Yeninin Bedeli
Yeniliğe açık mıyız? Bazen evet, bazen hayır... Mesela ben içtiğim kahveyi değiştirmem. Kahveyi değiştirebilme esnekliğine sahip değilken, sirkte çalışmayı deneyebilirim. Neden olmasın? Türkler pek de yenilikten hoşlanmamış gibi görünüyor ama kendi geleneklerini başka şeylerle hızla değiştirdiler, bir sürü şeyi değiştirdiler ama yine de bir yerlerde sanki bizi tutan bir şey var. Bazen onu kendimde de görüyorum, hemen kovalıyorum.
Türkiye’de yeniliğe açıklık meselesi çoğu zaman fazla kolay açıklanıyor. “Türk toplumu yeniliklere kapalıdır” deniyor ve konu kültürel bir karakter özelliğine indirgeniyor. Oysa mesele bundan daha karmaşık. Toplumların yeniliğe yaklaşımını belirleyen şey yalnızca gelenekçilik ya da muhafazakârlık değildir; eğitim sistemi, ekonomik koşullar, kurumlara duyulan güven, bilgiye erişim biçimleri, toplumsal hiyerarşi ve hatta sosyal medyada kime “uzman” muamelesi yapıldığı bile bu tabloyu etkiler. Lütfen kadınlara nasıl kadın olunması gerektiğini anlatan yaşını başını almış adamları hatırlayalım.
Türkiye’de yeniliğin önündeki önemli engellerden biri yabancı dil bariyeri. Yabancı dil yalnızca başka insanlarla iletişim kurmanın aracı değildir; aynı zamanda bilgiye doğrudan erişimin anahtarı ve başka bir kültürü de öğrenmenin yolu. İngilizceye yeterince hâkim olmayan biri dünyadaki yeni akademik tartışmaları, teknolojik gelişmeleri, kültürel akımları, sektörel raporları ve farklı düşünce biçimlerini çoğu zaman ilk kaynağından takip edemez. Önüne gelen bilgi, Türkçeye çevrilmiş, yerel medya tarafından seçilmiş veya sosyal medya algoritmaları tarafından süzülmüş bilgidir. Hatta tıklanma uğruna çok önemli bir araştırma bir safsata haline gelir. Özellikle sosyal medyada her sabah onlarcasını gördüğüm o saçmalıklar...
Bu durumda dış dünyayla temas hem gecikiyor hem de daralıyor. İnsan yalnızca başka ülkelerin ne yaptığını değil, ne tartıştığını da daha az görür. Bunun sonucu olarak toplum kendi iç tartışmalarını evrensel tartışmalar sanabilir. Dünyanın çoktan geride bıraktığı bazı meseleler içeride hâlâ yeniymiş gibi konuşulabilir; başka yerlerde yıllardır tartışılan fikirler Türkiye’ye ulaştığında ise “fazla radikal” veya “gereksiz” bulunabilir.
Ancak yabancı dil tek başına açıklayıcı değil tabi ki...
Türkiye’de yeniliğe direnci güçlendiren önemli unsurlardan biri eğitim sisteminin uzun yıllardır doğru cevabı bulmaya, sınav başarısına ve ezbere yüksek değer vermesi. Oysa yenilik çoğu zaman doğru cevabı bilmekten değil, doğru soruyu sormaktan çıkar. Deneme, yanılma, başarısızlık ve yeniden deneme inovasyonun doğal parçalarıdır. Eğer eğitim hayatı boyunca hata yapmak cezalandırılıyorsa, yetişkinlikte risk almak da doğal olarak daha zor hale gelir. Peki o zaman yetişkin nasıl risk alacak, yeniliğe açık olacak?
Burada hata yapmanın sosyal maliyeti de önemli. Başarısızlık bazı çevrelerde öğrenme sürecinin doğal bir aşaması olmaktan çok yetersizlik veya beceriksizlik göstergesi gibi değerlendiriliyor. Böyle bir ortamda insanlar daha güvenli, daha tanıdık ve daha önce denenmiş yöntemlere yönelme eğilimi gösterebilir. Elbette bu her birey için geçerli değildir; ekonomik koşullar, sektör, eğitim düzeyi ve sosyal çevre gibi değişkenler davranışı ciddi biçimde değiştirir. Yine de hata toleransının düşük olduğu sistemlerin yenilik üretme kapasitesinin de sınırlanması şaşırtıcı değildir. Devlet memuru olmaya can atma, eskilerin aman ticarete atılma nasihatleri, vakitlice evlen öğütleri...
Ekonomik güvensizlik bu tabloyu daha da ağırlaştırır. Yenilik bir ölçüde risk alma kapasitesi gerektirir. İnsanların veya şirketlerin hata yapma lüksü yoksa, yeni bir yöntem denemek yerine mevcut olanı korumak daha rasyonel hale gelir. Gelirin düzensiz olduğu, gelecek beklentisinin zayıfladığı veya sermayeye erişimin zorlaştığı ortamlarda insanlar beş yıl sonrasını değil, önümüzdeki birkaç ayı düşünür. Tanıdık geldi mi?
Dolayısıyla ekonomik belirsizlik yalnızca tüketim davranışını değil, düşünme biçimini de etkiler. Uzun vadeli yatırım, Ar-Ge, yeni iş modeli, yaratıcı girişim veya deneysel proje yerine hızlı sonuç veren ve daha önce kanıtlanmış modeller tercih edilir. Burada yenilik düşmanlığı değil, riskten kaçınma davranışı aslında.
Türkiye’de bir başka önemli mesele de hiyerarşi. Yaş, makam, kıdem veya unvanın fikrin kendisinden daha fazla ağırlık taşıdığı ortamlarda yeni düşünceler kolayca bastırılabilir. Genç bir çalışanın yöneticisinden daha iyi bir fikri olabilir; fakat kurum kültürü buna izin vermiyorsa o fikir hiçbir zaman ortaya çıkmaz. Neden bazen siyasilere kızıyoruz? Hatta son günlerde hepsine topluca kızıyoruz. Belki de şimdiye kadar kullandığımız yolların artık verimli olmayışıdır. Belki siyasilerin bile yolları eskidir.
“Biz bunu yıllardır böyle yapıyoruz” cümlesi bu yüzden yalnızca alışkanlığı değil, aynı zamanda bir iktidar ilişkisini temsil eder. Yenilik çoğu zaman merkezin dışında, alt kademelerde, gençlerde, yeni oyuncularda ve mevcut düzenle daha az bağı olan kişilerde ortaya çıkar. Aşırı merkeziyetçi ve hiyerarşik yapılarda ise karar verme yetkisi yukarıda toplandığı için bu enerjinin önemli bir bölümü kaybolur.
Liyakat sorunu da doğrudan bununla bağlantılıdır. Bir sistemde iyi fikir üretmenin, çalışmanın veya uzmanlaşmanın ödüllendirileceğine dair güven zayıfsa insanlar davranışlarını buna göre optimize eder. Yenilik üretmek yerine doğru kişilere yakın olmak, doğru ilişki ağlarının içinde bulunmak veya mevcut sistemi rahatsız etmemek daha rasyonel bir stratejiye dönüşebilir. Eminim tanıdık geldi. Kendi kendimizi yok etmenin de bir yöntemi aynı zamanda...
Bu yalnızca kamu kurumları için değil, özel sektör ve kültürel üretim alanları için de geçerli. İnsanlar fikirlerinin kalitesiyle değil, ilişkileriyle ilerlediklerini düşündüklerinde sistem yaratıcı enerjiyi teşvik etmek yerine törpüler. Kurumlara duyulan düşük güven de yeni uygulamaların benimsenmesini zorlaştırır. İnsan bir değişikliğe yalnızca değişikliğin kendisini değerlendirerek tepki vermez; onu kimin yaptığına da bakar. Kurumlara güven düşükse her reformun, düzenlemenin veya teknolojik yeniliğin arkasında başka bir niyet aranır.
Bu nedenle aynı uygulama yüksek güvenli bir toplumda teknik bir yenilik olarak görülürken, düşük güvenli bir toplumda kontrol mekanizması, çıkar düzenlemesi veya gizli gündem olarak algılanır. Güven eksikliği böylece yeniliğin toplumsal işlem maliyetini artırır.
Kutuplaşma da benzer bir etki yaratır. Bir fikir önce içeriğine göre değil, “kim söyledi?” sorusuna göre değerlendirilmeye başladığında düşünce alanı daralır. İnsanlar karşı siyasi veya kültürel kamptan gelen iyi fikirleri bile reddedebilir; kendi kamplarından gelen zayıf fikirleri ise savunabilir. Ve işte o noktada çürümeye yüz tutabilirler. Bu noktada fikirlerin doğruluğundan çok aidiyetleri önem kazanır. Yenilik de kaçınılmaz biçimde kimlik savaşlarının içine çekilir.
Türkiye’de toplumsal onay baskısının gücü de göz ardı edilmemelidir. “El âlem ne der?” yalnızca özel hayatı düzenleyen bir cümle değildir. Kariyer tercihlerinden yaratıcı projelere, girişimcilikten yaşam tarzına kadar birçok alanda davranışı etkiler. Yeni bir şey denemek yalnızca ekonomik risk değil, sosyal risk de taşır. Başarısız olursanız yalnızca para kaybetmezsiniz; çevrenizin gözünde de “gereksiz bir işe kalkışmış” olabilirsiniz. Bu yüzden yenilikçi davranışın sosyal maliyetinin yüksek olduğu toplumlarda insanlar doğal olarak daha temkinli davranır.
Bilgi ekosisteminin kendisi de önemli bir sorun alanıdır. Yabancı dil bariyerine uzun metin okuma alışkanlığının zayıflaması, akademik bilgiye erişimin sınırlılığı, hızlı tüketilen sosyal medya içeriğinin baskınlığı ve algoritmik filtreleme eklendiğinde insanlar karmaşık meseleleri giderek daha kısa, kesin ve iddialı açıklamalardan öğrenmeye başlar.
Tam bu noktada sosyal medya “uzmanlığı” devreye girer.
Bugün sosyal medyada görünürlük ile uzmanlık kolayca birbirine karışabiliyor. Bir kişinin gerçekten ilgili konuda eğitim alıp almadığı, mesleki deneyimi bulunup bulunmadığı veya söylediğinin güvenilir kaynaklara dayanıp dayanmadığı çoğu zaman kontrol edilmiyor. Bunun yerine özgüvenli konuşmak, iyi prodüksiyon yapmak, doğru jargon kullanmak, çok takipçiye sahip olmak ve sık paylaşılmak uzmanlık göstergesi gibi algılanabiliyor.
Burada sosyal kanıt, otorite yanlılığı, aşinalık etkisi ve doğrulama yanlılığı birlikte çalışıyor. Bir görüş çok kez karşımıza çıktığında doğruymuş gibi hissettirebiliyor. Çok insan tarafından paylaşıldığında güvenilirliği artmış gibi görünebiliyor. Kişi zaten inanmak istediği bir düşünceyi destekleyen bir sosyal medya figürü bulduğunda da o kişinin uzmanlığını araştırmak yerine kendi kanaatinin doğrulandığını hissedebiliyor.
Böylece bilgi edinme süreci tersine dönüyor. İnsan önce uzmanı bulup bilgisini değerlendirmek yerine, önce fikrini oluşturuyor ve ardından onu onaylayan uzmanı arıyor.
Bu durum yeniliğe açıklık açısından özellikle sorunlu. Çünkü yeni fikirler genellikle karmaşıktır, belirsizlik içerir ve ilk anda kolay anlaşılmaz. Böyle bir fikirle karşılaşan kişi meseleyi araştırmak yerine güvendiği sosyal medya figürünün birkaç dakikalık yorumuna başvurursa, fikri kendi içeriği üzerinden değil, başkasının verdiği hüküm üzerinden değerlendirmiş olur.
Sonuçta toplum bilgi edinmek yerine kanaat devralmaya başlar.
Türkiye açısından ilginç bir başka çelişki ise teknolojik yeniliklerle düşünsel yenilikler arasındaki farktır. Türkiye yeni telefonları, uygulamaları, sosyal medya platformlarını ve dijital hizmetleri oldukça hızlı benimseyebilir. Buna karşılık yeni çalışma kültürlerini, yönetim anlayışlarını, toplumsal normları veya düşünce biçimlerini benimsemek çok daha yavaş gerçekleşebilir.
Dolayısıyla mesele basitçe “yeniliğe kapalı olmak” değildir. Asıl soru hangi yeniliğin tehdit olarak algılandığıdır.
Bir ürün hayatı kolaylaştırıyorsa hızla kabul edilebilir. Fakat yeni bir fikir mevcut otorite ilişkilerini, alışkanlıkları, kimlikleri veya statü düzenini sorguluyorsa direnç çok daha güçlü olabilir.
Bununla bağlantılı olarak Türkiye’de zaman zaman yeniliğin ancak dışarıda meşruiyet kazandıktan sonra kabul edildiği de görülür. İçeride ortaya çıkan bir fikir başlangıçta “saçma”, “olmaz”, “kim kullanacak bunu?” diye karşılanabilir. Aynı fikir ABD’de, Avrupa’da veya başka bir büyük pazarda başarılı olduğunda ise birden geleceğin modeli olarak sunulabilir.
Bu durum özgün inovasyondan çok dışarıdan onay bekleyen bir zihniyet yaratıyor tabi. Başka bir ifadeyle, yeniliği ilk deneyen olmak yerine yenilik yeterince prestij kazandıktan sonra ona katılmak tercih edilir. Tam da burası beni deli eden şey... Elden bir şey gelmiyor tabi.
Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’de yeniliğe karşı direnci tek bir kültürel özellik üzerinden açıklamak mümkün değil. Ekonomik güvensizlik, hata yapma korkusu, hiyerarşik ilişkiler, düşük kurumsal güven, liyakat sorunları, kutuplaşma, sosyal onay baskısı, yabancı dil engeli, sınırlı uluslararası bilgi akışı ve sosyal medya üzerinden yayılan sahte uzmanlık birbirini besleyen bir sistem oluşturur.
Dolayısıyla mesele “Türk toplumu yeniliği sevmiyor” değildir.
Daha doğru soru belki de:
Bir toplumda yeni bir fikri denemenin ekonomik, sosyal ve psikolojik maliyeti ne kadar yüksek?
Eğer hata yapmak pahalıysa, farklı düşünmek sosyal olarak cezalandırılıyorsa, kurumlara güvenilmiyorsa, bilgiye doğrudan erişim sınırlıysa ve insanlar gerçeği araştırmak yerine kendi fikirlerini onaylayan otoriteler arıyorsa yeniliğe direnç şaşırtıcı değil. Ancak yine de burada hep birlikte şaşıralım.
Çünkü yenilik yalnızca yeni fikir üretme meselesi değildir.
Yeni fikre tahammül edebilecek bir ortam yaratma meselesi. Ancak meseleleri mesele yapmaksak ortada mesele kalmıyor, karpuz yata yata büyüyor ancak sadece karpuz tabi.