Seçilebilirlik Miti: Seçmen Gerçekten Merkezi mi Arıyor?

Paylaş
Seçilebilirlik Miti: Seçmen Gerçekten Merkezi mi Arıyor?

Siyasette yıllardır aynı cümleyi duyuyoruz: Seçimi kazanmak istiyorsan merkeze yaklaşacaksın. Kendi seçmenin zaten sana oy verir, asıl mesele kararsızı ürkütmemek, rakibin seçmeninden birkaç puan koparmak, sivri taraflarını törpülemek. Mantıksız değil. Hatta uzun süre oldukça işe yaradı.

Ama bu hesabın içinde hep eksik bırakılan bir şey var: Sandığa gitmeyenler.

Siyasetten yorulanlar, “hepsi aynı” diyenler, kendisini temsil eden kimseyi görmediği için oy kullanmayanlar, ilk kez oy verecek gençler, seçime yalnızca mecburiyetten katılanlar... Bunların hepsini denklemin dışında bıraktığınızda seçim yalnızca bir taraftan diğerine geçen yüzde üç-beşlik seçmen kitlesinden ibaretmiş gibi görünmeye başlıyor.

Oysa son yıllarda bazı seçimler bize başka bir şey söylüyor olabilir.

Mamdani bunun en ilginç örneklerinden biri.

Zohran Mamdani'nin New York'taki başarısını sadece “sol yükseldi” diye okumak bana eksik geliyor. Çünkü adamın yaptığı şey yalnızca daha sol bir siyaset önermek değildi. Çok net bir problem tarif etti: New York'ta yaşamak çok pahalı. Sonra da seçmenin anlayabileceği kadar açık birkaç şey söyledi. Kiralar, ulaşım, çocuk bakımı, hayat pahalılığı... Ne söylediğini anlamak için siyaset bilimi diplomasına ihtiyacınız yoktu. Bu küçümsenecek bir şey değil.

Siyasetçiler bazen genişlemek adına o kadar fazla şeyi aynı anda söylemeye çalışıyorlar ki sonunda hiçbir şey söylememiş oluyorlar. Her kesime biraz göz kırpan, hiçbir kesimi tam olarak kızdırmayan, her cümlesi on ayrı filtreden geçmiş adaylar ortaya çıkıyor. Sonra da şu soruluyor: Bu insanlar neden heyecan yaratmıyor? Ortada heyecanlanacak pek bir şey kalmadığından olabilir mi?Mamdani'nin asıl farkı burada olabilir. Kendisini saklamadı. Söylediklerinin herkes tarafından sevileceği gibi bir iddiası da yoktu. Ama ne söylediği belliydi.

Burada mesele “radikal aday iyidir” değil. Zaten böyle bir sonuç çıkarmak da fazlasıyla kolaycılık olur. Mesele başka: Belki seçmen her zaman merkezciliği aramıyor. Belki bazen netlik arıyor.

Mamdani yüzünden New York'a taşınacak hale geliyordu insan o günlerde.

Üstelik “merkez seçmen” diye konuştuğumuz insan da düşündüğümüz kadar ortada durmuyor olabilir. İnsanlar ideolojik paketler halinde yaşamıyor. Ekonomide son derece devletçi olup kültürel meselelerde muhafazakâr olabilirler. Sosyal politikalarda ilerici olup güvenlik konusunda sert davranabilirler. Bir konuda solcu, başka bir konuda sağcı olabilirler. Kendimi bu ayrımlarda kontrol ediyorum sürekli. Bazen bir tarafa kayıyorum, bazen ortadayım, bazen öyle sola kayıyorum ki sol geride kalıyor.

Yani siyasi merkezin matematiksel olarak ortasında duran hayali seçmenle gerçek seçmen aynı kişi olmayabilir.

Şimdi bu tartışmayı daha da ilginç hale getiren biri var: Abdul El-Sayed.

El-Sayed Michigan'da Demokratların Senato adaylığını kazandı. Üstelik merkezci sayılabilecek bir profil değil. Medicare for All savunuyor, büyük paranın siyasetteki etkisine karşı çıkıyor, açık biçimde progressive bir çizgide duruyor. Üstelik işi kolay da değil. Müslüman kimliği, İsrail konusundaki sert tutumu ve geçmişteki bazı açıklamaları Cumhuriyetçilerin onu “radikal” diye paketlemesi için fazlasıyla uygun malzeme veriyor. Ve tam da bu yüzden El-Sayed seçimi ilginç.

Mamdani New York'ta kazandı. New York zaten Demokratların çok güçlü olduğu bir yer. El-Sayed ise Michigan gibi gerçek anlamda salıncak bir eyalette yarışıyor. Dolayısıyla onun kazanması Mamdani örneğinden çok daha büyük bir şey söyleyebilir.

Şunu mesela:

Belki genel seçim kazanmanın tek yolu merkeze yürümek değildir. Belki başka bir yol da vardır. Kendi seçmenini büyütmek. Siyasetten kopmuş insanları geri getirmek. Gençleri sandığa götürmek. İnsanlara “bana oy ver çünkü diğerinden biraz daha az kötüyüm” demek yerine gerçekten bir şey vaat etmek.

Türkiye açısından bana ilginç gelen yer de tam burası. Bizde de yıllardır aynı tartışma dönüyor: Kim seçilebilir? Sonra kimse seçilemiyor 😄

Bu soru o kadar çok soruldu ki bazen “İnsanlar kime oy vermek ister?” sorusunun önüne geçti. İkisi aynı şey değil. “Kim seçilebilir?” dediğinizde çoğu zaman rakibin seçmenini düşünüyorsunuz. “İnsanlar kime oy vermek ister?” dediğinizde ise kendi seçmeninizi, sandığa gitmeyeni, küskünü, umudunu kaybedeni de hesaba katmak zorunda kalıyorsunuz.

Türkiye'de muhalefetin uzun süre yaptığı hesaplardan biri iktidar seçmeninden ne kadar oy koparılabileceğiydi. Bu elbette önemli. Ama başka bir grup daha var: Siyasete artık inanmayanlar.

Onları ne yapacağız?

Belki onların sorunu adayların yeterince merkezde olmaması değil. Belki ortada inanmaya değer bir şey görememeleri. Buradan “daha sağa gitmeyelim, daha sola gidelim” sonucu da çıkmıyor. Zaten mesele sağ-sol cetveli kadar basit değil. Bazen asıl ihtiyaç daha belirgin olmak. Bir şeyi savunmak. Neden orada olduğunu belli etmek.

Siyaset biraz fazla profesyonelleştiğinde tuhaf bir şey oluyor. Adaylar hata yapmamak için kişiliklerini de kaybedebiliyorlar. Her cümle ölçülüyor, her kelime test ediliyor, her çıkışın olası zararı hesaplanıyor. Sonunda seçim kampanyası biraz şirket sunumuna benziyor. Oysa seçmen şirket sunumuna oy vermiyor. Bir insana oy veriyor.

Mamdani'nin verdiği ders belki de burada. İnsanlar her fikrine katıldıkları birini aramıyor olabilirler. Ama ne düşündüğünü bildikleri birine güvenmeleri daha kolay olabilir. El-Sayed kazanırsa bu tartışma daha da büyüyecek. Çünkü o zaman “progressive adaylar sadece güvenli Demokrat bölgelerde kazanır” cümlesi ciddi biçimde sorgulanacak.

Kaybederse de başka bir ders çıkar. Güçlü bir taban yaratmak yetmiyor; karşı tarafın senin hakkında kurduğu korku hikâyesini de kırman gerekiyor.

İki sonuç da Türkiye açısından değerli.

Çünkü belki uzun süredir yanlış soruya fazla takılıyoruz.

“En seçilebilir aday kim?”

Belki bunun yanına bir soru daha koymak gerekiyor:

“Kim insanlara yeniden oy vermek isteyecekleri bir neden verebilir?”

Devamını oku

467 kişinin kabul ettiği bir yasada bize neden özellikle 35 kişiyi dövdürüyorlar?

467 kişinin kabul ettiği bir yasada bize neden özellikle 35 kişiyi dövdürüyorlar?

Türkiye’de son yıllarda neyin iyiye gittiğini bulmak, neyin kötüye gittiğini saymaktan daha zor hale geldi. Hukuk aşındı. Demokrasi geriledi. Ekonomi öngörülemez hale geldi. Eğitim sistemi ayrı bir macera. Liyakat desen kayıp ilanı versek yeridir. Toplumun birbirine güveni azaldı, siyaset dili sertleşti, insanlar birbirini artık fikirlerinden değil tuttuğu takımdan tanıyor.

Daphne Emiroğlu tarafından
“Onlar yapınca biat, biz yapınca strateji” diye bir demokrasi türü yok.

“Onlar yapınca biat, biz yapınca strateji” diye bir demokrasi türü yok.

Artık memnun olmadığın, gelecek için umut vermeyen bir iktidar partisinden kurtulmak zordur. Hele ki parlamenter sistemi zayıflatan uygulamalara oy verdiysen, kuvvetler ayrılığından vazgeçip hepsini ev arkadaşı yaptıysan… İşte o zaman insan her umuda sarılır ve o umuda toz konsun istemez. Zanneder ki eleştiri o umudun başarı şansını artırmayacak, tam tersine

Daphne Emiroğlu tarafından