çerçevede yapıyoruz?” sorusu belirginleşiyor; ethos, pathos ve reframing devreye giriyor.

Üçüncü örnek bize ayrıca önemli bir şey öğretiyor: Retorik başarı ile argümantatif başarı aynı şey değildir. Bir konuşmacı tartışmayı yönetebilir, salonu güldürebilir, rakibinin cümlesini tersine çevirebilir, kendi çerçevesini kabul ettirebilir ve son sözü söyleyebilir. Bunların hepsi retorik başarıdır. Fakat konuşmanın sonunda hâlâ başlangıçtaki sorunun cevabını bilmiyorsak argümantatif açıdan başka bir problem vardır.

Dinleyicinin de Görevi Var

Milletvekilleri örneklerinin bize öğrettiği en önemli şey bu: Retorik yalnızca konuşmacının sanatı değildir. Dinleyicinin de retorik okuryazarlığı gerekir.

Bir siyasetçiyi dinlerken yalnızca “İyi cevap verdi” demek yetmez. Bir saniye durup başlangıca dönmek gerekir. Soru neydi? Verilen cevap neydi? Cevap sorunun hangi bölümünü karşıladı? Konuşmacı yanlış bir varsayımı mı düzeltti, yoksa doğru fakat rahatsız edici bir soruyu başka bir tartışmaya mı çevirdi? Bizi kanıtla mı ikna etti, kendi güvenilirliğiyle mi, duyguyla mı, mizahla mı, yoksa ilk soruyu unutturarak mı?

Bu soruları sormaya başladığımızda siyasi konuşmaları bambaşka dinlemeye başlarız. Özlem Zengin’in Meclis performansı bunun için özellikle iyi bir çalışma alanı. Hızlı düşünüyor, karşısındaki konuşmayı dinliyor, kelimeleri yakalıyor, mizah kullanıyor ve tartışmanın çerçevesine müdahale edebiliyor. Bunların hepsi

Retoriğin önemli sınırını hatırlayalım: Tartışmanın yönünü değiştirmek, soruyu cevaplamak değildir.

Milletvekillerinin konuşmalarını bu gözle dinlemek gerçekten insanı geliştiriyor. Meclis konuşmaları siyasi iletişimin ders alanı gibi.

Bazen iyi bir hatip bize çok etkileyici bir cevap verir. İyi bir dinleyicinin yapması gereken ise konuşma bittiğinde başlangıca dönüp bir kez daha sormaktır:

Peki soru neydi?

Devamını oku

Retorik: İnsanları İkna Etmenin 2500 Yıllık Kullanım Kılavuzu

Retorik: İnsanları İkna Etmenin 2500 Yıllık Kullanım Kılavuzu

İnsanlık konuşmayı öğrendikten kısa süre sonra muhtemelen iki şeyi keşfetti: Birincisi yalan söylemek, ikincisi de haklı olmadığı hâlde haklıymış gibi konuşmak. Neyse ki aradan birkaç bin yıl geçince Yunanlar meseleyi biraz sistematik hâle getirip adına retorik dediler. Bugün “retorik” kelimesini çoğunlukla küçümseyici biçimde kullanıyoruz. “Bunlar retorik”, “retorikten başka bir şey

Daphne Emiroğlu tarafından