Erkek Egemen Alan: Sap Siyaseti
Barack Obama’yı düşününce yalnızca Barack Obama’yı hatırlamıyoruz. Michelle Obama da geliyor aklımıza. Ama Michelle Obama’nın önemi “başkanın çok sevilen eşi” olması değildi. Tam tersine, onu bu kadar güçlü yapan şey Barack Obama’dan önce de Michelle Robinson diye biri olmasıydı. Princeton mezunuydu, Harvard Law School’u bitirmişti, avukatlık yapmıştı, Chicago Belediyesi’nde çalışmıştı, Public Allies’ın Chicago yapılanmasını yönetmişti, University of Chicago’da yöneticilik yapmıştı. Barack Obama’yla tanıştığında da kendisi genç avukat, Barack yaz stajyeriydi; hatta Michelle onun mentoruydu. Yani daha hikâyenin başında kadın erkeğin CV’sinin dipnotu değildi.
Sonra adam Amerika Birleşik Devletleri Başkanı oldu. Kadın da yanında durdu. Fakat yanında dururken küçülmedi. Bence Obama çiftinin siyasal iletişim bakımından asıl kuvveti tam burada başlıyor. Michelle güçlüydü, Barack da bu güçten rahatsız görünmüyordu. Michelle konuşabiliyor, şaka yapabiliyor, Barack’la dalga geçebiliyor, kendi fikirleri ve projeleriyle ortaya çıkabiliyordu. Ve bunların hiçbiri Barack Obama’nın erkekliğinden herhangi bir parça koparmadı. Demek ki bir erkeğin yanında çok zeki bir kadın bulunduğunda penisinde otomatik küçülme olmuyormuş. Bilim henüz bunun aksini kanıtlamadı.
Aslında bu görüntü bize Michelle’den çok Barack hakkında bir şey anlatıyordu. Çünkü güçlü bir kadının yanında duran erkek ile kendisini güçlü hissedebilmek için yanındaki kadının sesini kısmaya ihtiyaç duyan erkek aynı adam değildir. Siyasette de değildir, evde de değildir. Bir erkeğin yanında kendisinden bağımsız bir kariyeri, görüşü, ağırlığı ve itibarı olan bir kadın varsa ve erkek bununla gayet rahat yaşayabiliyorsa, izleyici oradan karakterle ilgili birtakım çıkarımlar yapar. Bunların hiçbiri tek başına “iyi lider” kanıtı değildir ama siyasal psikolojinin söylediği şey zaten insanın böyle çalıştığıdır.
Siyaset bilimi ve sosyal psikolojide bunun önemli kavramlarından biri “warmth”. Türkçeye yalnızca “sıcaklık” diye çevrilince biraz sıcak çorba gibi duyuluyor ama kavram bundan daha geniş: samimiyet, iyi niyet, güvenilirlik, empati, dostane olma ve başkasını önemseme algısı. Diğer temel boyut ise “competence”; yani yeterlilik, beceri, zekâ, etkinlik. 2017’de Electoral Studies’de yayımlanan ve Amerikan başkanlık seçimlerine ilişkin ANES verileriyle Britanya’da yapılan deneysel verileri birlikte kullanan bir çalışma, aday değerlendirmelerinde warmth algısının competence, liderlik ve dürüstlük algısından dahi daha güçlü olabildiğini buldu. Başka çalışmalar da warmth ve competence algılarının oy verme niyetiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Barack Obama başkandı; ama 2009’da Amerikalıların %71’i Michelle Obama’yı, %65’i Barack Obama’yı olumlu değerlendiriyordu. Sekiz yıl sonra da tablo değişmemişti: Michelle %72, Barack %64. Çünkü Michelle Obama’nın siyasal değeri yalnızca “başkanın sevilen eşi” olmaktan gelmiyordu. Kendisinin ayrı bir kamusal itibarı vardı ve bu itibar kocasının siyasi popülerliğindeki iniş çıkışlardan kısmen bağımsız hareket edebiliyordu. Amerikan halkı sekiz yıl boyunca başkanı zaman zaman cezalandırdı, karısını pek cezalandırmadı. Çünkü Michelle Obama seçmene Barack Obama’nın karısı olarak değil, Michelle Obama olarak ulaşmayı başarmıştı. Ve Obama'yı da anketlerde çoğu zaman Michelle üzerinden değerlendirdi.
İnsanlar siyasetçiyi yalnız “Bu adam bütçe açığını kapatabilir mi?” diye değerlendirmiyor. Bir de “Bu adam nasıl biri?” diye bakıyor. Gayet ilkel, gayet insani, gayet seçmen davranışı. Hepimiz seçim sandığına Harvard Kamu Politikaları yüksek lisansıyla gitmiyoruz sonuçta. Adamın ekonomi programındaki mali konsolidasyonu incelemeden önce suratına bakıyoruz. Nasıl konuşuyor? İnsanlara nasıl davranıyor? Karısına nasıl bakıyor? Çocuğu yanına geldiğinde yüzü değişiyor mu? Bir kadın kendisine itiraz ettiğinde gözünde kısa süreli bir cinayet belgeseli mi başlıyor? Bunlar da veri.
Tam burada eş veya sevgili çok enteresan bir siyasi pencereye dönüşüyor. Çünkü siyasetçi “Ben çok şefkatli, kadınlara saygılı, eşitlikçi bir insanım” dediğinde bu bir beyan. Bir erkek zaten kendisi hakkında “Kadınlara çok saygılıyımdır” diye özel açıklama yapıyorsa ben telefonunu masaya bırakmasını isterim. Fakat yanında yıllardır yaşayan bağımsız bir kadın varsa ve o kadın kendi kimliğini koruyabiliyorsa bu başka tür bir veri. Söylediği değil, ilişkisinin ürettiği görüntü.
Obama çiftinin güçlü taraflarından biri buydu. “Başarılı adam ve onu destekleyen karısı” görüntüsünün üzerine çıktılar. İki ayrı yetişkin insan görüyorduk. Aralarında hem sevgi hem mizah hem de karşılıklı hayranlık okunuyordu. Michelle’in başarısı Barack’ı küçültmüyor, Barack’ın siyasi gücü de Michelle’i dekoratif bir First Lady’ye dönüştürmüyordu. Hatta Michelle’in kendi ağırlığı Barack’ın da başka tür bir erkek olarak okunmasını sağlıyordu. “Yanındaki kadının ışığını söndürmeden de güçlü olunabiliyormuş” görüntüsü yaratıyordu. Çok radikal bir fikir. Özellikle bizim coğrafyada elektrikler kesilebilir.
Yıllar sonra benzer ama yeni kuşak bir görüntü Zohran Mamdani ile Rama Duwaji’de ortaya çıktı. Rama Duwaji illüstratör, animatör ve seramik sanatçısı. İşleri The New Yorker, BBC, Apple ve Tate Modern gibi kurumlarla buluşmuş. Mamdani’yle tanışmadan önce de üretim yapan, kendi sanat dili olan bir kadın. Kampanya sırasında büyük ölçüde kendi alanında kalmayı seçti; Mamdani’nin siyasi markasının aksesuarına dönüşmedi.
Burada çıtayı ne kadar aşağıya indirdiğimizi fark etmek lazım. Bir siyasetçinin eşinden bahsediyoruz ve “Kocasından önce de mesleği vardı” diyoruz. Normalde bunu övgü olarak söylemememiz gerekir. “Kadının kendi işi varmış!” Vay canına. İki eli de var mı? Kendi banka hesabını da açabiliyor mu? Ateş yakabiliyor mu?
Ama siyasi eş kültürünün nasıl işlediğini düşününce gerçekten önemli hale geliyor. Çünkü Duwaji’nin kimliği “Mamdani’nin eşi” olmakla başlamıyor. Mamdani’nin eşi olmak, Rama Duwaji’nin biyografisinde bir bilgi. Rama Duwaji olmak ise mesleği, üretimi, estetiği ve görüşleriyle zaten ayrı bir şey. Aradaki fark çok büyük.
Daha da önemlisi, bu tür çiftler bize yalnızca kadını göstermiyor. Erkeği de başka şekilde gösteriyor. Bir siyasetçi yanında kendisine tabi olmayan bir kadınla rahat görünüyorsa, izleyici şunu da görüyor: Bu adam bir kadınla ancak kendisinden daha güçsüz olduğunda ilişki kurabiliyor değil. Kadının kendine ait alanı var. Adam bunu tehdit olarak yaşamıyor. Aralarında sevgi görülüyor ama sevgi sahiplik gibi görünmüyor. Birbirlerini seviyorlar fakat birbirlerinin kişiliklerini rehin almamışlar. Modern ilişkinin çıtası aslında budur. Biz hâlâ bunu gördüğümüzde Netflix mini dizisi gibi seyrediyoruz.
Sonra Türkiye’ye dönüyorsunuz.
Ve müzik kesiliyor.
Bugün Türkiye’de büyük siyasi aktörlerin eşlerine baktığınızda Michelle Obama veya Rama Duwaji modeline gerçekten uyan görünür bir kadın figürü bulmak neredeyse mümkün değil. Burada “kadınların hiçbiri eğitimli değil”, “hiçbiri çalışmamış” gibi kaba ve yanlış bir iddiadan söz etmiyorum. Mesele başka. Kamusal özne yok. Siyasetçinin eşi olmadan önce ve ondan bağımsız olarak toplumun “Bu kadın kimdir?” sorusuna güçlü bir cevap verebildiği figür yok denecek kadar az değil; bugün ana akım liderlik düzeyinde pratik olarak yok.
Kadınlar görünmüyor mu? Görünüyorlar. Tam tersine, bazıları oldukça görünür. Fotoğrafta varlar, törende varlar, seçim gecesinde varlar, bayramlaşmada varlar, protokolde varlar. Fakat Türkiye’de siyasetçi eşlerinin temel sorunu görünmezlikten çok öznesiz görünürlük. Kadın kadrajda ama hikâyede değil.
Kim bu kadın? Ne düşünüyor? Neyi iyi biliyor? Ne üretiyor? Mesleki otoritesi ne? Hangi konuda kocasından daha bilgili? Hangi konuda ona itiraz ediyor? Kendi çevresi kim? Kendi kamusal sözü ne?
Çoğunlukla bilmiyoruz.
Biyografi şu şekilde akıyor: “Filanca siyasetçi, eşi X Hanım ile evli ve üç çocuk babasıdır.”
Kadın bir anda adamın çocuk sayısıyla aynı gramer kategorisine giriyor.
Evli: evet.
Çocuk: üç.
Eş: mevcut.
Devlet envanteri gibi.
Emine Erdoğan ilk bakışta bu tabloya istisna gibi görünebilir çünkü Türkiye’de açık ara en görünür siyasi eşlerden biri. Sosyal projeleri var, uluslararası toplantılara katılıyor, Sıfır Atık gibi çalışmalarla ilişkilendiriliyor, devlet protokolünde geniş bir kamusal alana sahip. Ancak bu, Michelle Obama tipindeki bağımsız mesleki kariyer modelinden farklı. Cumhurbaşkanlığı’nın kendi biyografisi Emine Erdoğan’ın Mithat Paşa Kız Meslek Enstitüsü’nde okuduğunu, gençlik yıllarında sosyal ve dernek faaliyetlerine katıldığını, daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi mücadelesinde yer aldığını ve Refah Partisi İstanbul İl Kadın Kolları’nın kurucu yönetiminde bulunduğunu anlatıyor. Bugünkü kamusal gücünün ve faaliyet alanının kurumsal zemini ise doğal olarak Cumhurbaşkanlığı, devlet protokolü ve eşinin siyasi makamıyla iç içe.
Bunun küçümsenecek veya aşağılanacak tarafı yok; sadece kategorisi başka. Michelle Obama’nın profesyonel kimliğini başkanlık yaratmadı. Barack başkan olmasaydı Michelle yine Harvard mezunu hukukçu ve yönetici olacaktı. Rama Duwaji’nin sanatçı kimliğini Mamdani yaratmadı. Mamdani seçimi kaybetseydi Rama yine sanatçı olacaktı. Bizim aradığımız bağımsızlık ölçüsü tam olarak bu: Kocayı denklemden çıkardığınızda kadından geriye ne kalıyor ve toplum o kalan şeyi biliyor mu?
Türkiye’de tarihsel olarak en ilginç istisnalardan biri Rahşan Ecevit. Çünkü Rahşan Ecevit bir noktada “Bülent Ecevit’in eşi” kategorisini tamamen aşıp doğrudan siyasi aktör haline geldi. 12 Eylül sonrasında Bülent Ecevit siyasi yasaklıyken DSP’nin kuruluşuna öncülük etti, partinin ilk genel başkanlığını üstlendi; Bülent Ecevit de daha sonra Rahşan Ecevit’in örgütlenme deneyimini partiye taşıdığını açıkça anlatmıştı.
Ama Rahşan Ecevit örneği de bize başka bir şey söylüyor. Türkiye güçlü kadını ancak kendisi de siyasete girerse tanıyabiliyor sanki. “Kendi alanında güçlü kadın + siyasetçi eş” modeli yerine kadın ya geri planda kalıyor ya da doğrudan siyasetçiye dönüşüyor. Aradaki alan neredeyse boş.
Bu durum yalnız eşlerin bireysel tercihleriyle açıklanamaz. Elbette hiç kimse sırf kocası milletvekili, belediye başkanı veya parti lideri oldu diye kamusal figür olmak zorunda değil. Bir kadın mahremiyetini korumak isteyebilir. Kariyerini medyadan uzak sürdürebilir. Eşinin siyasi hayatıyla arasına mesafe koyabilir. Bunların tamamı meşru. Ama onlarca büyük siyasi figüre baktığınızda sürekli aynı kültürel görüntü ortaya çıkıyorsa artık tek tek kadınların tercihini değil, sistemin nasıl bir eş rolünü normalleştirdiğini konuşursunuz.
Türkiye’de siyasi lider hâlâ büyük ölçüde tek erkek figürü olarak inşa ediliyor. Adam kürsüde, adam grup toplantısında, adam ekonomi konuşuyor, adam dış politika konuşuyor, adam güvenlik konuşuyor, adam masanın başında. Kadın varsa sosyal yardımda, eğitim projesinde, çocuklarla ilgili etkinlikte, bazen 8 Mart’ta.
Ekonomiyi erkek konuşuyor.
Kadını kadın konuşuyor.
Sanki ekonomi kadınların meselesi değil, kadınlar da ekonominin meselesi değil.
UN Women’ın Türkiye verileri de siyasi güç dağılımındaki genel tabloyu gösteriyor. Şubat 2024 itibarıyla TBMM’deki sandalyelerin yalnızca yüzde 19,9’u kadınlara aitti. Aynı veri setinde kadınların ücretsiz bakım ve ev işlerine ayırdığı zaman yüzde 19,2 iken erkeklerde bu oran yüzde 3,7. Yani kadın evde görünmeyen işin büyük bölümünü yapıyor, sonra kamusal karar masasındaki sandalyesi de beşte birin altında kalıyor.
Sonra biz çok ciddi suratlarla “Türkiye’de kadına yönelik şiddeti nasıl çözeceğiz?” diye soruyoruz.
İşte benim takıldığım yer burası.
Kadına yönelik şiddet elbette siyasetçi eşlerinin görünürlüğü yüzünden oluşmuyor. Bir lider karısıyla el ele fotoğraf verdi diye kadın cinayetleri azalmaz. Michelle Obama’yı Ankara’ya transfer edip Sıhhiye’ye bıraksak ertesi sabah şiddet oranlarında mucizevi düşüş olmayacak. Keşke politika bu kadar kolay olsa. Bir Michelle, iki Rama, üç seminer; ülke İsveç.
Ama şiddeti yalnız kriminal bir olay olarak görmek de meseleyi küçültüyor. Kadına yönelik şiddetin arkasında çok daha geniş bir güç ilişkileri dünyası var. Kadının ekonomik bağımsızlığını kabul etmek, ayrılma kararını kabul etmek, cinsel ve duygusal özerkliğini kabul etmek, kendi parasına, işine, arkadaşlarına, bedenine ve hayatına sahip olduğunu kabul etmek… Bunların tamamı “kadın bağımsız bir özne midir?” sorusuyla ilişkili.
Kadının kendi hayatının öznesi olduğu fikrini toplumsal olarak tam içselleştirmemiş bir sistemden, kadına yönelik şiddeti yalnız kanun maddeleriyle tamamen çözmesini beklemek iyimserlik olur. Çünkü şiddetin uç noktası tokattır, bıçaktır, kurşundur; ama güç ilişkisi çok daha önce başlar. “O işe girmeyeceksin.” “O adamla görüşmeyeceksin.” “O kıyafeti giymeyeceksin.” “Benden ayrılamazsın.” “Ben istemiyorum.” Bunların hepsi aynı cümlenin farklı seviyeleridir:
Sen kendi hayatının nihai karar vericisi değilsin.
İşte siyasetin sembolik tarafı burada önem kazanıyor. Siyaset yalnız yasa çıkarmaz. Siyaset “normal” de üretir. Kimin konuşmasının normal olduğunu, kimin yönetmesinin normal olduğunu, kimin masanın başında oturduğunu, güçlü bir erkeğin yanında nasıl bir kadının bulunmasının normal kabul edildiğini sürekli tekrarlar.
Bu yüzden Obama ile Michelle’in görüntüsü yalnız romantik değildir. Bir güç ilişkisi görüntüsüdür. Mamdani ile Rama’nın görüntüsü de öyle. Mesaj açıkça söylenmez ama görülür: Bu kadın benim uzantım değil. Ben de onun sahibi değilim. İki ayrı insanız. İkimiz de kendi başımıza bir şeyiz. Üstelik birbirimizi seviyoruz.
Bu görüntünün Türkiye’de neden bu kadar eksik olduğunu düşünmek lazım.
Çünkü bizim siyasetçi eşlerimizde sevgi bile çoğunlukla protokol diliyle gösteriliyor. Adam önde yürüyor, kadın yanında yürüyor. Fotoğraf çekiliyor. Medeni durum doğrulanıyor.
Birbirlerini seviyorlar mı?
Muhtemelen.
Ama biz ne görüyoruz?
Nikâh cüzdanı görüyoruz.
Oysa romantik ilişkinin siyasal imge bakımından güçlü tarafı tam da insanların lideri resmi rolünün dışında görebildiği nadir alanlardan biri olması. Bir genel başkan partisindeki kadın kotası hakkında üç saat konuşabilir. Fakat karısı konuşurken sözünü kesmeden dinleyebiliyor mu? Kadının başarısıyla gurur duyabiliyor mu? Kendisine meydan okuyan kadınla rahat mı? Kendisinden daha eğitimli veya daha popüler bir kadınla var olabiliyor mu? Kadın onun gölgesine girmeden yanında yaşayabiliyor mu?
Bunlar seçim programında yazmaz.
Ama insanı anlatır.
Bu yüzden “warmth” araştırmaları bana ilginç geliyor. İnsanlar siyasetçinin yalnız ne bildiğini değil, niyetinin ve karakterinin neye benzediğini de anlamaya çalışıyor. Üstelik bilgi eksik olduğunda bunu küçük sosyal işaretlerden çıkarıyorlar.
Siyasetçiler de bunun farkında. O yüzden çocuk öperler, pazara giderler, kedi severler, kahvede çay içerler. Vatandaş “bizden biri” görsün isterler.
Ama bana sorarsanız çok daha zor bir test var.
Kedi sevmek kolay.
Kedi kariyer yapınca senden rahatsız olmuyor.
Yanındaki kadının kendi gücü olması daha ciddi test.
Türkiye’de kadınların siyasetteki silikliği yalnız Meclis’te kaç sandalye aldıklarıyla ilgili değil bu yüzden. Siyasetin merkezindeki erkeklerin çevresindeki kadınların nasıl temsil edildiği de aynı kültürün parçası. Kadın ya anne, ya eş, ya fedakâr destekçi, ya kadın kolları başkanı, ya sosyal yardım faaliyeti yapan hanımefendi. Ekonomi, hukuk, teknoloji, dış politika, sanat, bilim, düşünce dünyası?
Orada bir anda kadınların görüntüsü azalıyor.
Sonra kadına yönelik şiddeti çözecek iktidarı veya muhalefeti arıyoruz.
Hangi iktidar?
Hangi muhalefet?
Kendi siyasi kültüründe kadını bağımsız özne haline getiremeyen bir yapı, toplumun geri kalanından bunu ne kadar inandırıcı biçimde isteyebilir?
Bir partinin kadın politikasını değerlendirmek için yalnız seçim beyannamesindeki “kadın” başlığını okumamak gerekir. Karar organlarına bakmak gerekir. Bütçeyi kim konuşuyor? Güvenliği kim konuşuyor? Dış politikayı kim konuşuyor? Parti liderinin en yakın siyasi çevresinde kaç kadın gerçekten güç sahibi? Kadınlar yalnız kadın sorunlarını mı temsil ediyor? Kendi hayatındaki güçlü kadınlarla nasıl ilişki kuruyor?
Ve belki en sembolik sorulardan biri de şudur:
Yanındaki kadın kim?
“Kimin eşi?” diye sormuyorum.
Kim?
Michelle Obama’yı sorunca uzun bir cevap var.
Rama Duwaji’yi sorunca cevap var.
Rahşan Ecevit’i sorunca vardı.
Bugünün Türkiye’sinde büyük siyasi aktörlerin eşlerine baktığımızda ise çoğu zaman ilk cümlenin ardından sessizlik geliyor.
Belki Türkiye’de kadın meselesinin küçük ama çok açıklayıcı fotoğrafı tam olarak budur.
Kadın adamın yanında.
Kendi adıyla kadrajda değil. Nerede bu kadınlar? Ve bu neden bize normal geliyor?