İkinci Yeni Belki de Her Zaman Yeni
İkinci Yeni bir sabah uyanıp “bundan sonra anlaşılmaz şiir yazıyoruz” diyen birkaç adamın marifeti değildi. Zaten insan edebiyat tarihinde ne zaman böyle düzgün bir örgütlenme görmüş ki? İnsan yazarken kendisini bile örgütleyemiyor bazen. Umarım aklımdan geçenleri örgütlü bir şekilde yazabilirim.
Neyse...
Bir manifesto yoktu. Genel merkez yoktu. Şairler birbirlerine “Arkadaşlar bugünden itibaren özneyi yüklemden uzaklaştırıyoruz” diye genelge de göndermediler. Ama ortada tuhaf bir ortak huzursuzluk vardı.
Türk şiiri çok konuşmuştu. Memleketten, yoksulluktan, sokaktan, gündelik hayattan, küçük insanlardan… Garip şiiri dili sokağa indirmiş, şiirin kravatını çıkarmıştı. Kravatsız daha yakışıklı olmuştu. Bu başlı başına büyük bir devrimdi. Fakat her devrim gibi bir süre sonra onun da dili tanıdık hale geldi.
Şiir anlaşılırdı artık.
Hatta biraz fazla anlaşılırdı.
Orhan Veli’nin yaptığı şeyi küçümsemek mümkün değil. Tam tersine, o kadar güçlü bir kırılmaydı ki kendisinden sonra gelenlerin yapabileceği en anlamsız şey Orhan Veli gibi yazmaya devam etmekti.
Şiirin ilginç bir huyu var: Birisi kapıyı kırıp içeri girdikten sonra, siz aynı kapıyı tekrar kırarak devrim yapamazsınız. Kapıya da yazık...
1950’lerin ortasına gelindiğinde bazı genç şairlerin derdi tam da buydu.
Onlar şiirin sokağa çıkmasına itiraz etmiyorlardı. Şiirin sokakta fazla uslu durmasına itiraz ediyorlardı. Cümle neden başladığı yerde bitmek zorundaydı? Bir kelime neden yalnızca sözlükte yazan şeyi anlatacaktı? Bir benzetmenin iki tarafı neden birbirine benzemeliydi? Neden... En sevdiğim soru!
Şair, okuyucuya ne demek istediğini açıklamakla neden yükümlüydü? Böylece Türk şiirinin dili yavaş yavaş arıza vermeye başladı. Ama bu bir bozulma değildi. Bilerek yapılmıştı.
Cemal Süreya’nın “Biliyorsun ben hangi şehirdeysem / Yalnızlığın başkenti orası” diyebilmesi mesela…
Burada şehir artık şehir değildir. Yalnızlık bir duygu olmaktan çıkar, coğrafyaya dönüşür. İnsan bir kentin içinde yaşamaz; kendi yalnızlığının başkentinde yaşar. İkinci Yeni’nin yaptığı şey biraz buydu işte: Duyguyu anlatmak yerine ona yeni bir fizik kurmak.
Turgut Uyar’da ise iki kelime bazen bütün bir kaçış planına dönüşebilir:
“Göğe bakalım.”
Sözlükte son derece basit bir cümle. Başınızı kaldırır, yukarı bakarsınız. Ama şiirin içinde söylediğinizde başka bir şey olur.
“Buradan gidelim.”
“Bu hayatın dışına birkaç dakika çıkalım.”
“Kimsenin bizi görmediği bir yerde birlikte duralım.”
Gökyüzü artık gökyüzü değildir. Bir çıkış kapısıdır.
Edip Cansever daha da ileri gider. “Masa da Masaymış Ha”da sıradan bir masayı insanın bütün hayatını taşıyabilecek bir nesneye dönüştürür.
Adam masaya koyar.
Ellerini.
Aklını.
Hayatını.
Ve bir noktadan sonra masanın kendisini değil, insanın dünyada taşıdığı ağırlığı okumaya başlarız. Cansever’in “İnsan yaşadığı yere benzer” dizesi de aynı damardandır. Bu cümle ilk bakışta çok açık görünür. Ama biraz durunca bozulmaya başlar. İnsan gerçekten yaşadığı eve mi benzer? Şehre mi? Ülkeye mi?Çocukluğuna mı? Başına gelenlere mi? Bu arada bazen kendimi İstanbul'a benzetiyorum. Yoksa yıllarca içinde kaldığı bütün koşullar yavaş yavaş yüzüne, sesine, yürüyüşüne mi yerleşir?
İkinci Yeni’nin sevdiği şey tam olarak bu küçük çatlaklardır. Bir cümle okunur. Sonra cümle sizin içinizde büyümeye devam eder. Ece Ayhan’a geldiğinizde iş daha da tuhaflaşır. Çünkü Ece Ayhan yalnızca şiirin dilini değil, tarihin dilini de bozar. Resmî tarihin ön kapısından girmez. Arka sokaklardan dolaşır. Unutulmuşlara, suçlulara, çocuklara, fahişelere, dışarıda bırakılmışlara bakar. “Meçhul Öğrenci Anıtı”nda daha başlıktan itibaren bir şey ters gider. “Meçhul asker” diye bildiğimiz anıt fikri bir anda öğrenciye taşınmıştır. İki kelimenin yerini değiştirmek bile devletin, tarihin ve hafızanın nasıl kurulduğuna dair yeni bir alan açar.
İlhan Berk’te ise şiir bazen neredeyse harita çizer. Şehir, beden ve coğrafya birbirine girer. Bir sokak yalnızca sokak değildir. Bir beden yalnızca beden değildir. İstanbul bir şehir olmaktan çıkar; kokular, isimler, tenler, geçmiş zamanlar ve sokak tabelalarından yapılmış başka bir varlığa dönüşür.
Şairlerin yaptığı şey aslında çok basitti: Dilin bize öğrettiği bağlantılara güvenmiyorlardı. Çünkü insan zihni zaten düzgün çalışan bir cümle değildir. Birini düşünürken çocukluğunu hatırlarsın. Çocukluğunu düşünürken bir koku gelir. O koku seni yıllar önce gördüğün bir sokağa götürür. Sokaktan bir şarkıya geçersin. Şarkıdan hiç ilgisi olmayan bir insanın yüzüne.
Zihin böyle çalışır. Şiir neden çalışmasın? İkinci Yeni’nin büyük meselesi tam burada başlar. Anlamı yok etmek istemediler. Anlamın tek olmasına itiraz ettiler. Bu yüzden İkinci Yeni şiirini okurken bazen insanın ilk refleksi şudur:
“Burada ne demek istiyor?”
Belki de yanlış soru budur. Bazı şiirler size bir şey söylemez. Sizde bir şey meydana getirir. Cemal Süreya’nın şiirlerinde bunun en güzel örneklerinden biri aşktır. Kadın yalnızca kadın değildir. Ten coğrafyaya karışır. Şehir sevgiliye dönüşür. Arzu, yalnızlıkla aynı cümlede durabilir. Üstelik bu imgelerin çoğunu mantıkla çözemeyiz. Çözmemiz de gerekmez. Çünkü bazen şiirin yaptığı şey düşünce üretmek değil, duyguya biçim vermektir.
Turgut Uyar’ın Geyikli Gecesi de böyledir. Geyikli Gece gerçek bir yer değildir belki. Ama şiiri okuduğunuzda neresi olduğunu bilirsiniz. İnsanların, şehirlerin, hesapların, düzenin dışında kalmış bir yer.
Bir tür sığınak.
Bir ihtimal.
Belki çocukluktan kalmış, belki hiç var olmamış bir yer.
Ve belki tam da bu yüzden gerçektir.
İkinci Yeni bize bunu tekrar tekrar yapar.
Olmayan şeylerin gerçekliğini kurar.
Türkiye’de uzun süre “anlaşılır olmak” ile “iyi olmak” arasında gizli bir sözleşme varmış gibi davranıldı.
Anlaşılmıyorsa şair ne anlatıyordu?
Şair ne anlatıyorsa açıkça söyleseydi ya?
Fakat şiir zaten açıkça söylenebilecek şeyleri açıkça söylemek için var olsaydı, düz yazı gayet yeterli bir icattı.
İkinci Yeni başka bir şey istedi.
Okurun şiire yalnızca aklıyla değil hafızasıyla, çağrışımlarıyla, bedeniyle, geçmişiyle girmesini. Bu yüzden aynı şiiri yirmi yaşında başka, kırk yaşında başka okuyabilirsiniz.
Şiir değişmemiştir.
Siz değişmişsinizdir.
Ve belki de İkinci Yeni’nin yaptığı en büyük devrim buydu.
Şiirin anlamını şairin elinden alıp biraz da okura bıraktı. Artık şiir kapalı bir kutu değildi. Ama kullanma kılavuzu da yoktu. Kelimeler oradaydı. Kapı sürekli açıktı.
İçeri girince ne göreceğiniz ise biraz şaire, biraz zamana, biraz da bize bağlıydı.
Sonra birileri buna “anlamsız şiir” dedi.
Oysa belki tam tersi olmuştu.
Şiir ilk kez tek bir anlama razı olmuyordu.
"Hepimizi vakitten kurtaracak" o geyikli gece gelmişti aslında.