Henüz Adı Konmamış Bir Şiir
Ben doğduğumda adım yoktu. Hatta doğduğumun farkına da varmamış olabilirler.
Bir akım değildim. Bir araya gelip beni kuran şairlerim, uyulması gereken ilkelerim, edebiyat tarihine geçmeye hevesli bir manifestom yoktu. Hatta birazdan içlerine yerleşeceğim adamların çoğu birbirini tanımıyordu. Ben de kendimi tamamen tanımıyordum.
Biri Ankara’da bir kelimenin yerini değiştiriyordu. Biri İstanbul’da cümlenin ortasına bir kadın bırakıyordu. Biri taşrada gökyüzüne bakıyor, gördüğü şeyin artık eski kelimelerle anlatılamayacağını düşünüyordu. Biri tarihin düzgün yazılmış sayfasını kaldırıp altındaki karanlığa bakıyordu.
Onlar birbirlerini tanımıyordu.
Ben hepsini tanıdım. Belki de benimle tanışmaları için onları zorladım.
Cemal’in masasından geçtim. Henüz Süreya’sının bir harfini kaybetmemişti. Edip’in dükkânına uğradım; masaların, sandalyelerin ve insanların göründüklerinden daha yalnız olduğunu orada öğrendim. Turgut’un görev yaptığı uzak kasabalardan geçerken bozkırın yalnızca topraktan oluşmadığını fark ettim. İlhan’ın elinde şehirler, sokaklar ve nesneler başka anlamlara geliyordu. Ece’ye vardığımda tarihin okulda anlatıldığı kadar temiz olmadığını anladım. Onunla birlikte hep muhalefet olacaktım. Sezai ise dünyaya bakmıyor, dünyanın arkasında ne olduğunu görmeye çalışıyordu.
Hepsinden bir şey aldım.
Birinden kırılmış bir cümle, birinden uzak bir çağrışım, birinden şehrin bunaltısı, birinden beden, birinden tarih, birinden göğe açılan görünmez bir kapı…
Sonra dergi sayfalarına dağıldım.
Yıl 1950’ydi. Türkiye hükümet değiştirmiş, kendisiyle ilgili yeni bir hikâye yazmaya başlamıştı. Demokrat Parti iktidara gelmişti. Sandıklar açılmış, tek parti dönemi kapanmış, ülkenin üzerine “artık başka türlü olacak” duygusu yayılmıştı.
Ama “başka türlü”nün nasıl bir şey olduğunu kimse tam olarak bilmiyordu.
Köye traktör girmişti. Şehre gecekondu. Evlere radyo, vitrinlere Amerika, insanların zihnine daha iyi bir hayat ihtimali…
Kırdan kente gelenler yanlarında yalnızca bavullarını taşımıyorlardı. Eski alışkanlıklarını, ailelerini, korkularını ve nerede durmaları gerektiğine ilişkin bilgilerini de getiriyorlardı. Şehir onları içine alıyor ama nereye koyacağını bilmiyordu. İnsanlar kalabalıklaşıyor, hayat hızlanıyor, yalnızlık daha önce hiç olmadığı kadar kişisel bir meseleye dönüşüyordu.
Eski Türkiye henüz gitmemişti. Yeni Türkiye de tam olarak gelmemişti.
İkisi aynı salonda oturuyor, birbirini rahatsız ediyordu.
Ben o rahatsızlıktan doğdum.
Çünkü insan değişmişti ama şiir onu hâlâ fazla düzgün anlatıyordu.
Oysa hayat düzgün değildi. Şehir düzgün değildi. Hafıza, arzu, korku ve yalnızlık hiç düzgün değildi. Fakat şiirden anlaşılır olması bekleniyordu. Şair bir şey söyleyecek, okur ne söylendiğini anlayacak, anlam tutanağı imzalanacak ve herkes evine gidecekti.
Ben eve gitmedim. Evim de yoktu.
Cümlede kalmam gereken yerde kalmadım. Kelimeleri birbirine yaklaştırdım, sonra aralarına kimsenin kolayca geçemeyeceği boşluklar koydum. Bir sözcüğü sözlükteki anlamından aldım, daha önce hiç tanışmadığı başka bir sözcüğün yanına bıraktım.
Bana anlamsız dediler.
Oysa anlamsız değildim. Yalnızca anlamımı ilk karşılaşmada teslim etmek istemiyordum.
Benden önce Garip gelmişti. Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat şiirin kravatını çıkarmış, onu sokakta dolaşmaya bırakmıştı. Şiir artık nasırdan, rakıdan, vapurdan ve küçük insanın gündelik sıkıntılarından söz edebiliyordu.
Garip büyük bir devrimdi.
Fakat her başarılı devrim, bir süre sonra kendi memurlarını yetiştirir.
Garip’in ardından gelenler sokağa çıkmayı öğrendiler ama bazen sokakta duydukları her cümleyi şiir sandılar. Bir zamanlar şiiri özgürleştiren sadelik, taklitçilerin elinde kolaycılığa dönmeye başladı.
Ben Garip’i öldürmeye gelmedim. Onun açtığı kapıdan geçtim. Fakat kapının önünde durmaya niyetim yoktu.
Şiirin yalnızca herkesin zaten bildiği bir şeyi, herkesin anlayacağı biçimde anlatmasına itiraz ettim. Toplumcu şiirin bazı örneklerinde olduğu gibi, önceden hazırlanmış düşünceleri taşıyan bir dağıtım aracına dönüşmek de istemedim.
Beni bir yere göndermek istiyorlardı. Ben kelimelerin arasında dolaşmak istiyordum.
Şairlerim bütün bunları beraberce kararlaştırmadı. Çünkü henüz “şairlerim” olduklarını bilmiyorlardı. Cemal, Edip’le 1956’da tanıştı. Turgut’u ve İlhan’ı daha sonra tanıdı. Önce onlar değil, yazdıkları şiirler karşılaştı.
Metinler birbirini insanlardan önce tanıdı.
Ben dergilerde çoğaldıkça insanlar huzursuzlanmaya başladı. “Bu şiir bize ne söylüyor?” diye sordular.
Belki de yanlış soru buydu.
Çünkü ben onlara ne söylediğimi açıklamak için değil, bildikleri dili biraz yerinden oynatmak için gelmiştim.
Sonra 19 Ağustos 1956 günü Muzaffer Erdost beni gördü.
Son Havadis için aceleyle yazılmış bir yazının başına iki kelime koydu:
“İkinci Yeni.”
Üstelik yazının içinde bu iki kelime geçmiyordu. Yalnızca başlığındaydı. Bir matbaa yetişme telaşı, birkaç sütun yazı ve son anda bulunan bir isim…
Ben yalnızca şiirdim.
Bir pazar günü bana akım dediler.
Adımı önce eleştirmenler söyledi. Sonra karşı çıkanlar. Ardından beni savunanlar. Şairler kendilerine bu adla seslenilmesine daha alışamadan hakkımda kavgalar başladı.
“Anlamsız.”
“Halktan kopuk.”
“Bireyci.”
“Batı taklidi.”
“Kaçış şiiri.”
Adım konur konmaz suç dosyam da hazırlanmıştı.
Oysa aynı adın altında toplanan şairler aynı dünyaya inanmıyordu. Sezai’nin göğe açtığı kapıyla Ece’nin tarihin altına kazdığı tünel aynı yere çıkmıyordu. Edip’in insanlarıyla İlhan’ın nesneleri aynı biçimde konuşmuyordu. Turgut’un sıkışmışlığıyla Cemal’in erotizmi aynı yatakta uyumuyordu.
Onları bir araya getiren şey aynı şeyi söylemeleri değildi.
Şiirin aynı şekilde söylenmek zorunda olmadığına inanmalarıydı.
1957’de Yerçekimli Karanfil oldum. 1958’de Üvercinka ve Galile Denizi. 1959’da Dünyanın En Güzel Arabistanı, Körfez, Kınar Hanım’ın Denizleri ve Soğuk Otların Altında…
Her kitapta başka bir yüzüm vardı.
Edebiyat tarihi beni bir başlığın altına yerleştirdi. Okullar özelliklerimi maddeler hâlinde sıraladı. Sözdizimini bozduğumu, soyutlamaya yöneldiğimi, uzak çağrışımlar kurduğumu yazdılar.
Doğruydu.
Ama eksikti.
Ben maddeler hâlinde doğmadım.
Bir ülkenin değişirken çıkardığı sesten, şehre yerleşemeyen insanların huzursuzluğundan, eski şiirin yeni insanı taşımaya artık yetmemesinden doğdum.
Beni kurmadılar.
Ben oldum.
Önce adı olmayan bir şiirdim.
Adımı koyduklarında ise asıl hikâyem yeni başlıyordu.
Eğer bir insan olsaydım sanırım kadın olurdum. Çünkü beni de uzun süre anlaşılmadığım için suçladılar; açık olmamı, kendimi düzgün anlatmamı, kelimelerimi herkesin alıştığı yerde tutmamı istediler. Ne söylediğimden çok neden böyle söylediğimi sorguladılar. Oysa anlaşılmamak diye konuşmadım. Bana bırakılan dille kendimi anlatamadığım için başka bir dil kurdum. Belki İkinci Yeni dediğiniz şey de buydu: Kendisine verilmiş cümlelere sığmayanların, dünyayı yeniden söyleme çabası. Kadın çok yakışırdı.