Siyasete Girmek Değil, Siyasetten Çekilmemek

Paylaş
Siyasete Girmek Değil, Siyasetten Çekilmemek

Yeni Parti’ye üye oldum. Ooooo Defne Hanım siz de mi buralardasınız? dedim kendi kendime.

Siyasi partiye üye olduğunu söyler söylemez insanın üzerine hemen bir anlam yükleniyor. Sanki ertesi sabah teşkilat toplantısına gidecekmişim, birkaç ay içinde ilçe başkanlığına aday olacakmışım, sonra da hayatımı siyasete adayacakmışım gibi. Aile büyüğü "Seni oralarda koştururken görmeyeyim" diyor. Ben çok uzun zamandır reşitim ve zaten benim niyetim bu değil. Siyasete girmek gibi bir hedefim yok. Ama siyasetten uzak durmak da istemiyorum.

Çünkü siyasetten uzak durduğumuzu düşündüğümüz zamanlarda bile siyaset bizden uzak durmuyor. Vergimizi, eğitim sistemini, yaşadığımız şehri, ifade alanımızı, adalete erişimimizi, ekonomik koşullarımızı, çocuklarımızın geleceğini etkiliyor. Biz ilgilenmeyince ortadan kaybolmuyor; yalnızca kararları başkalarının vermesine daha fazla alan açıyoruz.

Türkiye’de siyasi parti üyeliğine biraz tuhaf bakıyoruz. Ya çok güçlü bir aidiyet göstergesi sayılıyor ya da doğrudan “siyasetçi olma” niyeti gibi okunuyor. Oysa demokratik bir sistemde parti üyeliğinin bundan daha sıradan olması gerekir. Bir insan bir partiye üye olabilir, o partinin bazı politikalarını destekleyebilir, bazılarına itiraz edebilir, gerektiğinde kendi partisinin yönetimini de eleştirebilir.

Hatta bence sağlıklı olan tam olarak budur.

Bir siyasi parti taraftar kulübü değildir. Üyelik de koşulsuz sadakat yemini değildir. “Ne yaparsanız yapın sizinleyim” demek hiç değildir. Tam tersine, üyelik insana dışarıdan bağırmak yerine içeride de soru sorma hakkı ve sorumluluğu verir.

Bizde parti üyeliği çoğu zaman lider bağlılığıyla karıştırılıyor. Bir partiye üye olduğunuz anda o partinin bütün kararlarını savunmanız gerektiği düşünülüyor. Yönetim yanlış yaptığında eleştirirseniz bu kez “Madem eleştiriyorsun, neden üyesin?” sorusu geliyor. Ben meseleyi tam tersinden görüyorum.

Bir yapıyı önemsiyorsam onu eleştiririm. Çünkü kötü kararlarının sonuçlarını da önemserim. Hiç umursamadığım bir siyasi yapının iç işleyişiyle neden uğraşayım?

Demokratik siyasi partiler yalnızca liderlerden ve milletvekillerinden oluşmaz. Üyelerden oluşur. Fakat üyeler sadece isimlerini bir veri tabanına ekletip seçim döneminde alkışlamakla yetinirse, parti içi siyaset giderek daha küçük bir profesyonel grubun alanına dönüşür. Adayları onlar belirler, politikaları onlar üretir, söylemi onlar kurar; üyeye kalan ise yapılanı savunmak olur.

Sonra da “Partiler neden toplumdan kopuyor?” diye sorarız.

Çünkü toplum partilerin içine girmiyor.

Belki de siyasi partilere yalnızca siyaseti meslek edinmek isteyenlerin değil, hayatın başka alanlarında çalışan insanların da üye olması gerekiyor. Öğretmenlerin, mühendislerin, sanatçıların, girişimcilerin, gençlerin, emeklilerin, akademisyenlerin, esnafın… Partilerin toplumla temasını sağlayacak insanlar bunlar.

Aksi halde siyaset giderek yalnızca siyasetçilerin konuştuğu kapalı bir dile dönüşüyor. Çoğunlukla da anlaşılmıyor.

Bu yüzden üyeliği bir kariyer tercihi olarak değil, yurttaşlık biçimlerinden biri olarak görüyorum. Herkesin bir siyasi partiye üye olması gerektiğini de düşünmüyorum. Sivil toplumda çalışmak, bağımsız kalmak, yalnızca seçimlerde oy kullanmak da son derece meşru tercihler. Ama siyasi parti üyeliğini küçümsemek ya da bunu yalnızca fanatik taraftarlık gibi görmek de demokratik katılım alanını gereksiz yere daraltıyor.

Bir başka mesele daha var: Siyasi partilerin niteliğinden şikâyet ediyoruz ama nitelikli insanların partilere yaklaşmasını da çoğu zaman küçümsüyoruz.

“Ne işin var siyasette?”

“Niye bulaşıyorsun?”

“Başına iş alırsın.”

Bu cümleler Türkiye’de çok tanıdık. Tanıdık olduğu kadar da haklı cümleler. Açıkçası ben de kendime bunları söylüyorum. Siyasetin kendisinin zorlukları dışında, Türkiye'de siyasetin özel bir zorluğu da var... Gerçekten başına iş alman çok kolay.

Siyaset kurumunun kalitesinden yakınıyoruz. Sizi bilmem ben yakınıyorum. Bir yerlerde konuşmalarına denk geldiğim milletvekillerinin konuşmaları beni dehşete düşürüyor. Sonra başka bir milletvekilini dinliyorsun, anlayamayacağın bir şeyi bile anlatılır hale getirmiş ve bu iki milletvekili de aynı evrende... İnsan dehşete düşünüyor.

Bu bir bağlantı olabilir mi?

Siyasetten uzak durmayı erdem saydığımızda siyaset boş kalmıyor. O alan yine doluyor. Sadece kimlerin dolduracağını biz belirlememiş oluyoruz.

Üstelik demokrasi sadece sandığa gidip dört ya da beş yılda bir oy vermekten ibaret değil. Demokrasi aynı zamanda örgütlenme kültürü. İnsanların birlikte karar alma, itiraz etme, uzlaşma, aday belirleme, politika üretme ve yöneticilerini denetleme kapasitesi. Siyasi partiler bunun temel araçlarından biri. Fakat bu araç ancak üyeleri gerçekten üye gibi davranırsa çalışıyor.

Üyenin görevi lideri korumak değil, partinin ilkelerini korumak. Yönetimi alkışlamak değil, doğru yaptığında desteklemek, yanlış yaptığında itiraz etmek. Partiyi eleştiriden korumak değil, eleştirilebilir halde tutmak. ama Yeni Parti'yi eleştirdiğimde Yeni Partililer futbol taraftarı gibi üstüme çullandı😄 Ben de onlara inat gittim üye oldum. Yok şaka... İnat olsun diye değil. Söz vermiştim kendi kendime.

Belki Türkiye’de parti üyeliğine bakışımızı biraz değiştirmemiz gerekiyor. Bir partiye üye olmak insanın aklını teslim etmesi değil. En azından olmamalı. Umarım bir yerlerde bırakmam😄 Kimliğini partiye bırakmak hiç değil. İnsan önce yurttaştır, sonra üyedir. Partiyle aynı düşündüğü noktalar olduğu gibi ayrıldığı noktalar da olabilir. Bu şekilde aynı zamanda kendimi sakinleştiriyorum. 😀

Benim Yeni Parti’ye üyeliğim de böyle bir yerde duruyor.

Siyasetçi olmak istemiyorum. Siyasetten geçinmek istemiyorum. Bir makam hedeflemiyorum. Ama yalnızca uzaktan bakıp “Bunu yanlış yaptınız” demenin de bir sınırı olduğunu düşünüyorum. Bazen içeride olup söylemek gerekir.

Demokrasi biraz da budur: Bir yere ait olabilmek ama aklını oraya teslim etmemek.

Bu arada parti kelimesiyle en son Techno parti de karşılaşmıştım, oradan siyasi partiye geçiş çok radikal oldu. Olsun.

Devamını oku

467 kişinin kabul ettiği bir yasada bize neden özellikle 35 kişiyi dövdürüyorlar?

467 kişinin kabul ettiği bir yasada bize neden özellikle 35 kişiyi dövdürüyorlar?

Türkiye’de son yıllarda neyin iyiye gittiğini bulmak, neyin kötüye gittiğini saymaktan daha zor hale geldi. Hukuk aşındı. Demokrasi geriledi. Ekonomi öngörülemez hale geldi. Eğitim sistemi ayrı bir macera. Liyakat desen kayıp ilanı versek yeridir. Toplumun birbirine güveni azaldı, siyaset dili sertleşti, insanlar birbirini artık fikirlerinden değil tuttuğu takımdan tanıyor.

Daphne Emiroğlu tarafından
Seçilebilirlik Miti: Seçmen Gerçekten Merkezi mi Arıyor?

Seçilebilirlik Miti: Seçmen Gerçekten Merkezi mi Arıyor?

Siyasette yıllardır aynı cümleyi duyuyoruz: Seçimi kazanmak istiyorsan merkeze yaklaşacaksın. Kendi seçmenin zaten sana oy verir, asıl mesele kararsızı ürkütmemek, rakibin seçmeninden birkaç puan koparmak, sivri taraflarını törpülemek. Mantıksız değil. Hatta uzun süre oldukça işe yaradı. Ama bu hesabın içinde hep eksik bırakılan bir şey var: Sandığa gitmeyenler. Siyasetten yorulanlar,

Daphne Emiroğlu tarafından
“Onlar yapınca biat, biz yapınca strateji” diye bir demokrasi türü yok.

“Onlar yapınca biat, biz yapınca strateji” diye bir demokrasi türü yok.

Artık memnun olmadığın, gelecek için umut vermeyen bir iktidar partisinden kurtulmak zordur. Hele ki parlamenter sistemi zayıflatan uygulamalara oy verdiysen, kuvvetler ayrılığından vazgeçip hepsini ev arkadaşı yaptıysan… İşte o zaman insan her umuda sarılır ve o umuda toz konsun istemez. Zanneder ki eleştiri o umudun başarı şansını artırmayacak, tam tersine

Daphne Emiroğlu tarafından