Yayoi Kusama: Dünyayı Noktalarla Kaplayan Kadın

Paylaş
Yayoi Kusama: Dünyayı Noktalarla Kaplayan Kadın

Yayoi Kusama’nın işlerine ilk kez bakan biri meseleyi pekâlâ şöyle anlayabilir: Kadın puantiyeyi biraz fazla sevmiş. Haksız da sayılmaz. Kabak puantiyeli, oda puantiyeli, elbise puantiyeli, duvar puantiyeli, kadın zaten puantiyeli. Bir aşamadan sonra insan Kusama’nın evine girse kedinin bile üzerinde üç kırmızı noktayla dolaşmasını bekliyor.

Ama mesele tam olarak bu değil.

Kusama’nın noktaları dekorasyon değil. Hatta onun sanatındaki en büyük yanlış anlaşılma, bugün Instagram’ın bu noktaları son derece sevimli bir fon dekoruna çevirmiş olması da kafaları karıştırmış olabilir. Çünkü Kusama’nın yaptığı şey aslında sevimli olmaktan hayli uzak: Benliği parçalamak, insanı çevresinin içinde eritmek ve sonunda “ben” dediğimiz şeyden geriye ne kaldığını görmek.

Yani insanlar Infinity Mirror Room’a girip telefonlarını çıkarırken Kusama aşağı yukarı yetmiş yıl boyunca şunu soruyor: “Siz neden kendinizi evrenin bu kadar önemli bir parçası sanıyorsunuz?”

Instagram ise cevap veriyor: “Bir dakika, önce selfie.”

İnsanlık yine konuyu anlamadı yani.

Yayoi Kusama 1929’da Japonya’nın Matsumoto kentinde doğdu. Çocukluğundan itibaren görsel ve işitsel halüsinasyonlar yaşadığını, çevresindeki nesnelerin desenlerle kaplandığını, çiçeklerin kendisiyle konuştuğunu ve bazı görüntülerin durmadan çoğaldığını anlattı. Daha çocukken resimlerinde ağlar ve noktalar belirmeye başladı. Dolayısıyla sonradan bütün dünyayı kaplayan o estetik dil aslında bir marka kimliği çalışması değildi. Çocuklukta başlayan bir algının yetişkinlik boyunca sanatın dili haline gelmesiydi. 

Bu ayrım önemli.

Çünkü Kusama’yı yalnızca psikiyatrik deneyimleri üzerinden okumak da başka bir kolaycılık yaratıyor. Sanat tarihinde kadın sanatçıların başına bunun değişik versiyonları sık sık geliyor. Erkek sanatçı saplantılıysa “radikal”, kadın sanatçı saplantılıysa hemen tıbbi dosyası açılıyor. Van Gogh kulağını kesince sanat tarihinin trajik dehası oluyor; kadın bir sanatçı benzer bir psikolojik mücadeleden söz ettiğinde herkes birden psikiyatri uzmanına dönüşüyor.

Kusama’nın deneyimleri sanatını açıklayan unsurlardan biri. Ama Kusama yalnızca gördüklerini resmeden biri değildi. Gördüklerinden bir düşünce sistemi kurdu.

Ve asıl ilginç taraf burada başlıyor.

Bir nokta nasıl felsefeye dönüşür?

Bir nokta tek başına bakıldığında pek önemli değildir. Bir tane daha koyarsın. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Bir süre sonra tek tek noktaları görmemeye başlarsın. Yüzey oluşur. Kusama’nın sanatında insan da buna benzer bir şeydir.

Tek başına kendimizi son derece önemli buluruz. İsmimiz vardır, hikâyemiz vardır, travmamız vardır, Instagram biyografimiz vardır. Bazılarımız oraya “wanderlust” bile yazmıştır; durum ciddidir. Ama evren ölçeğinde bakıldığında hepimiz yalnızca birer noktayız.

Kusama bu fikri “self-obliteration”, yani kabaca benliğin silinmesi / kendini yok etme kavramıyla geliştirdi. Aynı motifleri sürekli tekrar ederek birey ile çevresi arasındaki sınırı ortadan kaldırmaya çalıştı. Nokta vücudun üzerine gelir, oradan duvara geçer, duvardan zemine, zeminden nesnelere yayılır. Bir süre sonra insanın nerede başlayıp odanın nerede bittiğini seçemezsiniz. 

Bu yüzden Kusama’nın noktaları aslında “ben buradayım” demez.

Tam tersine: “Sen sandığın kadar ayrı bir şey değilsin.” der.

İşin felsefi tarafı neredeyse Budist bir benlik eleştirisine kadar götürülebilir. Fakat Kusama’nın dünyası klasik anlamıyla dingin bir meditasyon alanı değildir. Fazlasıyla obsesif, yoğun ve hatta saldırgandır. Sonsuzluk burada insanı huzura kavuşturmaz; insanın ölçüsünü küçültür. Ve insan küçülmekten pek hoşlanmaz. Bütün siyasi sistemleri, kişisel dramaları ve Instagram hesaplarını düşününce zaten sorunumuzun yaklaşık yarısı bundan kaynaklanıyor olabilir.

Sonra New York’a gidiyor ve işler karışıyor

Kusama 1950’lerin sonunda Amerika’ya gitti ve 1958’de New York’a yerleşti. Tam da Amerikan sanat dünyasının erkek egosuyla dolup taştığı bir döneme düştü. Abstract Expressionism büyük ölçüde erkek kahramanlar üzerinden anlatılıyordu: Jackson Pollock, Willem de Kooning, Mark Rothko…

Dev tuvaller, büyük jestler, büyük sanatçılar, büyük erkekler.

Erkeklerin tuvale boya fırlatmasının uygarlık tarihinin son derece önemli bir aşaması olduğuna hepimiz ikna olmaya çalışıyoruz.

Kusama ise başka bir şey yaptı.

Dev tuvaller üzerine son derece küçük, tekrarlanan hareketlerden oluşan Infinity Nets resimlerini üretmeye başladı. 1959’daki ilk New York kişisel sergisinde duvar ölçeğine ulaşan beyaz monokrom ağ resimleri sergiledi. MoMA’nın kayıtlarında da belirtildiği gibi bu resimler Minimalizmi haber veren bir sadeliğe sahipti ama Minimalizmden farklı olarak son derece kişisel ve takıntılı bir üretim sürecinden doğuyordu. Kusama bazen bu resimler üzerinde kırk-elli saate varan kesintisiz çalışma seansları gerçekleştiriyordu. 

Burada küçük ama önemli bir sanat tarihi ayrıntısı var. Kusama’nın yaptığı tekrar mekanik görünüyordu ama makine tarafından yapılmıyordu.

Her küçük halka elle boyanıyordu. Dolayısıyla karşınızda yalnızca bir görüntü değil, zamanın kaydı vardı. Binlerce küçük hareket.

Tekrar.

Tekrar.

Tekrar.

Bir insanın saatler boyunca aynı hareketi sürdürmesi. Bugün buna algoritma desek kimse şaşırmazdı. O zaman kadın yaptığı için “obsesif” denmiş.

Ben de noktalara ve çizgilere düşkün biri olarak şunu söyleyebilirim ki tekrar eden ve uzun süren hareket zihni çok rahatlatıyor. İster istemez yapıyorum. Benim Yayoi gibi bir takım halüsinasyon ve vizyon gibi tecrübe ettiğim bir şey yok ama 16 saat bir yüzeyi noktalarla kaplamışlığım var. Zihin için törensel bir şey diyebilirim.

Sonra erkeklik organları geldi

1962’de Kusama Accumulation No. 1 adlı işi yaptı. Bir koltuğu, elle dikilmiş yumuşak fallik biçimlerle tamamen kapladı. Evet! Koltuk penislerle doluydu. Ve bu tek eserle kalmadı. Mobilyalar, ayakkabılar, tekneler ve başka nesneler de bu formlarla kaplandı. MoMA bugün Accumulation No. 1’ı Kusama’nın erken dönem feminist heykellerinin başlangıçlarından biri olarak değerlendiriyor. 

Burada Kusama’nın yaptığı şey son derece zekiceydi. Fallusu büyütmedi. Çoğalttı. Yüzlercesini yan yana koydu. Ve bir şey çok fazla tekrarlandığında iki şey olur: Ya kutsallaşır. Ya komikleşir. Kusama ikinci seçeneği tercih etmiş gibidir. Erkek egemen kültürün büyük sembolünü yüzlerce kez üretip bir koltuğun üzerine diktiğinizde fallus artık iktidarın merkezi olmaktan çıkar; dekorasyona dönüşür.

Bir noktadan sonra insanın aklına yalnızca şu geliyor:

“Tamam Yayoi, mesaj alınmıştır.”

Ama Kusama’nın cinsellikle ilişkisi bundan daha karmaşıktı. Kendi anlatılarında cinsellikten korktuğunu, özellikle fallik biçimlere yönelik kaygısını bu tekrarlar aracılığıyla dönüştürdüğünü anlattı. Yani burada hem kişisel korku hem toplumsal sembol aynı yüzeyde çalışıyordu. Tam da Kusama’ya yakışan biçimde: Korktuğu şeyi yok etmedi. O kadar çok çoğalttı ki gücünü kaybetti. Bu yöntem yalnızca sanat için değil, hayat için de fena değildir gerçi. Bazen bir saçmalığı yok etmenin en iyi yolu yasaklamak değil, bütün ihtişamıyla görünür hale getirmektir.

1960’lar: Kusama artık yalnızca ressam değil

1960’ların ortasına geldiğimizde Kusama resim yapmanın sınırlarından çoktan çıkmıştı. Heykel üretiyor, enstalasyon kuruyor, çıplak bedenlerin üzerine noktalar çiziyor, moda tasarlıyor, filmler yapıyor, kamusal performanslar gerçekleştiriyor ve Vietnam Savaşı karşıtı happening’ler düzenliyordu.  Bugünün diliyle söylersek multidisipliner sanatçı.

1960’ların diliyle söylersek: Kadın hiçbir yerde rahat durmuyor.

1966 Venedik Bienali sırasında yaptığı Narcissus Garden bu tavrın en iyi örneklerinden biridir. Aynalı küreleri yere yaydı ve onları ziyaretçilere satmaya kalktı. Bienalin resmi davetlilerinden biri değildi; işi de resmi programın parçası değildi. Yani dünyanın en prestijli sanat organizasyonlarından birinin ortasında sanat piyasasıyla dalga geçmek için küçük bir korsan dükkân açtı. Bugün sanat dünyasının Kusama eserlerini milyonlarca dolara satması düşünülünce Narcissus Garden ayrıca komik hale geliyor.

Kapitalizm yine eleştiriyi satın alıp salona asmayı başarmıştır. Kapitalizmin bu konuda özel bir yeteneği var.

Sonsuzluk odaları

Kusama’nın bugün en çok bilinen eserleri kuşkusuz Infinity Mirror Rooms.

İlk aynalı çevrelerinden biri olan Infinity Mirror Room—Phalli’s Field 1965’te ortaya çıktı. Aynalar kullanarak küçük bir alanın sonsuza kadar devam ettiği yanılsamasını yarattı. Burada Kusama’nın bütün meseleleri tek odada birleşti: tekrar, benlik, çoğalma, mekân, sonsuzluk, ve izleyicinin eserin içine girmesi.

Geleneksel resimde izleyici eserin karşısında durur. Kusama’da eserin içine girer. Sonra aynada kendisini görür. Bir kez. On kez. Yüz kez. Bin kez.

Ve komik biçimde sonuç yine narsisizme çıkar. Kusama sana benliğinin önemsizliğini anlatmak için sonsuzluk odası kuruyor; sen içeri girip kendinin 87 fotoğrafını çekiyorsun. İnsan türünün felsefeye karşı direnci gerçekten hayranlık uyandırıcı. Fakat Infinity Rooms’un gücü tam da bu çelişkide. Aynalar seni sonsuza kadar çoğaltırken aynı anda küçültüyor. Tek bir “sen” artık yok. Binlerce yansıman var. Dolayısıyla sonsuzluk insana ölümsüzlük vermiyor; aksine bireyselliğini anlamsızlaştırıyor.

Kusama neden uzun süre sanat tarihinin kenarında kaldı?

Burada hikâyenin tatsız fakat tanıdık kısmı başlıyor. Kusama 1960’larda New York avangardının tam merkezindeydi. Minimalizm, Pop Art, happening, performans, feminist sanat, enstalasyon… Bunların hepsiyle kesişen işler üretti.

Fakat sanat tarihinin büyük anlatıları yazılırken merkezde çoğunlukla erkek sanatçılar kaldı. Kusama’nın bazı fikirleriyle daha sonra ünlenen erkek sanatçılar arasındaki benzerlikler yıllardır tartışılıyor. Claes Oldenburg’un yumuşak heykelleri, Andy Warhol’un tekrara dayalı görüntü sistemleri, Lucas Samaras’ın aynalı ortamları bunların arasında anılır.

Burada “hepsi Kusama’dan çaldı” demek sanat tarihini fazlasıyla basitleştirir. Dönemin sanatçıları birbirlerini izliyor, aynı tartışmaların içinde çalışıyor ve benzer biçimsel sorunlara farklı yerlerden ulaşıyorlardı.

Ama başka bir şey de inkâr edilemez: Sanat tarihinde fikri ilk kimin yaptığı kadar kimin hatırlandığı da iktidarla ilgilidir. Kusama Japondu. Kadındı. Göçmendi. Psikiyatrik sorunlarından açıkça söz ediyordu. Ve çalışmaları kolayca tek bir sanat hareketine yerleştirilemiyordu. Sanat tarihinin eski sisteminde bunların hiçbiri kariyer avantajı sayılmıyordu. Beyaz Amerikalı erkek ressam olsaydı muhtemelen daha kolaydı. Fakat hayat herkese başlangıç paketini aynı vermiyor.

Japonya’ya dönüş ve hastane

Kusama 1973’te Japonya’ya döndü. 1977’den itibaren Tokyo’daki bir psikiyatri hastanesinde kendi isteğiyle yaşamaya başladı ve çalışmalarını yakındaki stüdyosunda sürdürdü. Aynı dönemde edebiyata da yoğun biçimde yöneldi; romanlar, şiirler ve öyküler yazdı. 

Bu detay Kusama’nın hayatı hakkında sürekli tekrarlanır: “Akıl hastanesinde yaşayan sanatçı.” Çünkü medya iyi bir etiket bulduğunda bırakmayı sevmez. Oysa belki daha ilginç soru şudur: Bir insan kendisine çalışabileceği bir düzen kuruyor, tedavisini sürdürüyor ve onlarca yıl sanat üretmeye devam ediyorsa bunun hangi kısmı yalnızca trajedi? Kusama’nın hayatını “delilikten doğan sanat” diye okumak hem kolay hem küçültücü.

Sanat hastalığın yan ürünü değildi. Sanat onun hastalıkla, korkuyla, ölümle ve benlikle ilişki kurma yöntemlerinden biriydi.

Aradaki fark büyük.

Ve sonra kabaklar geldi

Kusama’nın kabakları da çocukluğuna uzanıyor. Çocukken ailesinin tohum çiftliğinde kabaklarla karşılaştığını ve onların biçiminden etkilendiğini anlatır.

Kabak Kusama dünyasında son derece tuhaf bir nesne. Büyük. Yuvarlak. Komik. Organik. Biraz sakar görünüyor. Açıkçası sebzeler arasında karizması en yüksek canlı değil. Belki tam da bu yüzden Kusama onu sevdi. Sanat tarihinin asalet merakına karşı kocaman sarı bir kabak. Bir düşünün: İnsanlık binlerce yıl tanrılar, krallar, savaşçılar, azizler, güzel bedenler yaptı.

Yayoi geldi.

“Kabak.”

dedi.

Ve dünyanın en önemli müzeleri:

“Tabii efendim.”

Kusama paradoksu

Bugün Yayoi Kusama dünyanın en kolay tanınan sanatçılarından biri. Kırmızı peruğu. Puantiye elbiseleri. Dev kabakları. Sonsuzluk odaları. Louis Vuitton işbirlikleri. Müze önlerinde kuyruklar. Instagram’da milyonlarca fotoğraf. Ve burada müthiş bir çelişki ortaya çıkıyor. Kusama’nın sanatı büyük ölçüde benliğin ortadan kalkmasıyla ilgiliydi. Çağımız onu kişisel marka ikonuna dönüştürdü. Kusama “kendini yok et” dedi.

  1. yüzyıl:

“Önünde poz verebilir miyiz?”

dedi.

Belki de Yayoi Kusama’yı ilginç yapan tam olarak budur. Çünkü sanatının başına gelen şey, eleştirdiği dünyanın küçük bir modeli gibi. Sonsuzluk fikri turistik deneyime dönüştü. Tekrar fikri logoya dönüştü. Puantiye metaya dönüştü. Sanatçı markaya dönüştü. Ama işin içinde hâlâ çözülemeyen bir şey var. Infinity Room’a girdiğinizde telefonunuzu birkaç saniyeliğine indirirseniz bunu hissedebilirsiniz.

Aynalarda sayısız kez tekrarlanırsınız. Işıklar çoğalır. Mekânın sınırı kaybolur. Ve birkaç saniyeliğine nerede bittiğinizi anlayamazsınız. Belki Kusama’nın yetmiş yıldır yaptığı şey tam olarak budur. Bize sürekli aynı noktayı gösteriyor. Aslında noktayı göstermiyor.

Noktanın çevresindeki sonsuzluğu gösteriyor.

İnsan ise hâlâ kendisini noktanın merkezi zannediyor. Yayoi Kusama’nın bütün sanat kariyerini tek cümleyle anlatmak gerekirse sanırım şöyle anlatırdım:

Bir kadın dünyayı noktalarla kapladı; biz noktaları satın aldık, kadın hâlâ bize dünyanın ne kadar küçük olduğumuzu anlatmaya çalışıyor.

Devamını oku

467 kişinin kabul ettiği bir yasada bize neden özellikle 35 kişiyi dövdürüyorlar?

467 kişinin kabul ettiği bir yasada bize neden özellikle 35 kişiyi dövdürüyorlar?

Türkiye’de son yıllarda neyin iyiye gittiğini bulmak, neyin kötüye gittiğini saymaktan daha zor hale geldi. Hukuk aşındı. Demokrasi geriledi. Ekonomi öngörülemez hale geldi. Eğitim sistemi ayrı bir macera. Liyakat desen kayıp ilanı versek yeridir. Toplumun birbirine güveni azaldı, siyaset dili sertleşti, insanlar birbirini artık fikirlerinden değil tuttuğu takımdan tanıyor.

Daphne Emiroğlu tarafından