Trump NATO’yu Zayıflatmıyor; NATO’nun İş Modelini Değiştiriyor
Donald Trump hakkında yapılan en yaygın NATO yorumu şudur: Trump ittifakı zayıflatıyor.
Bu yorum bütünüyle yanlış değil; ancak Ankara Zirvesi'ni açıklamak için yeterli de değil. Çünkü Trump'ın yaptığı şey NATO'yu dağıtmaktan çok, NATO'nun çalışma mantığını yeniden fiyatlandırmak.
Beğenilsin ya da beğenilmesin, bu önemli bir ayrım.
Trump için NATO, Soğuk Savaş sonrasında oluşmuş liberal uluslararası düzenin ahlaki mirası olmaktan önce, Amerika'nın büyük ölçüde finanse ettiği bir güvenlik sözleşmesidir. Onun gözünde Avrupalı müttefikler uzun yıllar Amerikan askerî kapasitesinden yararlanırken savunma harcamalarını sınırlı tuttu; Washington'ın güvenlik garantisini ise neredeyse değişmez bir hak olarak gördü.
Bu nedenle Trump'ın NATO'ya yaklaşımı ideolojik değil, işlemseldir. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu yaklaşım transactional foreign policy olarak tanımlanır. İlişkiler ortak değerlerden çok karşılıklı maliyet, katkı ve pazarlık üzerinden değerlendirilir. Trump'ın temel sorusu "Bu ülke ne kadar demokratik?" değil, "Amerika bu ilişkinin karşılığında ne kazanıyor?" sorusudur. Bu yaklaşımı inceleyen akademik çalışmalar da kişisel lider diplomasisi, pazarlık ve kısa vadeli çıkar hesabının bu dış politika anlayışının temel unsurları olduğunu ortaya koyuyor.
Ankara Zirvesi'nde görülen tam da buydu.
Trump, NATO'ya açıkça şu mesajı verdi:
"Bu sistem eski maliyet dağılımıyla devam etmeyecek."
Bu nedenle zirvenin merkezine yüzde 5 savunma harcaması hedefi yerleşti. İlk bakışta teknik bir bütçe tartışması gibi görünen bu hedef, aslında NATO'nun yeni iş modelinin ilanıydı. 2014 Galler Zirvesi'nde kabul edilen yüzde 2 hedefi daha çok mali disiplin çağrısıydı. Ankara'da konuşulan yüzde 5 ise yalnızca daha fazla harcama değil, daha fazla üretim, daha fazla kapasite ve daha fazla sorumluluk anlamına geliyor.
CSIS'in zirve öncesinde yayımladığı analiz de tam bu noktaya odaklanıyordu. Kuruma göre artık mesele ne kadar para harcandığı değil; bu paranın savaşta kullanılabilecek mühimmat stokuna, konuşlandırılabilir kuvvete, bakım-onarım kapasitesine ve sürdürülebilir üretim hatlarına dönüşüp dönüşmediği. Başka bir ifadeyle, NATO artık bütçeleri değil, gerçek askerî hazırlığı ölçmeye çalışıyor.
Bu, ittifakın düşünme biçiminde önemli bir değişim. Soğuk Savaş boyunca NATO'nun temel sermayesi Amerikan güvenlik garantisiydi. Bugün ise yeni sermaye üretim kapasitesi.
NATO'nun Ankara Zirvesi belgeleri de bu dönüşümü doğruluyor. Savunma Sanayii Forumu'nun odağı yalnızca daha fazla yatırım değil; ortak üretim, ortak tedarik ve endüstriyel kapasitenin genişletilmesiydi. İlk kez "endüstriyel caydırıcılık" kavramı bu kadar belirgin biçimde öne çıktı.
Bu kavramın önemi gözden kaçırılmamalı.
Uzun yıllar caydırıcılık; asker sayısı, nükleer güç ve ileri konuşlandırılmış birliklerle ölçülüyordu. Ankara'da ise farklı sorular soruldu: Mühimmat ne kadar hızlı üretilebilir? Hava savunma sistemleri ne kadar sürede teslim edilebilir? Yarı iletkenler, patlayıcı hammaddeler ve kritik parçalar hangi ülkelerden sağlanacak? Avrupa uzun süreli bir savaşı sanayi olarak finanse edebilir mi? Bu sorular bize şunu gösteriyor: Ankara Zirvesi'nde NATO'nun askerî stratejisinden çok ekonomik altyapısı yeniden tasarlandı. Savunma artık yalnızca askerî değil, aynı zamanda endüstriyel bir kapasite meselesi olarak görülüyor.
Trump'ın baskısı da tam burada etkisini gösteriyor. Avrupa artık yalnızca daha fazla para harcamaya değil, harcadığı paranın somut askerî kapasiteye dönüşmesini göstermeye zorlanıyor. Hangi sistemlerin üretileceği, hangi ülkelerle ortaklık kurulacağı ve Avrupa'nın Amerikan teknolojisine ne ölçüde bağımlı kalacağı artık NATO tartışmalarının merkezinde.
Bu dönüşüm Türkiye açısından da önemli sonuçlar doğuruyor.
Trump'ın Erdoğan'a yönelik olumlu açıklamaları ile aynı gün Associated Press'in İmamoğlu davasını uluslararası gündeme taşıması birlikte okunduğunda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Trump yönetimi için Türkiye'nin NATO içindeki askerî kapasitesi, Karadeniz'deki rolü, savunma sanayii ve bölgesel etkisi; demokratik standartlara ilişkin tartışmalardan daha öncelikli görünüyor.
Ancak bu durum sıkça yapıldığı gibi "Trump demokrasiyi önemsemiyor." cümlesiyle açıklanamaz.
Daha doğru ifade şudur: Trump için demokrasi bir dış politika amacı değil, diğer stratejik hedeflerle birlikte değerlendirilen değişkenlerden biridir. Eğer bir ülke Amerikan çıkarlarına hizmet eden güvenilir bir ortak olarak görülüyorsa, rejimin niteliği öncelik sıralamasında geri düşebilir.
Bu yaklaşım, Biden yönetiminin demokrasi ve insan haklarını daha görünür bir dış politika söylemi hâline getiren çizgisinden belirgin biçimde ayrılıyor.
Fakat burada da önemli bir nüans var. İşlemsel dış politika da tamamen kurumsuz çalışamaz. Trump'ın önceliği liberal demokrasi olmayabilir; ancak öngörülebilir, istikrarlı ve anlaşma yapabilir devletlere yine de ihtiyaç duyar. Sürekli iç kriz yaşayan, kurumsal kapasitesi zayıflayan veya ekonomik olarak kırılganlaşan ülkeler, pazarlık masasında da değer üretmekte zorlanır.
Dolayısıyla mesele demokrasiye ahlaki bir bağlılıktan çok, istikrarın stratejik faydasıdır. Bu nedenle Trump'ın Erdoğan'a yönelik olumlu dili Türkiye'de yalnızca diplomatik başarı olarak okunmuyor. Özellikle muhalif çevrelerde bu yaklaşımın, demokratik gerilemeye yönelik uluslararası baskıyı azaltabileceği endişesi dile getiriliyor.
Burada ortaya çıkan tablo basit değil. Trump'ın NATO'ya etkisi aynı anda iki farklı sonuç üretiyor.
Bir yandan Avrupa'yı yıllardır ertelediği savunma yatırımlarını yapmaya zorluyor. Üretim artıyor, ortak tedarik mekanizmaları güçleniyor ve NATO'nun askerî kapasitesi somut olarak büyüyor. Diğer yandan ittifakın tarihsel meşruiyetini oluşturan ortak değerler söylemi geri çekiliyor. Ülkeler giderek daha fazla demokrasi performanslarıyla değil; ne kadar harcadıkları, ne kadar ürettikleri ve güvenlik mimarisine ne kadar katkı sundukları üzerinden değerlendiriliyor.
Ankara Zirvesi'nin en önemli sonuçlarından biri de budur. Trump NATO'yu aynı anda hem güçlendiriyor hem de dönüştürüyor. Askerî kapasite açısından daha güçlü bir ittifak ortaya çıkıyor. Fakat bu güçlenme, liberal demokratik değerler üzerine kurulu eski NATO anlatısını da zayıflatıyor.
Türkiye açısından ise bu yeni model hem fırsat hem risk içeriyor. Fırsat; çünkü Ankara'nın stratejik ve endüstriyel değeri hiç olmadığı kadar artıyor. Risk; çünkü stratejik önem arttıkça demokratik standartlara yönelik uluslararası baskının azalması, kısa vadede hareket alanını genişletse bile uzun vadede kurumsal güveni aşındırabilir.
İşte Ankara Zirvesi'nin en derin çelişkisi burada ortaya çıkıyor.
Trump NATO'yu dağıtmıyor.
Onu daha üretken, daha maliyet odaklı ve daha pazarlıkçı bir yapıya dönüştürüyor. Fakat bu dönüşümün bedeli, ittifakın kendisini yıllarca tanımladığı değer dilinin giderek ikinci plana itilmesi olabilir.