“Onlar yapınca biat, biz yapınca strateji” diye bir demokrasi türü yok.

Paylaş
“Onlar yapınca biat, biz yapınca strateji” diye bir demokrasi türü yok.

Artık memnun olmadığın, gelecek için umut vermeyen bir iktidar partisinden kurtulmak zordur. Hele ki parlamenter sistemi zayıflatan uygulamalara oy verdiysen, kuvvetler ayrılığından vazgeçip hepsini ev arkadaşı yaptıysan…

İşte o zaman insan her umuda sarılır ve o umuda toz konsun istemez. Zanneder ki eleştiri o umudun başarı şansını artırmayacak, tam tersine onu başarısızlığa sürükleyecek. Alkış tufanı olsun ister. Yanlış da yapsalar, yavaş da gitseler kusurları söylenmesin.

“Ne olursa olsun seninleyiz!” Kafası

Bunu daha önce de yaşadık. Toplumun hemen her kesimi yaşadı. Sonra kafalar yandı, hayal kırıklıkları ceplere doldu. Toplumsal güven nasıl yok oldu? Bir sabah kalktığımızda yerinde bulamadık mı onu, yoksa yıllardır terk edip gitmesi için elimizden geleni mi yaptık?

Geçmişte Türkiye’de yaşandı. Kılıçdaroğlu’na bir şey söylemeye kalksan, “Bunlar sonra düzelir, ne olur çıkıntılık yapma” deyiverirdi etrafın. Liderin bildiği bir şey vardı hep. Liderlerin hep bildiği şeyler oluyor zaten. Seçmen o şeylerin ne olduğunu asla bilmiyor ama bilmediği şeyi de destekliyor. Ne tuhaf.

Aradan yıllar geçti. Düzelmesini umut ettiğimiz şeylerin bazıları ortadan kalktı, bazı sorunlar büyüdü ve sonunda “Daha neler bozulacak?” diye düşünür halde bulduk kendimizi.

Olabilir bunlar. Sayısız devlet, sayısız halk bunları defalarca yaşadı.

Seçmenle desteklediği siyasi parti lideri arasındaki ilişki çoğu zaman tuhaflaşıyor. Bir annenin çocuğunun hatalarıyla yüzleşmemesi gibi…

Hadi o anne!

Peki seçmene ne oluyor?

Seçmen neden oy verdiği siyasetçiyi bir süre sonra kendi siyasi tercihi olmaktan çıkarıp korunması gereken bir aile ferdine dönüştürüyor? Çünkü eleştirinin muhatabı artık yalnızca siyasetçi değildir. İnsan verdiği kararın da eleştirildiğini hisseder. “Bu lider yanlış yapıyor” cümlesi kulağına “Sen yanlış kişiye güvendin” diye gelir. Böylece siyasi eleştiri, kişisel saldırıya dönüşür. Bugün Özgür Özel’i eleştirmek de benzer bir savunma refleksiyle karşılaşabiliyor:

“Bir stratejisi vardır.”
“Bir bildiği vardır.”
“Evet demese barış karşıtı diyeceklerdi.”

Bunların doğru olması mümkündür. Ama mümkün olması, kanıt olduğu anlamına gelmez. Bir siyasetçinin kararını açıklamak yerine onun adına sürekli ihtimaller üretmeye başladığımız anda artık siyasi analiz yapmıyoruz; boşlukları iyi niyetle dolduruyoruz.

Tam burada seçmenle siyasetçi arasındaki ilişki tersine dönüyor. Demokraside siyasetçinin görevi seçmeni ikna etmek, seçmenin görevi ise siyasetçiyi denetlemektir. Bizde ise seçmen zaman zaman diğer seçmenleri siyasetçi adına ikna etmeye çalışan gönüllü halkla ilişkiler çalışanına dönüşüyor.

“Şimdi bunu konuşmayalım.”
“Seçime zarar verir.”
“Karşı taraf kullanır.”
“Zaten medya üzerlerine geliyor.”
“Biraz da destek olalım.”

Olalım. Ama destek dediğimiz şey nedir?

Sokaklara çıkıp slogan atmak mı?
Sosyal medyada Türk bayrakları paylaşmak mı?
Sıkışınca ortaya çıkan Atatürk fotoğrafları mı?
Alkışlamak mı?
“Her zaman arkandayız” diye bağırmak mı?

Neyin arkasındayız tam olarak?

Bir siyasetçinin mi?

Bir partinin mi?

Bir ilkenin mi?

Bir politikanın mı?

Yoksa yalnızca karşı tarafın karşısında duran herkesin mi?

Çünkü bunların hepsi birbirinden farklı şeyler.

Bir siyasetçinin yaptığı her şeyi alkışlamakla, yanlış yaptığında onu durduracak kadar ciddiye almak aynı şey değildir. Hatta bazen gerçek destek tam olarak ikincisidir.

Hiçbir siyasi hareket yalnızca rakiplerinin eleştirileri yüzünden bozulmaz. Asıl tehlike, kendi seçmeninin eleştirmeyi bırakmasıdır. Rakibin seni zaten eleştirir. Mesele, senin tarafındakilerin seni denetleyip denetlemediğidir. İktidarların etrafındaki alkış halkasının nasıl oluştuğunu yıllarca izledik. Önce küçük yanlışlar mazur görülür. Sonra eleştirenler “davaya zarar vermekle” suçlanır. Ardından lider ile hareket, hareket ile ülke, ülke ile lider birbirine karışmaya başlar.

Bir süre sonra soru artık: “Bu karar doğru mu?” değildir. “Bu kararı eleştirmek kimin işine yarar?”olur.

İşte demokratik düşüncenin en tehlikeli biçimde bozulduğu yerlerden biri burası. Çünkü demokrasinin kaybedilmesi tamamen iktidar eliyle olmaz. Seçmenin sorgulamaktan vazgeçmesi de bu kaybın parçasıdır. Bir fikrin doğruluğunu, kimin işine yaradığına göre ölçmeye başladığınız anda gerçekliği değil cepheyi savunmaya başlarsınız.

Muhalefet seçmeninin iktidar seçmeninden en büyük farkı, tuttuğu partinin adının başka olması değildir. Eğer demokratik bir değişim istiyorsa, siyasetle kurduğu ilişkinin de farklı olması gerekir.

Aynı zihniyetle nereye varmayı umut ediyoruz?

İktidar seçmenine yıllarca “Liderinizi sorgulayın” deyip kendi liderini sorgulanamaz ilan eden muhalefet mi olur? “Onlar yapınca biat, biz yapınca strateji” diye bir demokrasi türü yok.

Üstelik muhalefetin eleştiriye belki de iktidardan daha fazla ihtiyacı vardır. Çünkü henüz yönetme yetkisini almamış bir siyasi hareketin en büyük avantajlarından biri kendisini düzeltebilme kapasitesidir. İktidara gelmeden önce hatasını söyleyebildiğiniz bir siyasetçi, iktidara geldikten sonra belki aynı hatayı devlet gücüyle yapmayacaktır.

Eleştiri bu yüzden düşmanlık değildir. Bakım faaliyetidir. Demokrasinin periyodik bakımıdır. Arabanın motorundan ses geliyor diye radyoyu açıp sesi bastırmak otomobili korumak değildir. Sadece arızayı müzik eşliğinde büyütmektir.

Siyasette de öyle.

Bir partiyi gerçekten destekliyorsanız, onun yanlışlarını rakiplerinden önce sizin söylemeniz gerekir. Çünkü seçim kazanmak yalnızca sandıkta daha fazla oy almak değildir. Nasıl bir siyasi kültürün kazanacağı da önemlidir. Şikâyet ettiğimiz siyasi kültürün aynısını yeniden üreteceksek değiştirmeye çalıştığımız nedir?

İsim değişikliği mi?

Makamların üzerindeki tabelalar mı?

Yıllarca eleştirilemez iktidarlardan şikâyet edip sonunda eleştirilemez bir muhalefet yaratıyorsak, iktidarı değiştirmiş oluruz. Sistemi değil.

Belki de seçmenin kendisine sorması gereken en basit soru şudur:

Ben bu siyasetçinin başarılı olmasını mı istiyorum, yoksa ona güvenmekte haklı çıkmış olmayı mı?

İkisi aynı şey değildir. Kişisel gelişime gelince herkes “Haklı olmak mı, mutlu olmak mı?” diye soruyor. Siyasete gelince nedense herkes haklı çıkmak istiyor.

Oysa başarılı olmasını isteyen insan hatayı gösterir. Haklı çıkmak isteyen insan hatayı saklar. Ve demokrasi, hataların saklandığı yerde değil; söylenebildiği yerde yaşar.

Devamını oku

BARIŞI İSTEMEK BAŞKA, BU YASAYA “EVET” DEMEK BAŞKA

BARIŞI İSTEMEK BAŞKA, BU YASAYA “EVET” DEMEK BAŞKA

Sezgin Tanrıkulu’nun Çerçeve Yasa konuşması ve eleştirel bir okuma Aşağıdaki konuşma, Sezgin Tanrıkulu’nun “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”ne ilişkin yaptığı konuşmadır: SEZGİN TANRIKULU’NUN KONUŞMASI “Bugün önümüzde bulunan teklif, büyük acılara sebebiyet vermiş yarım asırlık bir çatışma döneminin mutlak biçimde sonlandırılmasına kapıyı aralaması

Daphne Emiroğlu tarafından
Retorik: İnsanları İkna Etmenin 2500 Yıllık Kullanım Kılavuzu

Retorik: İnsanları İkna Etmenin 2500 Yıllık Kullanım Kılavuzu

İnsanlık konuşmayı öğrendikten kısa süre sonra muhtemelen iki şeyi keşfetti: Birincisi yalan söylemek, ikincisi de haklı olmadığı hâlde haklıymış gibi konuşmak. Neyse ki aradan birkaç bin yıl geçince Yunanlar meseleyi biraz sistematik hâle getirip adına retorik dediler. Bugün “retorik” kelimesini çoğunlukla küçümseyici biçimde kullanıyoruz. “Bunlar retorik”, “retorikten başka bir şey

Daphne Emiroğlu tarafından