Geç Kalmış Bir Aşkın Anatomisi

Paylaş
Geç Kalmış Bir Aşkın Anatomisi

Aşk mı zorlaştı, insanlar mı, bilmiyorum.

Çağımızda ezberlerimizi, varsayımlarımızı, yüzeysel yakınlaşmalarımızı, bedensel arzularımızı yenip biriyle gerçekten derinleşebilmek çok zor, bunu biliyorum. Neden bu kadar zor, onu bilmiyorum. Sanki herkes birbirinden kısa süreli bir keyif almak, birbirini biraz hırpalamak, üstüne basıp yoluna devam etmek için sırada bekliyor gibi görünüyor.

Hayatımıza bir sürü kelime girdi: love bombing, ghosting, red flag ve diğer bütün zımbırtılar. İlişkileri daha iyi anlayalım diye bulduğumuz kelimeler, bir süre sonra birbirimizi daha hızlı sınıflandırmanın araçlarına dönüştü. Bir davranış görüyoruz, adını koyuyoruz. Birkaç işaret yakalıyoruz, teşhisi yapıyoruz. İnsan daha hikâyesini anlatamadan dosyası kapanıyor.

Erkekler kadınlardan, kadınlar erkeklerden şikayetçi.

Bizi kullanıyorlar.
Bize değer vermiyorlar.
Ne istediklerini bilmiyorlar.
Bağlanmıyorlar.
Kaçıyorlar.
Yalan söylüyorlar.

Bu kadar aynı olabilir miyiz gerçekten? Dertleşirken aynıyız belki. Ama bazen aynı kelimeleri kullanıp bambaşka şeylerden söz ediyoruz. Geçen gün bir adamın fotoğrafını gösterdim bir arkadaşıma ve adamın çok çekici olduğunu söyledim. Yüzüme şaşkın şaşkın baktı. Benim gördüğüm şeyi göremedi. Demek ki aynı değiliz.

Neyi güzel bulduğumuzda aynı değiliz.
Neye arzu duyduğumuzda aynı değiliz.
Kime döndüğümüzde, kimi beklediğimizde, neye tahammül ettiğimizde hiç değiliz.

Ama tuhaf bir yer var. Orada neredeyse hepimiz aynıyız. Herkes bir noktada aynı kuyuya düşüyor.

Birini gerçekten istediğimiz anda. Çünkü yüzeyde kalmak kolay. Arzu kolay. Flört kolay. Birini hayatına birkaç saatliğine, birkaç haftalığına, hatta birkaç aylığına almak kolay. Zor olan, karşındaki insanın sende yarattığı şeyi kabul etmek.

Onu özlediğini.
Ondan etkilendiğini.
Gittiğinde canının sıkıldığını.
Yanındayken kendini başka türlü hissettiğini.
Ve en kötüsü, artık kontrolün tamamen sende olmadığını.

Belki bütün mesele burada başlıyor.

Çağımız bize kendimizi korumayı çok iyi öğretti. Sınırlarımız olsun, beklentilerimizi bilelim, kırmızı bayrakları tanıyalım, manipülasyonu görelim, kimsenin bizi değersiz hissettirmesine izin vermeyelim.

Bunların hepsi doğru.

Ama kimse bize, bütün bu savunmaların arasında birine nasıl yaklaşacağımızı öğretmedi.

Nasıl kalacağımızı.
Nasıl güveneceğimizi.
Nasıl yanılmayı göze alacağımızı.
Nasıl utanmadan sevdiğimizi söyleyeceğimizi.

Çünkü aşkın biraz utandırıcı bir tarafı vardır.

İnsanı güçlü göstermez.
Hatta çoğu zaman tam tersini yapar.

Bekletir.
Merak ettirir.
Saçma şeyler düşündürür.
Normalde söylemeyeceğin cümleleri söyletir.
Bir mesajı iki kez okutabilir insana. Bir vedayı gereğinden uzun hatırlatabilir.

Belki de bu yüzden artık her şeyi hızla isimlendiriyoruz. Çünkü isim verdiğimiz şeyi kontrol ettiğimizi sanıyoruz.

O ghosting yaptı.
Bu love bombing.
Şu avoidant.
Bu narcissist.
Öteki red flag.

Belki doğrudur.

Ama bazen de karşımızda yalnızca korkmuş, beceriksiz, geçmişinden tam çıkamamış, ne hissettiğini kendine bile söyleyemeyen başka bir insan vardır. Belki kendi zihninde hapistir de senin uzattığın elle çıkacaktır. Kim bilir içinde neler vardır... Tıpkı bizim gibi.

Ve işte aşk belki tam burada geç kalıyor.

İki insan birbirini buluyor ama birbirine ulaşamıyor.

Biri biraz daha cesur olsa olacak.
Biri biraz daha açık konuşsa olacak.
Biri bir adım daha atsa.
Diğeri bir adım geri kaçmasa.

Olacak.

Ama olmuyor.

Sonra yıllar sonra insanlar birbirlerini “yanlış zamanda karşılaştık” diye hatırlıyor. Belki de yanlış zaman diye bir şey yoktur. Belki bazı aşklar zamana değil, iki insanın aynı anda cesur olamamasına yenilir. Belki de üşeniyoruz.

Bu kadar etiketin olduğu bir çağda karşımızdakinin ezberlerini, varsayımlarını, korkularını tek tek aşmaya çalışmak çok yorucu geliyor. Çünkü birini gerçekten tanımak, onun hakkında ilk vardığın hükümden vazgeçmeye razı olmayı gerektiriyor.

Şimdi ben her şeyi baştan mı anlatacağım?

Neden öyle davrandığımı.
Neyi kastettiğimi.
Neden sustuğumu.
Neden yaklaştığımı.
Neden sonra geri çekildiğimi.
Bana benzeyen insanlarla neden aynı olmadığımı?

Peki anlatmama izin verilecek mi?

Yoksa daha ilk cümlem bitmeden hakkımda verilmiş kararın içine mi yerleştirileceğim?

“Öyle demiştir ama aslında şunu düşünüyordur.”
“Böyle yaptıysa kesin bunu istiyordur.”
“Bunlar hep aynı.”
“Kadınlar zaten…”
“Erkekler zaten…”

Belki de çağımızın en büyük ilişki problemi anlaşılmamak değil. Kimsenin gerçekten anlamaya çalışmaması.

Çünkü anlamak zaman ister. Merak ister. Sabır ister. Bazen yanıldığını kabul etmeyi ister. Karşındaki insanın sana anlattığı kişiye, kafanda yarattığın kişiden daha fazla inanmayı ister.

Ve bu, hızlı karar vermeye alışmış bir dünya için çok büyük bir zahmet.

Belki bu yüzden aşk geç kalıyor.

İki insan birbirini buluyor ama birbirlerini tanımaya vakit ayırmadan birbirleri hakkında karar veriyorlar.

Birinin geçmişte yaptığını ötekine yüklüyorlar.
Bir öncekinin yarasını bir sonrakine taşıyorlar.
Bir kelimeyi yanlış duyuyorlar.
Bir suskunluğu yanlış okuyorlar.
Bir korkuyu ilgisizlik sanıyorlar.
Bir ilgiyi manipülasyon.

Sonra birbirlerinden uzaklaşıp aynı şeyi söylüyorlar:

“Zaten olmayacaktı.”

Belki olacaktı.

Belki yalnızca biraz daha sormamız gerekiyordu.

Biraz daha dinlememiz.

Biraz daha anlatmamız.

Ve biri bize kendini anlatırken, cevabı çoktan bildiğimizi sanmamamız.

Çünkü genellikle aşk yanlış zamanda gelmez.

Doğru zamanda gelir de biz birbirimizi çok erken tanıdığımızı zannederiz.

Devamını oku

Kendini Sev, Ama Beyefendinin Hoşuna Gidecek Şekilde

Bir süredir erkekler kadınlara kadın olmayı öğretiyor. Nasıl oturacağımızı, ne zaman konuşacağımızı, ne kadar kazanırsak ürkütücü olacağımızı, hangi aşamada mesaj atarsak değerimizin düşeceğini anlatıyorlar. Kendilerine kişisel gelişimci, ilişki uzmanı, yaşam koçu diyorlar. Adamın uzmanlığının nereden geldiği bazen meçhul ama kadınlığımızın eksiğini uzaktan teşhis edebiliyor. Biz içeride bir ömür yaşıyoruz, kendisi

Daphne Emiroğlu tarafından
最後の公共事業を受注した人、電気を消しておいて

最後の公共事業を受注した人、電気を消しておいて

独裁者には共通の職業病がある。国の登記名義が自分になったと思い込むことだ。しばらくすると、国家予算は家族の銀行口座、公的機関は自分たちの人事部、国民はその経費を全部負担する、口うるさい経理担当に見えてくる。国民が「お金はどこへ消えたんですか」と尋ねると、彼らがどれほど傷つきやすいかがわかる。なんて失礼な! 大家に収支報告を求めるつもり? 悪いわね、あなた、借家人なのよ。 学術の世界には、この仕組みにちゃんと名前がある。公的な権力を私的な利益のために使うのが「腐敗」。制度や規則を特定の利益集団に奉仕するようにねじ曲げるのが、**国家の私物化、つまり「国家捕獲(ステート・キャプチャー)」**だ。後者では、金庫から金が減ることだけが問題なのではない。金庫の鍵も、監査人も、取扱説明書も、同じ連中が握っていることが問題なのだ。強盗も上級コースに進めば、ドアを蹴破る必要はなくなる。どの親戚にドアを開けるか、法律に書き込めばいい。 世界銀行は、国家捕獲を、経済的損失がとりわけ大きくなりうる腐敗の形態の一つと位置づけている。 チュニジアでは、ジン・エル・アビディン・ベンアリの周辺が、そのかなり高

Daphne Emiroğlu tarafından
Son İhaleyi Alan Işıkları Kapatsın

Son İhaleyi Alan Işıkları Kapatsın

Diktatörlerin ortak bir meslek hastalığı var. Devletin tapusunu üzerlerine aldıklarını sanıyorlar. Bir süre sonra bütçeyi aile hesabı, kamu kurumlarını insan kaynakları departmanı, vatandaşı da bütün bu masrafları karşılamakla görevli sinir bozucu bir muhasebeci olarak görmeye başlıyorlar. Vatandaş “Para nereye gitti?” diye sorunca da ne kadar alıngan olduklarını anlıyoruz. Ne münasebet!

Daphne Emiroğlu tarafından